Türkiye’de kulüp başkanlarını ve yöneticilerini tutuklatıp cezaevine götüren olaylar “şike ve teşvik” iddialarıdır...
Olayların gerçek suç boyutundan kopup, gevşememesi için, şike ve teşvik noktasından uzaklaşmamak lazım...
Dün bu işlere kafa yoran bir meslektaşım sordu bana...
“Aziz Yıldırım’ın etkisi altında olduğu ortaya çıkan şu şu kişileri biliyor muydun?..” diye...
Ona şöyle dedim:
“Aziz Yıldırım’a suç isnat edilmediği dönemde onun etkisi altında bulunmak, onuna suç olmayan konularda konuşmak, görüşmek, etkilenmek ya da etkilemek suç değil ki...”
Aziz Yıldırım Fenerbahçe Başkanı...
Futbolun içindekiler Fenerbahçe Başkanı’yla konuşmayacaklar da kimle konuşacaklar?..
Buna suç derseniz, o zaman gerçek suçu yani şikeyi, teşviki sulandırırsınız...
Ben misal, bir Fenerbahçe yorumcusunun Aziz Yıldırım’la görüşmesini, etkilemesini, etkilenmesini yanlış bulmam...
Benim Fenerbahçe yorumcusundan beklediğim, zaten Fenerbahçe yönetiminin bakış açısından Fenerbahçe yorumu yapması...
Aziz Yıldırım’la ilişkisi yoksa hata...
Varsa değil...
Suç şikede, teşvikte, maçın sonucuna yasa dışı etki edecek manipülasyonlarda...
Dün Erman Toroğlu, Aziz Yıldırım’dan müşteki olarak polise ifade vermiş...
Sanırım Lig TV’den kendisini kovdurmak istediği için şikayetçi oluyor Erman Toroğlu...
Toroğlu şikayetçi olabilir, elbette hakkıdır...
Fakat Erman Toroğlu’nun “mağduriyeti”ni hatırlarken, içerde bulunanlara haksızlık yapmamalıyız...
Örneğin, şu anda içerde bulunan ve perişan haldeki karısının ziyaret ettiği Ümit Karan, kalkıp “mağdur” durumundaki Erman Toroğlu’na “Bu acı günlerimde beni ziyaret edip destek olan karımla ilgili, evlendiğimiz gün canlı yayında milyonların önünde bana ‘Yarın gece kaç gol atacaksın’ diye soruyordun... Ben de senden müştekiyim...” derse ne olacak?..
Bu soruşturma şike ve teşvik kapsamında suça yönelirse sonuç alınır...
Yoksa bu müştekilerin sözlerinden, suça yönelik iddialardan çok, korkarım kırmızı noktalı televizyon programları çıkar...
Hani “Kaleci Şenol’un annesiyle neden normal yollardan temas kurmak istemiyorsunuz” türü belden aşağı lafların dolaştığı televizyon programları...
BEDRİ BAYKAM’LA, RASİM OZAN KÜTAHYALI...
Önceki gece çocuklar yatarken televizyon kanallarında bir gezineyim dedim...
CNN Türk’te Ertem Şener’in sunduğu Bedri Baykam, Rasim Ozan Kütahyalı, Aziz Yıldırım’ın avukatı, Ercan Saatçi ile Ali Rıza Dizdar ve bir hukukçunun katıldığı şike tartışmasına denk geldim...
Bedri Baykam bağırıyor.
“Maçlarda şike olsa, biz kalp krizinden gidecek duruma gelir miydik?..”
Rasim Ozan Kütahyalı cevap veriyor.
“Bu işi takım meselesi olarak alıp, popülizm yapmayın... Konuşma tapeleri var... Hepimiz Adaletspor’lu olalım...”
Ertem Şener tartışmayı sonlandırabilmek için akla karayı seçti...
Bedri Baykam ilginç bir arkadaştır...
Savunduğu şeyleri, ölesiye savunur...
Yumuşamaz, elastikiyet göstermez, pek uzlaşmaz, duruşundan milim geri adım atmaz...
Fenerbahçe’nin maçlarında şike olmadığını göstermek için kendisinin ve birçok Fenerbahçelinin kalp krizi geçirecek olmasını örnek vermesi, ilginç bir olaydı...
Sevgili Bedri‘nin söylediklerinden, “Kendisi kalp krizi geçirecek kadar heyecanlandığına göre, bu maçlarda şike olmamıştır...” görüşü çıktı...
Bedri Fenerbahçe’nin rakiplerinin kendisine kalp krizi geçirtecek kadar, maça asıldıklarını söyleyerek, “Şike olması ihtimali yoktu...” diyor...
Rasim Ozan Kütahyalı’yı tanıyorsunuz artık...
Tartışmalarda bana mısın demeden bodoslama giriyor...
Onun bu futbol ve şike tartışmalarında çok büyük bir avantajı var...
Futbolun içinden gelmiyor...
Futbolun içinden gelmeyince, sadece mahkeme safahatına göre istediği gibi konuşabiliyor...
Bu olayda futbolun içinde değil, dışında olması bir avantaj...
Onun için Bedri‘nin kalp krizini pek anladığı söylenemez...
“Konuşma tapeleri var insaf edin” diyor...
Çocuklarımın nahif dünyalarından, Bodrum’un özgür havasından ne kadar uzak ve hararetli bir tartışma bu...
İstanbul havadaki nem oranının yüksekliğini andıran hararetle tartışmaya devam ediyor...
Bir arkadaşım dün “Bundan sonra bir daha ne şike ne teşvik olur... Bir daha buna teşebbüs etmeye kimsenin yüreği yetmez...” dedi...
Bu sıcak ve hararetli günlerde tek tesellim bu sözler oldu...
BODRUM GÜNLERİ...
İstanbul’dan devamlı haberler geliyor... “Sakın gelme... Burada inanılmaz bir nem var... Sıcaklık da bindirince, İstanbul çekilmez oldu...”
Hayatımın okul yılları hariç, hiçbir döneminde kışın oturduğum şehrin dışında bir yerde yazı geçiremedim...
Ankara’da gazetecilik yaparken, 10 gün en fazla 15 gün bir yerlere zor giderdim...
İzin koparamadığımdan değil, esasen işi ve şehri bırakıp gitmek bende “bir şeyleri kaçırıyorum duygusu” uyandırırdı...
Sonra cep telefonunun olmadığı Atina yılları...
Değil şehrin dışına çıkmak, evin ve büronun dışına çıktım mı, alarm zilleri çalardı...
Milliyet’in ve TRT’nin eli ayağı bendim Atina’da...
Beni bulamadılar mı büroda telefonla, ortalığı birbirine katarlardı...
Yazın her gün öğleden sonraları iki üç saatliğine deniz kenarına gider, yüzer ev ve büroya dönerdim...
İstanbul’a geldiğimde, durum yine değişmedi...
Birkaç haftalık izni nerede kullanacağımı bile doğru düzgün bilemedim...
Sanki İstanbul’dan ayrılınca, bir yerlerde bir şeyler olacak gibiydi...
Son yıllarda kendimce bir forlül geliştirdim...
Hafta içi İstanbul’da kalıyor, hafta sonları üç gün kaçıyordum Ege’ye ya da güneye...
Bu yıl çocuklarımı hafta sonları aldığımdan, o formül de işlemez gözüktü...
Sonunda aldım çocukları, geldim Bodrum’a...
Bir hafta, iki hafta, üç hafta geçti bana mısın demiyor...
İlk kez yerleşik bir yaz düzeni arzuluyorum artık...
Gittiğim yerden yazıları yazmak, çocuklarımla haşır neşir olmak, onlara denizi, güneşi ve doğayı alabildiğine yaşatmak istiyorum...
Onlar Bodrum’da deniz, güneş ve doğanın ortasında mutlu...
Ben de mutluyum...
Artık bir süre Bodrum’dan yazacağım...
Kısmetse...

