Haberin Devamı
“Hayatta yeterince sabredersen, her şeyi görürsün” derdi de yaşam bilgeleri “Hadi ya...” derdim, “nereden göreceğiz biz bazı şeyleri...”
Yunan Turizm Bakanı Pavlos Geroulanos, “Türk vatandaşlarından istenen vizenin kalkması için Avrupa Birliği’nde büyük mücadele veriyoruz...” diyor dün Bodrum’da...
Ekonomi tamamen batık, IMF de kurtaramıyor Yunan ekonomisini ve umudunu Türkiye’den gelecek turistlere bağlıyor Atina...
Dünyanın en huzurlu ülkelerinden biri olarak gösterilen Japonya’dayım...
Rahmetli Orhan Tokatlı aradı...
“Acele Ankara’ya gel... Atina’ya gidiyorsun...”
Zaman Çetin Emeç zamanı...
“Atina’ya gidiyorsun” dedilerse, anında gideceksin, evin ancak arkandan gelebilir...
Öyle ‘bir dakika evi taşıyayım’ falan yok...
Hemen Ankara’ya geldim, soluğu Yunan Büyükelçiliği’nde aldım, “vize” talebinde bulundum...
Bekliyorum vize gelecek ben de Atina’ya gideceğim gazeteci olarak temelli...
Adım belli, sanım belli, Milliyet’te çalışıyorum,
Milliyet’in Atina temsilcisi olacağım...
Daha ötesi var mı?..
Ya da bunun araştırılacak bir yanı...
Alkis Kourkulas Yunanlı gazeteci dostum...
Düşünüyorum ki, telefonu açacağım “vizeyi” anında vercekler...
“Alkis” dedim, “Atina’ya gidiyorum... Kim bilir kaç yıllığına... Şu sefarettekilere söylesene hemen versinler vizeyi... Çetin aksi adamdır... ‘Niye gitmedi’ diye ortalığı birbirine katar...”
“Peki” dedi Alkis “Sen kapat telefonu... Ben seni arayacağım...”
Birkaç saat sonra Alkis’in telefonu geldi...
“Basın ateşesiyle konuştum yeterli gelmedi...
Büyükelçiyle konuşmayı bekledim...” dedi, “Onun için geç döndüm sana...”
Ahizenin ucunda bekliyorum ne diyecek Alkis diye...
“Vize işi pek kolay değil... Gazeteci olarak gideceğin için Atina’ya soracaklar... Atina’dan onay gelmeden vize veremiyorlar...”
Şaka gibi...
O sırada Japonya’dan, Bulgaristan’dan, İngiltere’den, Fransa’dan 2 günde vize alıyoruz gazetecilik forsumuzla...
Hatta bazıları aynı gün veriyor...
Alkis de işi yokuşa sürecek değil ya...
Başladık beklemeye...
Bir gün, iki gün, üç gün, bir hafta, on gün...
Ne vize geliyor ne bir şey...
“Ulan” diyorum içimden “Birisi bir orostopolluk mu yapıyor acaba bize?.. Atina’ya gitmemem için... Bu gazetecilikte görülür böyle şeyler çünkü...”
Çetin Bey iki günde bir arıyor Orhan Tokatlı’yı...
-”Gitmedi mi hala Reha...”
İşe bak...
İçim içime sığmıyor...
Evi barkı, eşi her şeyi bekletiyorum, Atina’yı düşünüyorum gece gündüz ne yapacağım orada diye...
Vize gelmiyor bir türlü...
On günden fazla zaman geçti...
Zılgıt üstüne zılgıt yemeğe başladık Çetin Bey’den...
Sonunda Orhan Tokatlı devreye girdi...
“Reha turist olarak gitsin... Sonra orada nasılsa vizeyi uzatır...”
On gün bekledikten sonra bana eften püften bir turist vizesi verdiler...
Atina’ya gireceğim, sonra orada “gazeteci olarak kalacağım...”
Yunan Basın Yayın Bakanlığı, beni görmeden tanımadan o gazeteci vizesini bana vermedi...
Ben Atina’dayken yıllarca Cengiz Çandar’a “Yunanistan’a giriş vizesi vermediler...”
Silahlandırılmış Ege adalarının birinde gemiden resim çekti diye...
Turgut Özal “hadi gelin karşılıklı vizeleri kaldıralım” demişti de, Papandreu’nun danışmanı Türk dostu Rodusakis “Özal rahat hamle yapıyor... Biz Türklere vizeyi kaldırırsak hükümette kalamayız...” demişti...
1988’in bahar aylarıydı...
“Hayatta yeterince sabredersen her şeyi görürsün” derdi yaşam bilgeleri de inanmazdım...
Biliyorum bu dünyada yaşarken ben Atina’ya da Avrupa’ya da vizesiz gireceğim...
Yeter ki bizim ekonomimiz iyi olsun...
Yeter ki onları yakalayıp geçebilelim...
Biliyorum bir gün bana vizesiz gitmek nasip olacak Atina’ya...
SEKS KASETLERİ İŞİNİN ARKASINDA KİM VAR?..
Fatih Altaylı, MHP’lilere seks kaseti tuzağı kuran kişilerden birinin kimliğinin belli olduğunu ve yabancı bir istihbaratın Türk görevlisi olduğunun anlaşıldığını yazdı dün gazetesinde...
Mesele MHP’de kimin evlilik dışı seks ilişkisi içinde olduğu değil...
Mesele, “50-60 kişi gerektiren, bu kadar profesyonel çalşmayı kimlerin yaptığı?..”
Bir işi kimin yaptığını anlayabilmek için, o işten elde edilecek kazanç kime yarar ona bakılır...
Şöyle bir düşünelim...
MHP’nin Meclis’e girememesi kimin yararına:
İlk bakışta AKP’nin yararına gözüküyor MHP’nin baraj altında kalacak olması...
İktidar partisinin milletvekili sayısı artacak, büyük olasılıkla Anayasa’yı tek başına değiştirecek milletvekili sayısını arkasında bulacak...
Öyleyse MHP’nin Meclis’e girmemesi AKP’ye yarar denilebilir...
Oysa bu tespit bence hiç doğru değil...
MHP’nin kaset skandalı yüzünden yüzde 9-9.5’larda kaldığı ve temsil edilmediği bir Meclis’in ne Anayasa’yı rahat rahat çıkarma gücü olur, ne de Kürt sorunu denilen sorun MHP’siz bir Meclis’te sadece BDP milletvekilleriyle çözülür?..
Demek ki, MHP’nin Meclis’e girmemesini isteyenler, gerçekte Türkiye’nin inanılmaz bir kaosa sürüklenmesini, gerginliğin sokağa taşmasını arzuluyorlar...
Seçimlerden hemen sonra “Kürt meselesi ve özerklik” tartışmalarını fırsat bilip, dinamik millliyetçi güçleri sokağa taşımayı arzuluyorlar...
Devlet Bahçeli gibi, ülkücü gençliği her şart altında itidalli davranmaya sevkeden bir lideri alaşağı ederek, “maceracı ve aktivist başka bir liderlik yaratmak peşindeler...”
Türkiye’de seçimlerden sonra, huzur ve istikrar olmasın, kan gövdeyi götürsün, ortalık gerilebildiği kadar gerilsin istiyorlar...
Kim bunlar?..
Ünlü “Baba” filminde ölmek üzere olan baba Marlon Brando’nun, yerine geçen oğlu Al Pacino’nun kulağına “içlerindeki hainin kimliğini” anlaması çok önemli bir şifreyi açıkladığı bir sahne vardır...
Aileye yönelik bir saldırıdan sonra Marlon Brando oğlu Al Pacino’ya dönüp şöyle der:
“Karşı tarafın görüşmek istediğini sana bizden kim söylüyorsa bil ki içimizdeki hain odur...”
Seçimlerden sonra Türkiye’nin sonu gelmez bir sokak savaşının içinde, altüst olmasından kimin çıkarı varsa,
MHP’nin seks kasetlerini hazırlayanlar da onlardır...
İçimizde veya dışımızda...
MAYIS GELDİ VE BEN SANKİ TATİLDEYİM...
Dün akşam üstü Bebek’ten eve doğru giderken, içimde tarifi mümkün olmayan bir mutluluk vardı...
Biraz düşününce mutluluğun kaynağının ne olduğunu anladım...
Sabah ışıl ışıl güneşli bir güne kalkmıştım...
Her taraf pırıl pırıl parlıyordu...
Güneş belli ki kıştan kalma bir günün güneşi değil, baharın hatta yazın başladığını anlatan bir güneşti...
O anda farkettim ki, ben bahar güneşi bizleri iyice ısıtmaya başladığından beri, beynimde ve ruhumda tatile girmişim...
Gerçekte televizyon programım Pazartesi günü vardı...
Yazılarım aynı hızla sürüyor...
Söyleşiler, toplantılar her şey kaldığı yerden gidiyor...
Tatili getiren bir durum yok...
Ancak ben kendimi “tatilde hissediyorum...”
Biraz düşününce durumu anladım...
Baharın o güneşli havası, etrafta gördüğüm insanların giyimi kuşamı, çevrenin ambiyansı bana lise yıllarımdaki kolej günlerimi hatırlatıyor...
Tatile gireceğimiz o Mayıs ayının güzellikleri ruhumda parlıyor...
Üzerinden 35 yıl geçmiş farketmiyor...
Sanki Kolej’in lise son sınıfındayım...
Mayıs geldi, Haziran’a giriyoruz...
Etraf cıvıl cıvıl ve tatil başlıyor...
Beynim ve ruhum tatilde şu anda...
Yazıları tatilden yazıyormuşum gibi...
Algılamalarınız hayatın gerçeğinin ta kendisidir...
Bu mutluluğumun sebebi, “algılamakta olduğum tatil...”
Gerçek tatildeymişim gibi olmasa da, ben öyle algılıyorum...
Algılamakla kalmıyor, bir de bundan müthiş bir mutluluk duyuyor, keyif alıyorum...

