'Londra'ya gidemem, İstanbul güzel şimdi...'

Haberin Devamı

Celal Kolot üniversite yıllarının geçtiği Londra’yı çok sever...

Yılda 3-4 kez, “Chelsea’nin maçını bahane edip soluğu çok sevdiği Londra’da alır...”

Bana da her gidişinde bir pas atar:

“Salı günü Londra’ya gidiyorum... Geleceksen bir hafta oradayım...”

Geçen hafta gördüğümde yine bildik paslardan birini attı:
“Şampiyonlar Ligi finaline gidiyorum Londra’ya... Bir hafta da kalırım... Gel istersen...”

Yaz gelmiş İstanbul’a...

Etraf günlük güneşlik...

Boğaz pırıl pırıl parlıyor karşımda...

Dünyanın en güzel restoranları, en muhteşem giyim mağazaları, en güzel filmler, konserler, televizyonda ne istersem var, “Ben ne yapacağım Londra’da Celal?..” dedim...

***

Cuma sabah, yarım saat yürüdüm Bebek Kahve’de bizim “entellektüel kahve ekibiyle” sohbet ederken söz döndü dolaştı Celal’e geldi...

Saat 11.30 suları...

Londra saatiyle 9.30...

Güneş tatlı tatlı ısıtıyor Bebek Kahve’yi...

Millet kahvaltısını ediyor denizin üzerinde, tarihi Bebek camisinin yanında...

Muhteşem bir tarihi dekorun gölgesinde keyifli mi keyifliyiz...

Açtım telefonu, Celal’in sesi İngiliz Lord’larının tonunu benimsemiş anında...

“Şimdi o lüks otelin zemin katında, gün ışığının uğramadığı penceresiz salonda oturmuş kahvaltı ediyorsun değil mi?..” dedim...

“Aynen öyle...” dedi...

“Çevrendeki masalarda da Londra’ya gelmiş, biri iki Arap çift var, başka da fazla bir şey yok öyle değil mi?..” diye üsteledim...

“Aynen öyle” diye tekrar etti...

***

Ünlü Wimbledon Tenis Şampiyonası’nın kadınlar finali bu yıl İstanbul’da yapılacak...

Sevgili dostum Sema, İstanbul’da yapılacak finaller öncesi Londra’daki smokinli geceye beni götürebilmek için, günler öncesinden kafamın etini yemeğe başladı...

-”Londra’ya geliyorsun... Wimbledon kadınlar finalinin öncesinde Londra’da bir gece yapacağız, oradaki şirketle...

Smokinli bir Londra gecesi... Mutlaka bekliyorum...”

Çocukları alıyorum ya hafta sonları, hemen oradan başlıyorum itiraza...

-”Biliyorsun hafta sonları çocukları alıyorum... Hafta sonuysa mümkün değil gelemem...”

-”Hayır hafta sonu değil, hafta içi...”

-”Kaç gün kalınacak?..”

-”Bir gün istersen uzat iki, üç gün yap...”

-”Ya şimdi 4 saat gideceksin... 4 saat geleceksin... Ölme eşşeğim ölme... Yorulacaksın bir sürü...”

***

Yokuşa sürdükçe sürüyorum...

Londra ki, hayatımda tek başına ilk gittiğim, her gittiğimde içimin kıpır kıpır ettiği şehir...

İstanbul’u bırakıp Londra’ya gitmek içimden gelmiyor?..
Niye?..

Niyenin cevabı dün dünyanın en ünlü ve en fazla satan ekonomi dergisi Financial Times’da vardı...

Gazetenin dünya çapında finansla ilgilenen elit okurları “İstanbul’u dünyanın en arzu edilen şehri seçtiler...”

Financial Times okurlarına göre Londra ikinci, New York üçüncü sırada...

Paris, Roma, Tokyo ise altlarda...

Hiç şaşırmadım...

Gazetenin yazarı Edvin Heathcote şöyle diyor:
“İstanbul, benim hep eleştirdiğim burjuva tek kültürlülüğe karşı bir antitez oluşturuyor...

İstanbul kozmopolitan bir şehir...
Kalabalık ve enerji dolu...

Nüfusu genç olmasına karşın, tarihi bir kültürü var...
Sosyal olarak karışık ve gelir seviyesindeki farklılıklara rağmen, yabancıları kabul ediyor...

İstanbul sadece kıtalararası değil, dinler ve medeniyetler arası bir köprü...”

***

İlk gençlik yıllarımda, Londra’ya, Paris’e gitmeden günler öncesinden, heyecan sarardı beni...

O şehirler gözümün önüne gelir, kıpır kıpır bir heyecan dalgası sarardı yüreğimi...

Şimdi “4 saat git, 4 saat gel... Boşver ya bu saatte

Londra’yı mı gidilir?..” yapıyorum...

Elbette Londra yine Londra...

Yine güzel, yine cazip, yine çekici...

Ne ki İstanbul ilk gençlik yıllarımın İstanbul’una anormal fark atmış durumda...

Kahvenin bulunmadığı şehir şimdi yüzlerce çeşit kahvenin, dünyanın sayılı mutfaklarının, en ünlü giyim mağazalarının ve dünya çapında alışveriş merkezlerinin ortasında bir silüet olarak yükseliyor...

O muhteşem tarihin kültürünün ambiyansında...
Londra mı?..

Hele bir sonbahar gelsin bakarız...

*****

ŞAHNAZ’IN DÜĞÜNÜ...

Telefon etti geçenlerde...

“Mutlaka gelmeni istiyorum 28 Mayıs gecesi...

Evleniyorum...” dedi...

Şahnaz’ı önce gazetelerden tanıdım ben...

Sonra 2004 yılında kendisiyle tanıştım...

Güzeller genelde biraz soğuk olurlar diye bilinir...

O ise, inanılmaz sıcak, nahif, hoş, tatlı bir kızdı...

Kıpır kıpırdı...

***

Şov dünyasının bir parçasıydı, ancak ben gizli gizli onun “şov dünyasının pırıltılı hayatlarından çok daha fazla aile kurmaya odaklı bir genç kadın” olduğunu farkediyordum...

İstanbul ve şov dünyası...

Öyle bir dünyanın içindeydi ki, bu

isteklerini karşılayacağı doğru düzgün birini bulması çok zordu...

Herkes gemisini yürütmenin peşindeydi bu dünyalarda...
Birbirinin üstüne basarak, nereye kadar çıkabilirimin hesapları içindeydi...

***

Şahnaz’cık bu dışı albenili ve yaldızlı, içi ise korkutucu derecede gaddar olan bu dünyanın, sularına hiç kapılmadı...

Hep “Beyaz Atlı Prens’ini” bekledi...

Telefonda anladım ki Şahnaz “Beyaz Atlı Prens’ini çoktan bulmuş” da evleniyor...

Cumartesi gecesi Four Seasons’da muhteşem bir törenle evlendi...

Ben gidemedim, ancak bütün kalbimle ona mutluluklar diledim...

Aysun Kayacı ile Ece Vahapoğlu “gelin çiçeğini” kapabilmek için birbirleriyle yarışmışlar...

Gelin çiçeğine gerek yok, “gönül çiçekleri” gerçekten isterse, benzer bir düğünün “yeni gelinleri” onlar olurlar...

Evliliği öylesine evlilik olsun diye değil, gerçekten aile kurmak için isteyen, onu da tadar...

Kimse endişeye kapılmasın...

*****

SUÇLUYSA FELAKET, SUÇLU DEĞİLSE DAHA DA FELAKET!..

Allahtan seçimlere sadece iki hafta kaldı...
Belki seçimlerden sonra, kazanan lider ortalığı yumuşatacak birşeyler söyler de, “çok tehlikeli boyutlara gelen kutuplaşma bir nebze” yumuşar...

Dün tutuklanan kişi Harp Akademileri Komutanı Orgeneral Balanlı’dır...

Tuktuklanmasa, Hava Kuvvetleri Komutanı olması ihtimal dahilindeydi...

Muvazzaf subaylar içinde tutuklanan en yüksek rütbeli subay deniyor Balanlı için...

***

Balanlı “Balyoz” darbe planı iddiaları çerçevesinde eski Hava Kuvvetleri Komutanı İbrahim Fırtına’nın sözlü talimatıyla Oraj planını yürütmekle suçlanıyor...

Şöyle söyleyeyim...

Türk Silahlı Kuvvetleri’nde bu düzeyde bir komutanın “suçlu” olması çok tehlikeli bir durum...

“Suçlu” olmadığı halde tutuklanması ise daha da tehlikeli bir durum... İki hafta içerisinde seçim var bu ülkede...

Seçim akşamı, kazanacak liderin, ortamı ve ülkeyi yumuşatması şarttır...

Bu ülkede “demokrasi dışı darbeler, faili meçhuller, suikastler, şantajlar, kasetler, tutuklamalar” olmamalı...

Bu ülkede, herkes demokrasiye saygı göstermeli...

Aynı zamanda, herkes birbirine de saygı gösterip, her şeyi söylemesine fırsat vermeli...

Bu ülkede demokrasi kazanamazsa ülke kaybedecek... Herkes bu gerçeği farketmeli...

DİĞER YENİ YAZILAR