Darbe “rezil”; peki öldürülen gençlerin vebali kimin üzerinde?..

Haberin Devamı

Yiğit Bulut geçen hafta “Sansürsüz” programında,

“12 Eylül yöneticilerinin darbe yapmaktan yargılanacaklarını” hatırlatıp ne düşündüğümü sorduğunda ona şöyle söyledim:

“Darbelerin önüne geçmek için, başarılı olan bir darbenin de yargılanması ve bir ceza alması gerekiyor... Bu kadar yıl sonra yargılanıp sembolik bir ceza alabilirler... Darbe açısından caydırıcılık olsun diye...”

-”Ne söyleyecek ki Kenan Evren?..” dedi birisi...

Hemen araya girdim...

-”Ne söyleyecek?.. Elbette o günlerde memlekette kan gövdeyi götürüyordu diyecek... Günde 20-30 kişi öldürülüyordu onu hatırlatacak... ‘Biz bişey yapmasaydık da gençler ölmeye devam mı etselerdi yani?..’ diye soracak” diye açtım konuyu...

İlginçtir “darbelerden en fazla çekmiş” aydınlardan olan Ali Sirmen, benim söylediklerimi destekliyordu...

***


Dün, Kenan Evren 3.5 saatlik ifadesinde “Pişman değilim” demiş 12 Eylül darbesi için, “Günde 20-30 kişi öldürülüyordu... Ülkenin Başbakanı (Nihat Erim) öldürülmüştü... Bir Emekli oramiral (Kemal Kayacan) öldürülmüştü... Bugün olsa bugün de aynı şeyi yapardım...” diyor...

Yapardım, yapmazdım ayrı bir konudur...

Fakat insanların can güvenliğinin olmadığı ortamlarda, “darbeler yasal gösterilmese” de, sivil sorumlulukların hesabı sorulmalıdır...

Doğrudur...

12 Eylül’e gelen günlerde, sağda ve solda provokasyonların haddi hesabı yoktu...

Bir sağcıda çıkan silah, bir süre sonra bir sol eylemcinin eyleminde ortaya çıkıyordu...

***


Keza...

12 Eylül’e giden yolun döşenmesindeki en önemli taşlardan biri olan Abdi İpekçi‘nin ölümünün arkasındaki sır hala ortaya çıkartılamadı...

Mehmet Ali Ağca İstanbul’daki cezaevinden nasıl olup da kaçırıldı?..

Abdi İpekçi’nin ölümüyle 12 Eylül darbesi arasındaki bağ neydi, kimler neler yaptılar?..

Bu soruların cevabı masum değildir...

Çok kuvvetle muhtemeldir ki, 12 Eylül darbesi “İçerde ve dışarda derin güçler tarafından tezgahlandı... Adım adım taşlar örülerek darbe zemini yaratıldı ve darbeye gidildi!..”

Bu gerçekler, “Can güvenliğimizi sağlamakla sorumlu olan sivil yönetimin, sağlayamadığı can güvenliğimizi, yaşama hakkımızın engellenmesini, arkadaşlarımızın ölmesini, ünversitelerde öğrenim göremememizi” haklı kılıyor mu?..

***


20 yaşında umut dolu bir gençtim ben...

Bana ne kimin hangi kirli darbe tezgahı yaptığından...

Beni ne enterese eder, sağcı gençte çıkan silahın solcu gençte de çıkmış olması...

Bana mı sordular Mehmet Ali Ağca’yı “Cezaevinden kaçırırlarken...”

Abdi İpekçi’yi vururlarken...

Benim onlarca arkadaşımı öldürürlerken...

Kenan Evren 12 Mart darbesinin Başbakanı’yla, Harbiye’den oramiral olan öldürülen arkadaşını hatırlıyor, “darbe yaptım gerekliydi” diyor...

Ben de öldürülen gazetecileri, okul arkadaşlarımı, yıkılmış ve sindirilmiş bir kuşağı hatırlıyorum...

Darbenin “oluşturduğu suçu” görüyorum...

Ancak, arkadaşlarım ölürken, öğrenim hakkım yok olurken, her gece eve silahların gölgesinde giderken, gazeteciler öldürülürken, öldürenler cezaevinden ellerini kollarını sallayarak kaçarlarken, hiçbir şey yapmayan sivil sorumluları da hesap vermeye çağrıyorum...

***


Kolayından darbecileri mesul gösterip, aradan tereyağından kıl çeker gibi sıyrılmaya çalışmak yiğitlik değil...

Çıksın ortaya sivil ikitdarları döneminde, üniversiteleri kana bulayanlardan hesap sormayanlar, İstanbul Hukuk’un önüne bomba koyup 7 kişiyi katledenlerin yakasına yapışmayanlar, Abdi İpekçi’yi öldüren Ağca’nın cezaevinden kaçırılışına ses çıkarmayanlar...

Çıksınlar ortaya benim kuşağımı ve arkadaşlarımı, on yıllarca sürecek kederli ölümlere, ağıtlara ve sonrasında işkencelere maruz bırakan sorumlular...

Kimse bana maval

okumasın...

Sadece darbeciler yok o sorumluların içinde!..

******


GAZETECİLİK BÖYLE Mİ YAPILIYOR?..

Pazar günü telefon ettiğinde iki yakamı biraraya getiremeyecek durumdaydım...

Erdoğan Demirören ve eşinin Kemer’deki Orman Evi’nde düzenledikleri Pazar Brunch’una üç çocuğumu götürmüş, bir taraftan onlara gözkulak olurken, bir yandan da yıllardır görmediğim Milliyet’teki dostlarla hasret gideriyordum...

Vatan’daki arkadaşlarla hoşbeş sohbet, yıllardır doğru düzgün biraraya gelemediğim yönetim kurulundaki sevgili dostum Kıvanç Oktay’la eski Beşiktaş günlerimizi yad etme derken, bir masaya bile bir saniye oturamadan bitti Brunch...

Tam çocukları arabaya yerleştirdim BJK TV’ye röportaj veriyorum, ev sahiplerine vedaya hazırlanıyorum ki telefonum çalmaya başladı...

Geç yakından tanıdığım, ancak doğruluğuna, dürüstlüğüne, samimiyetine yakından tanık olduğum Sacit Aslan arıyor...

***


Kendi elleriyle koskoca bir Sacit Aslan.com sitesini yönetiyor Sacit...

80 bin hiti var her gün en az...

Yaşamın, magazinin gündemini belirliyor sitesi...

Gazinocular kralı Fahrettin Aslan’ın oğlu kendisi...

Hiçbir şey fayda etmiyor, hayatıyla ilgili bir haberin doğru çıkması için gazetelerde...

Fahrettin Aslan’ın “miras davasıyla ilgili” kardeşi Mehmet Aslan yıllar sürecek hapis cezasıyla yargılanıyor...

Beyoğlu noterliğindeki bir katip keza aynı mahkemede 8 yılla yargılanıyor...

En ilginci de şu...

Sacit Aslan’ın kendisi de hapis cezası istemiyle yargılanıyor aynı davada...

Telefonda içi yanmış diyor ki:

“Bu haber değilse, Ece Erken’in incir çekirdeğini doldurmayacak lafından dolayı, 2.5 yıl hapis cezasıyla yargılanması mı haberdir?..”

***


Ona diyemiyorum ki, gazeteciliğin “salt habercilik” olduğu yıllar geçeli çok oldu...

Artık gazeteci kisvesi altında birilerinin koruduğu insanlar, ilişki içinde bulunduğu çevreler, haberlerin manipüle edilmesine ortak olduğu odaklar var...

Gazetecilik maalesef “Haber sadece haberdir... Babam olsa farketmez...” diyen muhabirleri ve gazetecileri çoktan yok etti...

O odaklar, sadece haberleri görmemekle kalsalar iyi...

Gazetecilik artık farklı odakların yürüttükleri psikolojik savaşların bir parçası haline getirildi...

Bu meslekte 32 yıl geçirdim...

Görmediğim hiçbir şey kalmadı diyebilirim...

Genel yayın yönetmenliği yaparken, müdürler, editörler, muhabirler, kameramanlar gazeteciliğe yönelik zaafımı bilirler, “Gazetecilere bir saldırı oldu mu köpürterek yanıma gelirlerdi... Büyütelim mi haberi Reha Bey?..”

Bilirlerdi ki “Büyüsüüünn...” diye ta diaframımdan ses vereceğim...

Ne acı!..

Öyle şeyler gördüm ve yaşadım ki gazetecilik adına, en kutsal gördüğüm “habercilik”i bile gözümde sorgular oldum...

Haberler hangi amaçla yapılıyor diye sorgular oldum...

Ben ki hayatımı haberden kazandım...

Şanımı, şöhretimi, paramı...

Habercilerin doğruluğunu sorgular oldum...

Hani demiş ya Sezar, yeğeni Brütüs’ün kendisine bıçak saplamaya hazırlandığını görünce...

“Sen de mi Brütüs... Öyleyse öl Sezar...” diye

Benimki de işte öyle bir şey...

DİĞER YENİ YAZILAR