Yunanistan... Bir iflasın anatomisi...

Haberin Devamı

Sabah erken saatlerde 7.30-8.00 gibi işlerine giderlerdi...

Erken başlamak çok çalışmak gibi görünse de gerçekte tam tersiydi...

8’den 10’a kadar, çoğunluk geceden kalma olduğundan, doğru düzgün kimse uyanamazdı...

Bu sırada ayılmak için arka arkaya soğuk neskafe’yi köpürterek yaptıkları kafe-frape içerlerdi...

On onbuçuk gibi ayılır, sabah kahvaltısı niyetine çevredeki börekçilerden peynirli, ıspanaklı, kıymalı böreklerden alır, yeni bir kafe-frape eşliğinde bu kez onu yerlerdi...

Onbirden birbuçuka kadar, ikibuçuk saat ona çalışmak denirse çalışırlardı...

İki-ikibuçuk gibi paydos ederlerdi...

Sonra tavernaya gider, uzun bir öğle yemeği yerlerdi...

Dörde beşe kadar...

***


Yemekten sonra siestaya çekilir, uyurlardı...

Saat akşamın 18.30-19’una kadar, Yunanistan’da korna sesi duyulmazdı...

Bu saatler arasında insanlar birbirini aramaya çekinirdi...

Evde gürültü yapılırsa, komşuların polis çağırma hakkı vardı...

Gece gibi, öğleden sonra herkes uyurdu Yunanistan’da...

Akşam 19’dan sonra kafelere gider, yine frapelerini içer sohbetler ederlerdi...

Bazıları uzerilere takılır, küçük tabaklardaki mezeler eşliğinde rakı içer demlenirlerdi...

Saatler 21-21.30’u gösterdiğinde, yemek yemeğe, laflamaya, müzik dinlemeye, şarap içmeye restoranlara ve tavernalara gidilirdi...

Yemek muhabbeti 24’e kadar sürer, 24’ten sonra buzuki dinlemeye “buzukya”lara gidilirdi...

Eski porselen tabakların kırılması devri pahalı olduğundan sona ermiş, alçı tabakların kırıldığı, bazen de tabak yerine sanatçının kafasından aşağı çiçek döküldüğü geceler başlamıştı...

***


Her masada şişe şişe viskilerin olduğu, uzo kadehlerinin sahneye konup “zeybek” dansının yapıldığı amatör koreografilerin eşliğinde gece Yunan müziğinin sonsuz melodilerinin tınısına doğru yelken açardı...

Gece saat 04’e kadar müziği, aşkı ve dansı çağırırdı...

Saat 04’te vızır vızır akan bir trafik olurdu Yunan başkentinde... Buzukyalardan çıkmış çakırkeyf Yunanlıların bir bölümü evlerine, bir bölümü de işkembecilere giderdi...

***


Hafta böyle, yiyerek, içerek, gevezelik edip, dans ederek geçer, hafta sonları ise bir başka alem olurdu...

Ülkenin dört bir yanı denizdi...

Öyle Türkiye gibi de değil...

Hangi noktadan çıkarsan çık, 10-15 dakika içinde bir başka denize ve deniz kenarı köyüne ulaşırdın...

Cumartesi sabahtan, bitmek bilmeyen kuyruklar halinde sayfiyeye giderlerdi...

Yoruldukları için dinlenmeye...

Pazar akşamları saatler ve kilometreler süren trafikte, sayfiyeden evlerine dönerlerdi...

Cumartesi Pazarlar deniz kenarında laklak ederek, kıyı tavernalarında kalamar kızartma, ahtapot ızgara, fava, plaki, cacıki mezelerindren yiyerek geçerdi...

Bir tek Pazar geceleri nispeten sakin geçer, millet evinden pek dışarı çıkmazdı...

Pazartesi sendromunu yaşamamak için Pazartesi sabahını tatil ilan etmişlerdi...

Pazartesi öğlen saatlerinde işbaşı yaparlardı...

***


İşte de herkes ya futbol maçlarından ya da politikadan konuşurdu...

Futbol ve politika konuşmak sevdası bitmek bilmezdi Yunanistan’da...

Her biri profesyonel bir politikacı eski Atina’nın filozof liderleri gibiydi...

İşyerlerindeki tartışmaları dışardan gören biri, kavga ettiklerini sanırdı...

Dışardan kavga gibi görünen şey, iki Yunanlının sıradan politik tartışmasının şekliydi...

Bir işyerinde siyasi tartışma olduğunda patron müdahale etmezdi...

“Kardeşim ne yapıyorsunuz siz, çalışsanıza...” demezdi...

O da konuşmaya katılır, çoğunlukla desteklediği sağcı partinin politikalarını amansızca savunur, sosyalist ve komünist parti taraftarı çalışanlarıyla korakor tartışırdı... Saatler bu tartışmalarla geçer, hiçbir üretim gerçekleşmeden paydos yapılırdı...

Yunanistan’da yaşadığım yıllarda Türkiye’den gelen dostalara tanıdıklara, “Yunanlıları anlatırken zorlanırdım...”

Akıllara ziyan bir durumdu onlarınki ve hiçbir yabancı anlayamazdı onları...

Herhangi bir yabancının Yunan yaşam tarzına adapte olması için en az bir yıl geçirmesi gerekirdi... Önce sinirlenir, fitil olur, sonra yavaş yavaş alışırdı...

Hatta o kadar alışırdı ki bir süre sonra dışardaki dünya Yunanistan’da yaşayan birisine “absürd” gelmeye başlardı...

Bir yıl geçtikten sonra ben de Türkiye’den gelen ve ağızları açık durumu seyreden dostlarıma “Ne istiyorsunuz güzel güzel yaşıyorlar işte” derdim, “Stressiz ve rahat... Keşke biz de öyle yaşasak...”

***


Para Avrupa’dan gelirdi...

Şarapçılığı destekleme fonu, tarımı destekleme fonu, turizmi geliştirme fonu adı altında...

Avrupa Birliği o yıllarda milyarlarca doları Yunanistan’a gönderirdi... Avrupa medeniyetinin kaynağı sayılan Atina demokrasisinin yüzü suyu hürmetine...

Dün baktım 60 milyar dolar yardım istiyorlar iflastan kurtulmak için...

Avrupa Birliği benim montaj yapmasını öğrendiğim hayatımın ilk canlı yayınını gerçekleştirdiğim Yunan devlet televizyonu da dahil olmak üzere 50 milyar dolarlık özelleştirme talep ediyor...

Çalışanların maaşlarının yüzde 10 düşürülmesini, iki yıl hiç zam almamalarını şart koşuyor... Elbette Yunanlı bu durumu da kabul etmeyip “greve gidiyor...”

“Ücretleri düşüremezsiniz... İnsan haklarına aykırı kapitalist sistemi bize empoze edemezsiniz...” diyerek...

***


Bir tiyatro gibidir Yunanistan...

Salona ilk defa girip izleyen birisi için “garip” bir oyun gibi görünür... Sahneye ve oyuna alışanlar ise bir süre sonra bu absürd oyundan garip bir zevk almaya başlarlar...

Daha da kötüsü hiçbir şeyi ciddiye almazlar...

Yedi yıl gece gündüz dolu dolu yaşadığım bir ülke orası...

İflas deniyor ben bile ciddiye almıyorum...

Yunanistan’da herşey çok ciddiye alınmış gibi yapılır...

Ancak hiçbir şey ciddiye alınmaz çünkü...

*****


AŞK ADASINA TÜRK BAYRAĞI ÇEKİNCE!..

Gazetelerden biri, Yunanistan’daki durumun vehametini hicvedebilmek için, ülkenin volkanik aşk adası Santorini’nin tepesine fotomontajla bir Türk bayrağı çektirmişler...

Hatırısayılır oranda bir kesim ayağa kalkmış...

“Siz nasıl olur da Santorini’ye Türk bayrağı çekersiniz?..” diye...

Muhteşem bir aşk adasıdır o Santorini...

***


Volkanik bir ada ancak bu kadar romantik olabilir...

Adanın tepesinden merdivenlerle, yamaçtan aşağı doğru sıralanmış küçük otellere inersiniz...

O kadar dik bir yamaçtır ki, otelin küçük havuzları bile dik yamaçların yanıbaşında konuşlanmıştır...

Tabii tavernalar ve restoranlar da...

Bir gün batımı vardır o Santorini’de, insan her akşam cenneti hisseder...

Bu haliyle Santorini de elden gidecek anlaşılan...

“Türk Bayrağı”nı dikiyorlar ki durumun vehameti anlaşılsın...

Bir de sembolik darağacı yapmışlar...

“Yunanistan’ı bu hale getirenleri o darağacında sallandıracaklar sembolik olarak...”

Kim bilir hangi zavallıyı bulacaklar bu kez kurban olarak?..

Hala farkında değiller ki, bu yaşam tarzıyla Marks, ya da Adam Smith’in kendisi gelse, Keynes iktisat teorilerinin bütününü tedavüle soksa, çözemez hiçbiri Yunanistan’ı...

*****


HOŞ GELDİN HAZİRAN, MERHABA BODRUM...

Ship A Hoy’un işletmecisi Cemal Yarar kardeşim 19 Mayıs’ta, “Abi mutlaka gel... Mavi’nin açılışını yapacağım... Bu sene işleri büyüttük... Ship A Hoy’u genişlettik, yanıbaşına 40 da oda yaptık... Bekliyorum...” dedi...

Nerede bende o şans...

Geçen yıl da aynı daveti yapmıştı Cemal kardeşim...

Çoluk çocuk gitmiştik...

Gözümün önüne geldi geçen 19 Mayıs; daldım gittim...

***


“Fırsat bulursam gelirim” dedim ancak gidemedim...

Bakıyorum Bodrum Türkbükü’nün dostları sezonu açmışlar...

Her şey yenilenmiş...

İskelelerin boyları kısaltılmış, enlemesine genişlemiş...

Kum Otelin işletmesini Clup 29 almış... Maça Kızı’yla müthiş bir rekabete girmiş...

Kardeşim Cemal geçen yıl da yazdım “Türkbükü’nü Cemal bükü yapmak üzere harıl harıl çalışıyor...”

Gece 03’ten sonra müzik devam etsin diye kapalı bir mekan yapmış ki, anlatanlar, öve öve bitiremiyorlar...

Yine bir Haziran ve yeni bir Bodrum... Geçen yıl Temmuz ve Ağustos’ta iki üç günlük kaçamaklarda tek başına teknenin güvertesinde denize uzun uzun bakarak geçirmiştim yazı...

Bodrum dalgalarının mini minnacık göründüğü, içimdeki dev dalgaların ise korkutucu alaboralar yarattığı saatler geçirmiştim bir başıma...

Şimdi kim bilir nasıl bir yaz ve nasıl bir Türkbükü bekliyor beni?.. Henüz gitmedim ama önemi yok...

Hoşgeldin Haziran... Merhaba Bodrum...

DİĞER YENİ YAZILAR