Balbay ve Haberal tutukluluk süresinin sınırlanmasına vesile olmalı...

Haberin Devamı

Hayatı yönetirken karşınıza kriz gibi görünen büyük sorunlar çıkar...

İnsanların büyük çoğunluğu, “Bu kriz neden benim başıma geldi” diye dövünür...

“Hayatın şanssız kullarından olduğunu” varsayar...

“Başkalarının başına gelmeyen bu sorunun, neden kendi başına geldiğini anlamayıp, dövünür durur...”

Oysa hayatta en başarılı insanlara da defalarca çözmek zorunda oldukları krizler gelmiştir...

Hatta diyebilirim ki, “çok başarılı insanların başına, diğer insanlardan çok daha fazla çözülmesi zor krizler” gelmiştir...

Onları başarılı yapan, “başlarına çözmeleri gereken çok az sayıda krizin gelmesi değil, o krizleri çözebilmedeki başarıları ve buldukları şifreleridir...”

***

NLP teknikleri üzerinde Metin Çınaroğlu kardeşimle zaman zaman yaptımız çalışmalarda, şu olgu bütün çıplaklığıyla ortaya çıkar:

“Mesele başınıza ne geldiği değildir...

Mesele başınıza gelen şeyin sizin üzerinizde nasıl bir etki bıraktığını yönetmek ve kriz gibi görünen şeyden en mutlu olacağınız şekilde kazanarak çıkmanızdır...”

Dünyada çok başarılı olmuş insanlar, krizle karşılaşmayanlar değil, o krizleri doğru yöneten insanlardır...

***

Böyle baktığınızda CHP’li Mustafa Balbay ve Mehmet Haberal’ın tutukluluk halinin devamı ile BDP’li Hatip Dicle’nin milletvekili seçilememesi “bir kriz değil, demokratik, barışçı özgürlükçü bir çözümün kapımızı çaldığı andır...”

Bu yasalar ya da yorumlamalarla, anlaşılıyor ki Mustafa Balbay, ya da Mehmet Haberal’ın tutukluluk hali kalkamıyor...

Hatip Dicle’nin milletvekili mazbatası alması da pek mümkün gözükmüyor...

Bu durumda önümüzde iki yol var...

Ya, “Ne yapalım yasalar böyle... Durum sizin milletvekili olmanıza izin vermiyor... Talihinize küsün...” deyip krizi düğümleyip, içinden çıkılmaz hale getirmek...

Veya yasalarda bütün tutuklulular için adil, eşit ve hakkaniyetten yana değişiklikler yapıp Balbay, Haberal ve Dicle‘nin milletvekilliği krizini, geniş tutuklu kitleler açısından bir özgürlük mecrasına yönlendirmektir...

***

Hükmün kesinleşmediği ve mahkemelerin devam ettiği durumlarda tutuklu süreleri sınırlanmalıdır...

Tutukluluk sürelerindeki sınırlama, hukukun “Geç kalmış adalet, adalet değildir” ilkesine ruhuna tamamen uygundur...

Devam eden ve bitmek bilmeyen mahkemelerde, belirsiz ve sınırsız tutuklama süreleriyle, hüküm verilmeden ceza verilmesinin yarattığı haksızlığı giderir...

Hukuku ve tutukluluk halini bir intikam aracı olmaktan çıkartır...

Hatip Dicle’nin durumunu çözecek yasal değişiklik, “her konuşmanın terörü teşvik” konumuna sokulmasını giderir...

Ceza süresi diyelim ki 5 yılı aşan mahkumiyetlerde, milletvekili seçiminin önüne engel konursa, geniş bir kitle özgürlükler yolunda rahatlar...

***

Şimdi dönelim yeniden hayatın krizleri yönetmedeki şifrelerine...

Eğer bu milletvekili krizi çıkmasaydı;

a) Tutukluluk sürelerinin sınırlanması gündemle gelmeyecekti...

b) Bu durumda yasanın değişmesi ele alınmayacaktı...

c) Onbinlerce tutuklu, hüküm giymeden cezaevlerinde süresiz yatmaya devam edecekti...

d) Her konuşarak suç işleyeni “terörü teşvikten” içeri alıp, onun ömür boyu milletvekili seçilmesinin önündeki engel gündeme gelmeyecekti...

e) “Yazı ve söylemlerle terörü teşvik”e giren suçlar, daha çağdaş daha özgürlükçü bir platforma dönüşmeyecekti...

***

Eğer bu sonuçları alacak yasal değişiklikleri yaparsanız, bu krizden “başarının şifrelerini bulmuş bir yaşam gurusu” olarak çıkarsınız...

Yok eğer, “Ne yapalım yasalar böyle... Baştan düşünseydiniz...” derseniz de, “Bu krizler niye hep beni buluyor?..” diye dövünen insanlara benzersiniz...
Başarılı olup olmamanın kararı sizindir...
Başkasının değil...

Bu krizler de hep Türkiye’yi bulmaz...
Türkiye’yi bulan, “Krizleri yönetememe şeklidir!..”

*****

MEMHET ALİ AYDINLAR FEDERASYONUNDA “VİTRİN İŞADAMI” DÖNEMİNE SON...

Mehmet Ali Aydınlar dört yıl için Türk futbolunu beraber yönetmeyi düşündüğü isimleri dün sabah açıkladı...
Hayırlı uğurlu olsun...

Gerçi kadro henüz genel kurulda seçilmedi...

Demokratik seçimler olmadan racon kesilmez...

Ancak ben Mehmet Ali Aydınlar’ın kendi düşündüğü yönetim hakkında bir iki söz söyleyebilirim...

Geçen dönem, Futbol Federasyonu Yönetim Kurulu, esas olarak “prestiji yüksek Türkiye çapında isim yapmış işadamlarının” bulunduğu bir üyelik düzeneğiydi...

İşleri başından aşkın ünlü ve prestijli işadamlarıydı, futbol federasyonu yönetim kuruluna kendilerinden çok isimlerini vermişlerdi... Esasen fedarasyon Mahmut Özgener ve çevresindeki birkaç isimle idare ediliyordu...

***

Geri kalan ünlü işadamları Federasyon’un “vitrin” isimleriydi...

Varlıklarından ziyade “isimleri ve isimlerinin taşıdığı prestij” vardı...

İşin ilginç tarafı, o prestijli işadamlarından biri bizzat şu anda Federasyon Başkanı olan Mehmet Ali Aydınlar’dı...

Oysa Mehmet Ali Aydınlar, kendisi Federasyon Başkanlığı’na adaylığını koyunca öyle yapmadı...

Seçildiği anda, birebir çalışacak, zamanını, emeğini bütünüyle oraya verecek işadamlarından bazılarını yönetimine seçti..

Göksel Gümüşdağ ve Lütfü Arıboğan’ı herkes tanıyor...

Onlar böyle isimler zaten...

Örneğin bu yönetimde benim yakından tanadığım Beşiktaşlı üyeler Hüsnü Güreli ve Erhan Kamışlı var... Yakından tanıdığım bu arkadaşlar Federasyon’a sadece isimlerini vermezler...

Canla başla çalışırlar...

Futbol kulüplerimizin, uluslararası standartlara hiçbir uygunluk göstermeyen mali yapılarının düzeltilmesinde Hüsnü Güreli’nin büyük katkıları olur...

Hele bir genel kurul seçsin üyeleri...

Daha geniş anlatacağım, Türk futbolunda yeni dönemi ve beklentileri...

*****

LEYLA ALATON’UN BEKARLIK KUTLAMASI...

13 yıldır evliydiler Leyla Alaton’la, Mehmet Günyeli çifti...

Çocukları, Ayşe Nazlı’nın samimi arkadaşı, onun için çocuğumun arkadaşının annesi babası ilgisiyle okuyorum zaman zaman haberlerini...

Dün de öyle gözüme çarptı Leyla Alaton’un evinde “boşanma partisi vereceği” haberi...

***

Ne enteresan bir hayat yaşıyoruz her birimiz...

Evlenirken, düğünler yapıyoruz, şık davetler, püfür püfür esen rüzgarlar eşliğinde deniz kenarında nikahlar kıyıyoruz...

Mutluluk anlarını fotğarflarken, aslında mutlu olma isteğimizi içimizden haykırıyoruz...

***

Sonra yıllar geçiyor, püfür püfür esen yaz rüzgarlarının eşliğinde yaptığımız lacivert geceli evliliklerin yürümediğini görüp, bu kez “boşanma partileri” veriyoruz...

O partileri verirken çektirdiğimiz fotoğraflar da, “yeni mutluluk haykırışlarımızın” dondurulmuş kareleri esasen...

Ben de evlenirken mutluluk karelerinden oluşan fotoğraflar vermiştim...

Ben de boşandığım senenin yılbaşında, Atina’yı altüst edecek bir daveti evimde vermiş, bu kez de yalnızlığımı kutlamıştım...

Aslında evlilik ve boşanma bahane...

Bütün dondurulmuş kareler “mutluluğa özlemin” içsel haykırışları...

DİĞER YENİ YAZILAR