Haberin Devamı
MHP’li yöneticilerin teker teker seks kasetlerinin piyasaya sürüleceği söyleniyor...
Bir tanesi yayınlanıp, “İstifa ederlerse diğerlerini yayınlamayacağız...” diyerek kasetleri yayınlamadan istifa etmelerini sağlıyorlar...
Bundan daha açık bir suikast olur mu?..
Kasetler, temiz toplum, ahlak vesaire...
Bunlar bahane...
O kadar bahane ki, MHP’nin diğer yöneticileri istifa ederse, kasetleri yayınlamayacaklarını bile söylüyorlar...
Dünyada kaç ülke var acaba?..
Bu kadar provokasyon yaşayıp, hala provokasyonun şifrelerini çözemeyen?..
Seçimlerden hemen önce, Devlet Bahçeli’nin etrafındaki hemen tüm MHP yöneticileri niye hedef alınıyor?..
Birçok kişi “Deniz Baykal’ı düşüren kasetle, MHP
yöneticileri hakkındaki kasetleri birbirine karıştırıyor?..”
Oysa MHP’nin seks kasetleriyle, CHP’nin kaseti birbirinin zıttı hedeflere yönelik...
Bunu anlayabilmek için “zamanlamayı” bilmek gerekiyor...
CHP’de “Genel Başkan değişikliğine” hizmet eden kaset, bir yıl önce patlıyor...
Amaç CHP Kurultayı’ndan hemen önce, Deniz Baykal’ı düşürüp, Kemal Kılıçdaroğlu liderliğinde ana muhalefet partisine yeni bir rüzgar vermek...
Yani Deniz Baykal’ın kasetini yayanlar, CHP’nin oylarını artırmasını amaçlıyorlar...
Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Halkçı ve Gandhi”vari üslubuyla, Deniz Baykal’la Beyaz Türkler’in arasına sıkışan CHP oylarını artırmak amacındalar...
Oysa seçimlere sadece bir ay kala, MHP’nin bütün üst düzey yöneticilerinin seks kasetlerini çıkartmadaki amaç, MHP
oylarını artırmak değil, MHP’yi parlamento dışına atmak...
Tam seçim öncesi ekibi istifa etmek zorunda kalan Devlet
Bahçeli’yi baraj altında bırakıp, liderlikten düşürmek...
Böylece Meclis dışına düşen MHP’ye bir de lider değişikliği yapıp, MHP’yi bir parlamentoda bir güç olmaktan çıkartıp, bir sokak gücü haline dönüştürmek...
Birinci seks kaseti skandalı CHP’nin oylarını artırmayı planlıyordu...
İkinci seks kaseti skandalı ise, MHP’nin oylarını artırmayı değil, MHP’yi parlamento dışında bırakarak, Devlet
Bahçeli’yi de liderlikten etmeyi amaçlıyor...
Böylece MHP “şiddetli sulara” yüzebilecek...
Hafıza-i beşer nisyan ile malül Türkiye’de...
Kimse hatırlamıyor...
Oysa Devlet Bahçeli Apo yakalandığı zaman “idam idam” diye diretmeyerek, Türkiye’nin o günlerde bir kan gölüne çevrilmesinin önüne geçti...
MHP lideri olarak Apo’nun yargılanması esnasında gösterdiği sukunet ve sağduyu, tarihe geçecek bir olgunluktadır...
Bu keskin virajda Devlet Bahçeli’nin itidalli tutumu, belli ki önümüzdeki dönemde “kasetleri ortaya atan güçler tarafından pek arzulanmıyor...”
Onlar “isteklerimi kabul etmezseniz, iç savaş başlar” diyen Apo’ya karşı, itidalli bir Devlet Bahçeli liderliği değil, korakor savaşarak, bir içsavaşın zeminini hazırlayacak güçleri istiyorlar...
MHP’deki kaset skandalının altında Türkiye’yi seçimlerden sonra bir “iç savaşa” sürüklemek arzusu yatıyor...
51 yaşından 52 yaşına doğru ilerliyorum...
Gazeteciliği Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde okudum...
32 yıldır yurt içinde ve yurt dışında gazetecilik yapıyorum...
Öncesinde de 4-5 yıl siyasetle içiçe bir geçmiş, bir maziden geliyorum...
Bu kadar yılda bu ülkede en iyi öğrendiğim şey, bir provokasyonun ayak izlerini hissetmemdir...
16 yaşımdan bu yana o kadar çok provokasyon gördüm ki bu memlekette...
Ondan öncesine ait o kadar çok provokasyon okudum ki yine bu memlekette...
Aşina olma ötesinde ustasıyım artık provokasyonların...
Ortadoğu dengeleri, bu coğrafyanın güçlü aktörünü yani Türkiye’yi “iç savaşa ve bölünmeye” sürükleme arzusunu gösteriyor...
Emin olun böyle bu olay...
Buna karşı ne yapacağız sorusu aşağıdaki yazının konusu...
KİMLER OYNUYOR BU OYUNU?..
Cumhuriyet tarihinin en önemli oyunlarından biriyle karşı karşıya olduğumuz kuşkusuz...
İçinden geçtiğimiz badire, provokasyona gelinerek, asalım
keselim diyerek atlatılabilecek türden bir badire değil...
Herkes 12 Haziran’a kilitlendi...
Oysa Türkiye’nin esas meselesi 15 Haziran’da
Güneydoğu’da “Kürt sorununda” başlayacak...
Bu badireyi atlatmanın olmazsa olmaz şartları var...
Olayın aktif tarafları Meclis’te olmalılar...
AKP tek başına iktidarda olsa da “tek başına Kürt sorununu çözemez...”
Geniş bir mutabakat lazım onun için...
CHP ve Kemal Kılıçdaroğlu, hayati derecede önemli seçimlerden sonra...
CHP ilk açılımını yaptı Anayasa konusunda...
Kürtçe’de eğitimi zorunlu kılmak yerine, ana dildeki Türkçe zorunluluğunu koruyarak, Kürtçe öğretime yeşil ışık yaktı...
Özerklik konusunda yeni açılımlar yaptı, adımlar attı...
Cumhuriyet’in temel ilkelerini bozmadan “yapabileceğinin en iyisini yapmaya çalışıyor CHP...”
Ancak bunların yeterli olacağını söylemek güç seçimler sonrası parti pozisyonlamasında...
BDP’lilerin çok daha yüksek beklentilerinin olduğu, özellikle “ana dilde eğitim” konusunda geri adım atmaya pek yanaşmadıkları ve çok ısrarlı oldukları biliniyor...
Açıkça bellidir ki, CHP’nin “evet” demediği bir çözüme AKP’nin tek başına “evet” demesi yeterli değil...
Aritmetik ne olursa olsun sosyal matematik buna izin veremeyecek...
Seçimlerden sonra birinci anahtar CHP...
İkinci anahtar BDP’yse...
Üçüncü anahtar da MHP’dir...
Açılımlara, Kürtçe öğretim, özerklik gibi konulara elbette karşı çıkacak MHP...
Ancak bu karşı çıkışta “legalite” önemli...
Sokaktan çok, parlamentonun yasal muhalefet sınırları içinde “meramını ve tepkisini koyması zaruridir...”
Kaset skandallarını ortaya atanların istemediği, Meclis’teki MHP muhalefetidir...
Onlar muhalefetin sokaklara taşmasına kana kan intikamla dolu bir kitlenin maceracı bir çizgiye kaymasını arzuluyorlar...
Çok belli ki “Taleplerimiz kabul edilmezse savaşa başlarız” diyen Güneydoğu’daki aktivist sesler, planlanan tezgahın öteki coğrfyasını oluşturuyorlar...
Parlamento dışında kalıp sokağa taşmış bir MHP...
Yazıcıoğlu’nun bir helikopter kazasıyla hayatını yitirdiği ve lidersiz bıraktığı Alperen’ler...
“Taleplerimiz kabul edilmezse iç savaş başlatırız” diyen bir PKK...
Tabloyu açıkça verdim ki...
Bu oyunu kimlerin oynamaya hazırlandıklarını ortaya çıkartın...
Kimler oynuyor dersiniz acaba bu oyunu?..
İçerde ve dışarda?..
NE YAPACAĞIZ PEKİ?..
Bu kadar açıksa eğer oynanan oyun...
Ne yaparsak fayda etmeyeceğinden yola çıkarak ne yapacağımıza gelelim...
“Cumhuriyeti koruyacağı kollayacağı söylenen bir darbe, kolay kolay bir meseleyi çözemez...”
Böyle bir girişimin suç olma özelliğini bir kenara bırakalım...
Türkiye’de bir askeri yönetimin Güneydoğu’yu çözebileceğini söylemek, saflığın ve işbilmezliğin son noktası demek...
Sivil siyasetin içinde “yasaklayarak, baskı altında tutarak, daha fazla radikalleşerek” işi çözmeye kalkmak, en azından fayda vermez...
Mesele uluslararası boyutlarda ve artık lokalize edilebilecek boyutları çoktan aştı...
Askeri bir idareyle çözemeyeceksek...
Sivil idarenin otoriter yasakçı zihniyetiyle bu sorunu halledemeyeceğimizi aşikarsa, tek yol var önümüzde...
Bireysel ve toplumsal özgürlüklere sonuna kadar açık olan bir Anayasa ve sivil sistemin kurulması...
Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşayan 79 milyonun gerçekten gönüllü bir birliktelikle bu ülkede yaşamak istediğini tescil ettirmesi...
Kimsenin birbirine tahakküm kurmaya çalışmadığı, kimsenin birbirinin yaşam biçimine karışmadığı, kimsenin başkasının kafasının üzerinde borazan çalmadığı bir ülke olması...
İçki içenin “tıksırıncaya kadar içtiğinin düşünülmediği”, Aleviliğin “dinden sapan bir mezhep olarak görülmediği”, Kürtçe’nin her isteyenin resmi okullarda öğrenimini göreceği bir dil olmasının yadırganmayacağı, askerinin de durup durup “ben nasıl darbe yaparım” demeyeceği bir ülke olmalıdır Türkiye...

