Haberin Devamı
İki hafta önce, Çok Farklı programının son reklam arasını vermiştim... Saat gecenin 1.30’uydu...
Futboldaki istihbaratına çok güvendiğim, etkili bir dostum mesaj attı cep telefonuma...
“Selçuk Fenerbahçe’ye değil, Galatasaray’a gidiyor...”
Olacak iş değildi...
Yanımda Ercan Saatçi “Selçuk’u almış olmanın rahatlığını yaşıyordu... Onun yanında oturan ve Galatasaray’ın içini dışını ezbere bilen Gökmen Özdemir, Selçuk İnan’ı Galatasaray’ın aldığını hiç düşünmüyordu...”
Bir gazetecinin hayatında zaman zaman böyle unutamadığı anlar vardır...
İstihbarat kaynağına ya güveneceksinizdir ya da güvenmeyecek...
Doğrulatma şansınız o anda yoktur...
Gencecik bir muhabirken, bir gazetecinin eğer şanslıysa ancak 10 yılda bir kez yakalayabileceği bir özel haberi yakalamıştım...
Çok güvendiğim bir ve en etkili konumda olan bir kaynağım
“Fransa’dan gelecek bütün malları kapsayan bir ekonomik ambargo koymaya hazırlanıyoruz Reha...” dedi, “Ermeni soykırımı taslağına protesto olarak...”
“Yazabilir miyim” diye sordum...
“Benden duyduğunu söyleme ‘yaz’ dedi...”
Bir arkadaşımın babasıydı ve aile dostumdu...
Ben ona “Amca” derdim...
Fakat haber o kadar büyüktü ki, haberi İstanbul’a geçmemle ortalık karıştı...
Çetin Emeç soruyordu “bu haber kesin doğru mu?.. Reha teyidini yaptırdı mı?..”
Ertesi günü koskoca Milliyet gazetesinde manşetten “Fransa’ya ekonomik ambargo” haberi çıkacaktı...
Haberin üzerinde bit kadar bir imzam olacaktı...
Ancak o bit kadar imza, “eğer yanlış çıkarsa haber” benim hayatımın sonu olacaktı...
Gazetecilik hayatımın da, muhtemelen günlük hayatımın da...
Dönem 12 Eylül dönemi...
Bu haberden dolayı, “toplumun huzurunu bozmaktan içeri bile girmek işten değil...”
22 yaşındaydım ve bir yerlerden daha doğrulatmak istiyordum haberi...
Ertesi gün çıkacak gazete gözümün önüne geldikçe ürküyor hafiften panikliyordum...
Ne zor işti gazetecilik!..
İyi bir haber bulup yakalasan, o haber çıkana kadar ve çıktıktan sonra karnına ağrılar giriyordu...
Ya yalanlanmaya kalkılacak, ya tepki çekecek, ya birileri bütün mızraklarını üzerine salacaktı...
İyi bir haber bulamazsan, zaten gazeteciden sayılmıyordun...
Sıradan “bülten gazetecisi” oluyordun...
Buna da razı olmak içimden gelmiyordu...
Düşündün taşındım, ne yapsam ne etsem de bu haberi “bir yerden daha ‘çek’ etsem” diye düşündüm durdum...
Sonunda aklıma Fransız Büyükelçiliği geldi...
Fransız Büyükelçiliği basın ateşesi olan hanımı tanıyordum...
Bir öğle yemeği yemiştim...
Onu aradım...
“Büyükelçiyle konuşmak istiyorum böyle böyle bir durum var...” dedim...
Beş dakika sonra döndü bana Valery...
“Büyükelçi seni saat 17.30’da konutta bekliyor” dedi...
Gururlanmıştım...
Tak diyordum telefonu açıyordum; şak diyordu Fransız Büyükelçisi randevu veriyordu!..
Zavallı çocuk...
Kader ağlarını hiç istemediği şekilde örüyordu ve genç gazeteci çocuk bunun farkında değildi...
Öğleden sonra beşbuçukta Fransız Büyükelçiliği’ne gittiğimde büyükelçi beni, samimi fakat, “nereden çıktı şimdi bu haber” türünden bir edayla karşıladı...
“Yok böyle bir şey” dedi...
“Nereden çıkartıyorsun bu haberi... Böyle bir haber Türk-Fransız ilişkilerini mahveder!.. Ve bunun sorumlusu sen olursun!.. Haber kesinlikle doğru değil... Nereden aldın bu haberi?.. Böyle bir şey olsa bana Türk yetkililer mutlaka söylerlerdi...”
Öyle bir konuşuyordu ki, ikna olmamak mümkün değildi...
Acaba “benim güvendiğim ‘amca’ dediğim kaynağım yanlış bir şey mi söylemişti...”
Fransız Büyükelçisi resmen psikolojik savaş yapıyordu benimle...
O gencecik halimle “direttim...”
“Size haber kaynağımı kesinlikle söyleyemem” dedim, “Ancak sizin bu konudan haberdar olmadığınızı yazarım...”
Büyükelçi bununla yetinmeyecekti...
“Yazarsanız büyük bir hata işler ve Türk-Fransız ilişkilerinde onulmaz yaralar açarsınız...”
Ankara’da Paris Caddesi’ndeki Fransız Büyükelçiliği’nden çıkarken, boşlukta gibiydim...
Ayaklarım kendi kendine gidiyor, etrafımda hiçbir şeyi görmüyordum...
Sadece Milliyet’in ertesi günkü manşeti vardı gözümün önünde...
“Fransa’yla ticareti kestik... Ermeni soykırımı tasarısına karşı Türkiye’den ekonomik ambargo...”
Altında da bit kadar 22 yaşındaki bir muhabirin imzası...
“Reha Muhtar Bildiriyor...”
Büroya gittim ki kendimde değilim...
Şef farketti bendeki “kimya bozukluğunu...”
“Siz bana falanca bakanı bağlayın” dedi...
Önümde bakanla konuşmaya başladı...
O konuştukça, haberin doğru olduğu ortaya çıkıyordu...
Bana baş parmağıyla zafer işareti yapıyordu şef telefonla konuşurken...
Neredeyse gözümden yaşlar akacaktı...
Öylesine rahatlamış ve mutlu olmuştum...
Oysa bilmiyordum ki “haberin doğrulanmasını sağlayan o görüşme” haberin yayınlanmasını da yasaklayacak olan görüşmenin ta kendisiydi...
Fransız Büyükelçisi, çay içtiğimiz beşbuçuktaki o görüşmeden sonra hızla devreye etkin kişileri sokmuş “bu haberin yayınlanmasını engellemeye çalışmıştı...”
Şef’in bakanla konuşması da olaya tuz biber ekmiş ve haberin yayınının yasağı kaçınılmaz olmuştu...
Hiç sormasam ve yanılmayacağını bildiğim kaynağıma güvensem o haber “manşetten bütün Türkiye’ye yayınlanacaktı...”
İçeri mi girerdim bilmem, ancak haber doğruydu, müsterih olacaktım...
Olmadı...
Gençtim, ürkmüştüm ve o gençlik günlerimde demokrasinin ve insan haklarının beşiği Fransa’nın Büyükelçisinin, basın özgürlüğünü engelleyebileceğini ve doğru habere göz göre göre “yalan” diyebileceğini düşünmemiştim...
Tecrübe işte!..
Onun için saat gecenin 1.30’unda kolay kolay yanılmayacağını bildiğim güvenilir dostumdan gelen mesajı çok ciddiye aldım...
Reklamarasında telefon edip onunla konuştum...
Sonra televizyonda açıkladım...
“Sevgili seyirciler benim çok güvendiğim bir kaynağa göre Trabzonsporlu Selçuk İnan Fenerbahçe’ye değil, Galatasaray’a gidiyor... Galatasaray’la prensipte anlaştı...”
30 yıl önce olduğu gibi, bu kez stüdyoda ters bir hava esti...
Herkes şöyle bir “ne diyorsun sen” gibisinden bana bir baktı...
Oysa 22 yaşındaki genç çocuk bunun çok daha ağır bir faturasını yıllar önce ödemişti...
Bir daha ödemeye niyeti yoktu...
“Fatih Terim faktörü Selçuk İnan transferinde önemli rol oynayacak” dedim...
“Moldova’ya karşı Selçuk İnan’a ilk kez A Milli Takım formasını veren Fatih Terim’di... Onun Selçuk üzerinde hakkı var... Selçuk Fatih Terim’i kıramayacak ve Galatasaray’a gidecek... Üstelik Galatasaray bonservisi elinde olan Selçuk için kesenin ağzını iyice açtı...”
10 gün sonra Selçuk İnan’ın Galatasaray’a gittiğini yine o dostum beni telefonla arayarak söyledi... Önceki gece saat 21 sularıydı ve ben arabayla bir yemeğe gidiyordum...
“Sana söylediğim gibi Selçuk İnan Galatasaray’la sözleşme imzaladı” dedi...
“Sağol arkadaş...” dedim...
Sanki 30 yıl önce bana yalan söyleyip, manşetlik özel haberimi engelleyen Fransız Büyükelçisi’nden gizli gizli intikam alıyordum...
Yalnızdım arabada...
Müziği sonuna kadar açtım...
Yorgo Dalaras söylüyordu;
“Rezilleşen ilişkileri ve hayatları anlatıyordu, boğuk sesinde ve gitarında...”
İSTANBUL’UN GÖBEĞİ ETİLER’DE PATLAYAN BOMBA!..
Emin olabilirsiniz...
MHP’de ortaya çıkan seks kasetleriyle, Etiler’de atılan bomba arasında “amaçsal bir çıkar birliği” var...
Başbakan ve İçişleri Bakanı, İstanbul’un göbeğinde Etiler’de patlayan bombanın arkasında PKK’nın olduğunu söylüyorlar...
MHP’de ise arka arkaya patlayan kasetler bomba etkisi yaparak, bütün MHP’yi yeniden dizayn ediyorlar...
Bir tarafta seks kasetleriyle yeniden dizayn edilen MHP...
Diğer yanda “15 Haziran’a kadar istediklerim olmazsa, iç savaş bile çıkar” diyen bir örgüt...
Ne kadar birbirinden farklı, ilgisiz iki olay gibi görünüyorlar değil mi?..
Oysa patlayan bomnbalarla, MHP’de patlayan seks skandalının arasında neden-sonuç ilişkisini anlatan bir illiyet bağı var...
Türkiye’de 13 Haziran’dan itibaren başka bir oyun sahneye konacak...
Daha doğrusu bir takım iç ve dış mihraklar bu oyunu sahneye koymaya çalışıyorlar...
Amaç Türkiye’yi içinden çıkamayacağı bir kaos ortamında, kanlı çatışmalara sürüklemek...
Sonrasında demokrasiyi askıya aldırıp, Türkiye’yi bir başka sistemin içine çekmek...
Demokrasi ve bireysel özgürlüklere ancak sonuna kadar sahip çıkarak çıkabiliriz bu “kirli tezgahtan...”
Özgürlüklerden ve demokrasiden korkmadan çıkabilmeli Türkiye bu badireden...
Kirli heveslerde olanların, heveslerini kursaklarında bırakarak...

