Bugün Türkiye’nin üzerine yığılan kara bulutları dağıtmanın tek yolunun seçim olduğu tartışmasızdır.AKP hükümetinin de bu eğilimde olduğu anlaşılıyor. Ancak askerden muhtıra yemiş bir hükümet olarak seçime gitmekle de itibar kaybına uğrayacaklarını bilmektedirler.Silahlı Kuvvetler’in muhtırasıyla seçime giden bir ülkede demokrasi bir kez daha büyük bir yara almış olmaktadır. Bu yaranın onarılmasının yolu kuşkusuz seçimdir.Herhalde muhtırayı verenler seçim sonrasının hesabını da yapmışlardır.***Şu anda seçimin yolunu açacak olan, Anayasa Mahkemesi’dir. Eğer Anayasa Mahkemesi cumhurbaşkanı seçiminin birinci turunu üçte iki çoğunluk bulunmadığı gereçesiyle iptal ederse süreç başlamış olacak ve Anayasa gereği genel seçime gidilecektir.Eğer Anayasa Mahkemesi birinci turun geçerli olduğu kararını verirse AKP cumhurbaşkanı seçiminin ertesinde genel seçime gidilmesi kararını kaçınılmaz olarak almak durumundadır.Cumhurbaşkanı seçiminin yapılması demek, çekilmeyeceğini açıkladığına göre, Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı seçilmesi demektir.Bu durumda ne yazık ki yine Türkiye çok ağır bir bölünme yaşayacaktır. Daha doğrusu bugünkü bölünme zirveye çıkacaktır.Ve bu aşamada demokratik kurallar içinde gerçekleşen ya da gerçekleşmiş bir cumhurbaşkanı seçiminin iptali için yine kimileri Silahlı Kuvvetler’e başvuracaktır.Bu “kimileri”nin önemli bir kesiminin başarısız siyasiler olduğu bilinmektedir. Türkiye’de hep ara rejimlerden medet ummuş, ara ya da askeri dönemlerde kendilerine ikbal kapılarının açılmasını beklemiş olanlar vardır. Bunlar yine ortaya çıkmıştır.***“Kimileri”nin bir kesimi de kendilerini cumhuriyet ile demokrasi arasında bir seçim yapmak zorunda hissedenlerdir. Bu kesim Türkiye’deki siyasi yapının eksikleri ve yanlışları dolayısıyla, siyasilerin basiretsizlikleri ve vasatlıkları dolayısıyla kendilerini böyle bir seçim yapmak zorunda hissedebilir.Böyle bir seçim yapmak zorunda olmadığımızı, laik cumhuriyetin güvencesinin demokrasi olduğunu yeterince anlatabilmiş ve anlayabilmiş değiliz. Bu ülkede son dönemde siyaset yapanlar, en üst makamları dolduranlar, büyük sorumluluk alanlar böyle bir seçime gerek olmadığının kanıtlarını, gerekçelerini ortaya koyamamışlardır.Ve sonunda yine o seçme durumu insanların önüne konulmakta, demokrasi ile cumhuriyet arasında birisini seçmeleri istenmektedir.***Bu duruma gelinmiş olmasında AKP kadar, CHP de suçludur. AKP toplumun bir kesimini rahatsız eden yanlışları yaparken, sandıktan iktidar olarak çıkamayacağını bilen CHP de her hareketiyle bu seçimin tekrar ortaya gelmesine çanak tutmuştur.Bütün bu kara bulutların dağılması yine sandıkla mümkün olabilir. Ve sandıktan çıkan sonucu herkes hazmetmek zorundadır.
Genelkurmay Başkanlığı’nın önceki gece yayınladığı metin, açıklama da değildir, bildiri de değildir. Muhtıradır.Bu muhtırada iki ana konu vardır.Birincisi, laikliği zedeleyen davranışlar sıralanmakta ve hükümet bunların üzerine gitmemekle ya da korumakla suçlanmaktadır.İkinci konu, cumhurbaşkanı seçimidir. Muhtıra açık olarak “sizden bir cumhurbaşkanı istemiyoruz” demektedir.Bu metin muhtıradır, çünkü sözü edilen konulardaki taleplerin yerine getirilmemesi durumunda açık olarak “gereğinin yapılacağı” söylenmektedir.Hükümetin muhtıraya cevabında, ilk konuda yani anti-laik faaliyetler konusunda Cumhuriyetin temel ilkelerine uygun olarak davranıldığı, gerektiği zaman bu konularda savcıların harekete geçtikleri söylenmektedir. Yani hükümet bu suçlamayı reddetmektedir.***Muhtıradaki ikinci konuyla ilgili olarak Hükümet, Genelkurmay’ı Anayasa’ya aykırı davranarak yargıya müdahale etmekle suçlamaktadır. Sözcüsünün ağzından Hükümetin söylediği çok açıktır: Konu Anayasa Mahkemesi’ne gitmişken böyle bir açıklama yapılması yargıyı etkileme amacı taşımaktadır.Hükümetin cevabında cumhurbaşkanı adayı ile ilgili bir unsur yoktur, buna karşılık “Genelkurmay Başkanlığı’nın Başbakanlığa bağlı olduğu” belirtilmektedir.***Genelkurmay bir muhtıra yayınlamış, Hükümet de buna cevap vermiştir. Bu aşamada hükümetin tepkisinin demokratik olduğunu kabul etmek şarttır.Genelkurmay’ın böyle bir muhtıra vermesi, bugüne kadar defalarca karşı karşıya kaldığımız askeri müdahalelerden biridir. Demokratik sistemle yönetilen ülkelerde, hukuk devleti ilkelerinin geçerli olduğu ülkelerde bu tür askeri müdahalelerin yeri yoktur. Türkiye’de de olmamalıdır. Ancak ne yazık ki Türkiye’nin getirildiği ikili bölünme ortamında böyle bir askeri müdahale de destek görmektedir.Merkez, merkez sol ve siyasi gerçeklerDemokrasiye “sözde” bağlılık bir yana, bir kez daha bu noktaya gelinmesinin asıl sorumlusu, siyasette en büyük başarısızlığı gösteren merkez ve merkez sol siyasetçilerdir.AKP bugün siyaset sahnesinde rakipsiz konumdadır. CHP Genel Başkanı “yarım ağız” demokrasiden söz ederken AKP’nin ancak yarısına ulaşabilen bir halk desteğine sahip olduğunu herhalde bilmektedir.Uzun söylevlerini “bilge” havasında veren Anavatan Genel Başkanı, seçmen desteğinin ancak yüzde 1-2’sine sahiptir. DYP Genel Başkanı demokrasi meselesinde net tavırlar almakta, ama partisinin yüzde 10’luk bir oy potansiyeline henüz ulaşamadığını bilmekte ve merkezde birleşme çabasının da suya düştüğünü görmektedir.Bu siyasi partiler AKP karşısında bir seçenek yaratamamış, halkın kaygılarını, tepkilerini siyasete taşıyamamıştır.Sonuç, önceki gece gelen muhtıradır.***Askeri müdahalelerin, muhtıraların sonuçta amaçlarına ulaşmak bir yana tam ters sonuçlar verdiğini görmek için çok gerilere gitmek de gerekmiyor.1995’te siyasette merkez çökerken siyasal İslamın partisi iktidar ortağı olmuş ve bu koalisyon ancak “28 Şubat süreci” adı verilen bir askeri müdahale ile indirilebilmiştir. Ardından yapılan seçimlerde siyasal İslamın partisi silinmiş, ama bu partinin içinden doğan AKP, 28 Şubat sürecinden 5 yıl sonra büyük bir ağırlıkla iktidar olmuştur.Muhtıraları tartışırken sadece bu son örneği hatırlamak bile yeterlidir. 28 Şubat 1997’de başlayan askeri müdahale Fazilet Partisi’ni iktidardan indirmiştir. Ama bu partinin içinden çıkan AKP tam 5 yıl sonra bütün diğer siyasi partilere büyük fark atmıştır.Ve bir kez daha bugün AKP hükümeti ile Genelkurmay arasında ortaya çıkan kriz muhtıraya dönüşmüştür.Demokratik ve laik cumhuriyeti muhtıralarla, askeri müdahaleleri kışkırtarak korumak işin en kolayına kaçmak ve Türkiye’ye yeni zararlar vermek anlamına gelir.Önce Türkiye’nin, beynini ve vicdanını fanatizmden korumuş olan insanları bu gerçekleri açık olarak görmek durumundadır. “Bundan sonra ne olacak?” sorusunun cevabı ancak bu gerçekleri gördükten sonra sağlıklı bir cevaba kavuşabilir.
Böyle havaları Ankara çok sever. Bu savaşların sonunda kimin kazandığı ya da kazanmadığı da Ankara için fazla önemli değildir. Önemli olan bu savaşları yaparak “önemlilik” duygusunu, “iktidar” duygusunu tatmin etmektir.Cumhurbaşkanı seçiminin ilk turu dolayısıyla en yoğun taktik savaşlarını bir kez daha izledik. Savaşın ilk perdesini kimin kazandığı, kimin kaybettiği aslında belli olmadı. Şu anda kazanmış görünenlerin gerçekten kazanıp kazanmadığı, kaybetmiş görünenlerin gerçek durumu daha sonra belli olacak.Dün Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki taktik savaşlarını özetleyelim:*Tayyip Erdoğan’ın taktiği, başta Erkan Mumcu olmak üzere Anavatan’lı 20 vekil üzerine çalışmaktı. Bunu bütün kamuoyunun önünde yapmaktan çekinmedi. Çıtayı yükseğe, yani cumhurbaşkanının ilk turda seçilmesi kadar yükseğe koymuştu.*Meclis Başkanı Bülent Arınç oylamaya geçilene kadar zaman kazanmak ve oturumda 367’nin üzerinde vekil olduğunu zapta geçirmek için çalıştı. Kazanabildiği zaman içinde sadece bir Anavatan’lı gelebildi, dolayısıyla bu taktik fazla verimli olmadı. Buna karşılık genel kurul salonuna burnunu uzatan bütün CHP’lilerin adlarını tutanağa geçirerek Anayasa Mahkemesi önünde CHP’ye karşı önemli bir dayanak elde etti. Ancak bunun Anayasa Mahkemesi kararı üzerinde etkili olup olmayacağı tabii ki belli değil.Ağar’ın yanlışı*DYP lideri Mehmet Ağar öğle saatlerinde yanına diğer üç milletvekilini alarak bir “orta yol” açıklaması yaptı. Ancak bu üç milletvekilinin ikisi birkaç saat sonra AKP’nin yanında yerlerini aldı. Bu sonuca bakıldığı zaman dünkü taktik savaşlarının kaybedenlerinden birinin Ağar olduğu söylenebilir.*Anavatan Genel Başkanı Erkan Mumcu zaten DYP ile birlikte hareket etme konusunda fazla istekli görünmüyordu. Daha önceki açıklamalara karşın dün kendisini net olarak Ağar’dan ayırdı. Ağar’ın düştüğü yanlışa düşmedi, yani milletvekillerini Meclis’e getirmedi. Yanına vekillerini alıp saat 14.30’da Anavatan Genel Merkezi’nde uzun uzun konuştu, 19 vekilinin kaçmaması için kendine göre zamanlamalar yaptı, ancak 2 vekilini AKP’ye kaptırdı.*CHP’nin bir tek hedefi vardı ve buna ulaştı. Meclis’in üçte iki çoğunlukla seçime geçmesi iddiasını Anayasa Mahkemesi’ne taşıdı. Bu arada Arınç’ın genel kurul salonunda gördüğü bazı CHP’lileri de “mevcuda” yazmasına karşı Anayasa Mahkemesi’nin eski bir kararını buldu.Mahkeme ne diyecekBundan sonra ne olacak? Anayasa Mahkemesi CHP’nin başvurusunu kabul etti. Herhalde bu konuda Meclis Başkanı Arınç’a görüş sorulacaktır. Arınç’ın ne diyeceği bellidir: “Anayasa’dan aldığım yetkiyi kullanarak yoklama yapmaya gerek görmedim. Ancak tutanaklara bakıldığı zaman Meclis oturumuna 368 milletvekilinin katıldığı görülmektedir, bunların 361’i oy kullanmış, 7’si kendilerine yaptığım çağrıya rağmen oy kullanmamıştır. Bilginize.” Bundan sonra ne olacağı yine Anayasa Mahkemesi’nin kararına bağlıdır. Anayasa Mahkemesi üç yönde karar verebilir.1- Cumhurbaşkanı seçimi için Anayasa zaten toplantı çoğunluğu olarak değil, karar çoğunluğu olarak 367 sayısını aramaktadır, dolayısıyla Meclis Başkanı da bu sayıyı aramaz ve kendi takdirine göre toplantıyı açar.2- Anayasa, cumhurbaşkanı seçiminin başlaması için Meclis’te 367 milletvekilinin bulunmasını şart koşmaktadır, Meclis Başkanı’nın “Ben 367 aramam sözü” bunun çiğnenmesi anlamına gelir, dolayısıyla cumhurbaşkanı seçimi başlamamıştır.3- Anayasa, ilk iki toplantı için 367 çoğunluğu aramaktadır. İlk oylamanın yapıldığı toplantıya Arınç’ın verdiği tutanağa göre 368 milletvekili katılmıştır, dolayısıyla seçim süreci başlamıştır. Aynı sayının ikinci oturumun açılması için de gözönüne alınması gerekir.Karardan sonrası*Birinci ihtimalde sorun bitmiş olur, üçüncü turda Gül cumhurbaşkanı seçilir, kimsenin söyleyecek bir sözü kalmaz.*İkinci ihtimal doğrudan erken mecburi seçim yolunun açılması anlamına gelir, bunun giderilmesi için yeni bir hukuki yorumla sürecin tekrar başlatılması ve Meclis’e 367 milletvekilinin “gönüllü” olarak gelmesi gerekir.*Üçüncü ihtimalde de AKP 2 Mayıs günü yapılacak ikinci tur için meclis’e 367 milletvekili getirmek zorunda kalacaktır. Bunun somut anlamı da AKP’nin bütün baskıyı Erkan Mumcu üzerine yoğunlaştırmasıdır.Görüldüğü gibi ikinci ve üçüncü ihtimallerde AKP’nin hedefi yine Mumcu’yu ikna etmek olacaktır. Bu da siyasette çok olağan bir durumdur, işin içine siyaset dışı “kirli” yöntemler karışmadıkça kimsenin söyleyecek bir sözü olamaz.Ankara bu havaları çok sever, bu havalarda, heyecanlanır, coşar, Türkiye’nin geri kalanını unutur. Sonra hava sakinleşince Ankara’nın dışını hatırlar. O zaman da bazıları için fazla geç olmuştur.*****İmzasız bir muhtıraGeceyarısına 40-45 dakika kala Genelkurmay Başkanlığının internet sitesine bir açıklama girdi.Altında bir imza olmayan açıklama sözkonusu internet sitesinde görünmeden yaklaşık yarım saat kadar önce Ankara’da bütün ilgili kişiler alarma geçti.Bu sadece “ne oluyor” alarmı idi.Cumhurbaşkanı seçiminin ilk turunun ardından böyle bir metnin ortaya çıkmasınının birçok açıklaması olabilir.Bu açıklamaların öncesinde metnin kendisini iyi okumak da gerekiyor. Metnin içindeki birkaç cümle dışında her Türk vatandaşı, kendisini laik cumhuriyet ilkelerine bağlı hissetiği sürece bunun altına imza atabilir.Ama bu metin böyle bir günün geç saatlerinde Genelkurmay Başkanlığının internet sitesine giriyorsa anlamı çok farklıdır. Bunu Türk Silahlı Kuvvetleri içinde, emir komuta zinciri dışında bir girişim olarak görenler de olacaktır. Şu anda (28 Nisan Cumartesi Saat 01.00) bununla ilgili bir bilgi yok, ama Ankara’nın geleneksel havası içinde onlarca söylenti var.Bu metin hem son cümleleri hem de zamanlaması ile bir “askeri muhtıra” dır. Askerin bir kez daha siyasete müdahalesidir.Bunun ardındaki duyarlıklar sadece Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından değil, Türk halkının laik demokratik cumhuriyete bağlı geniş ve gerçek çoğunluğu oluşturan kesimi tarafından paylaşılmaktadır.Muhtıra nitelğinde ve demokrasinin askıya alındığı dönemleri fazlasıyla hatırlatan bu açıklama hemen unutulmalıdır.Türkiye’nin geleceği demokrasidedir, laik demokraside ve demokrasidedir.
AKP, Meclis’in bugünkü oturumuna 361 milletvekilinin girmesi ve cumhurbaşkanının ilk turda seçilmesi için bütün çabayı gösterdi. Ancak dün akşam saatlerine kadar bu çabalarının sonucunu almış görünmüyordu.Böylece CHP ilk toplantıyla ilgili olarak her durumda Anayasa Mahkemesi’ne başvuracak ve Türkiye, Yüksek Yargı’nın kararını bekleyecek.Anayasa Mahkemesi Başkanı defalarca bu konudaki kararı ikinci tur oylamadan önce almaya çalışacaklarını söyledi. Ancak bu da kesin değil. Üyelerden biri ya da birkaçı konuyu incelemek için zamana ihtiyacı olduğunu söyler ya da raportör raporunu bu sürede veremeyeceğini bildirirse karar ikinci tura yetişmez.Böylece cumhurbaşkanı seçimi hem mahkemelik hem karakolluk olur. Karakolluk olur, çünkü Ankara’daki taraflar birbirlerine en ağır saldırılarda bulunacaklardır. Bu aşamada siyasi tartışmalarda bütün nezaketin yok olacağı bellidir.***Eğer Anayasa Mahkemesi’nin kararı üçte ikinin altında bir çoğunlukla Meclis’in toplanamayacağı yönünde olursa erken seçim kapısı da sonuna kadar açılmış olacaktır.İlk oturuma katılmayanların, seçim sürecinin tekrar başından başlatılması durumunda bu kez Meclis’e gelmeleri ve ikinci kez süreci başlatmaları beklenemez. Bunu yapacak her milletvekili çok ağır suçlamalarla karşı karşıya kalır.Anayasa Mahkemesi, ilk turun yapılabilmesi için üçte iki çoğunluk olması gerekmediği yolunda karar verirse de dördüncü turda Gül cumhurbaşkanı seçilir.***Her iki durumda da AKP’nin istediği yerine gelmemiş olacaktır. Birinci ihtimalde zorunlu olarak seçime gidilecek, ikinci ihtimalde ise “Gül sadece AKP’nin cumhurbaşkanıdır” eleştirisi tekrarlanıp duracaktır.AKP’nin bugün 15.00’e kadar Meclis’te 367 katılımı ve bu sayıyla Gül’ün cumhurbaşkanı seçilmesini sağlamak için çaba göstermeye devam etmesi doğaldır. Elbette bu çabalarda kullanacağı yöntemlerin “etik” olması koşuluyla.CHP ve diğer muhalefet partileri bu çoğunluğun etik olmayan yollarla sağlandığı suçlamasını da her durumda tekrarlayacaklardır.*** Türkiye Cumhuriyeti’nin 11’inci Cumhurbaşkanı’nın seçiminin hem mahkemelik hem de karakolluk olmasının bütün yolları açıldı. Bundan böyle soru, bu sürecin kimin yararına olacağı ve seçim sandığına nasıl yansıyacağıdır.Sadece AKP değil bütün diğer partiler de bu soruyu kendilerine sormak zorundadır. Bu gerilimin sonunda halk bir tarafın haklı olduğuna karar verecektir.
Adamın biri belinde silahla YÖK’ün önüne gidiyor, Başkan Prof. Teziç ile görüşmek istiyor. Görevliler görüştürmeyince havaya ateş edip kaçıyor.Bu olayın, bu günlerde özel bir anlamı vardır. Ya da özel bir anlamı olduğunu düşünmek zorundayız.Prof. Teziç, YÖK Başkanı olarak özellikle türban ve imam hatipler konusunda AKP hükümetiyle sürekli çatışma halinde olmuş, bu konularda siyasi baskılara boyun eğmemiştir.Son olarak cumhurbaşkanı seçimi tartışmalarında Prof. Teziç Meclis’in ilk oturumunda üçte iki çoğunluk olması, yani toplantıya 367 milletvekilinin katılması gerektiği görüşünü savunmuştur.Dünkü saldırıyla ilgili ilk düşünce tabii ki Prof. Teziç’in bu tavırları dolayısıyla hedef seçildiği şeklinde olacaktır. Böyle olabilir. Ama bu olaya başka anlamlar yükleyenler de olacaktır.Prof. Teziç böyle bir olay dolayısıyla görüşlerinden taviz verecek bir kişi değildir. O zaman bu saldırının amacı nedir? Hep birlikte bu sorunun yanıtını arayacağız.Bıyık ve sakalDün yapılan seçim çağrısının bir gün zaman kazanmaktan fazla bir anlamı yok. Gelinen noktada Anavatan ile DYP’nin durumu, tam anlamıyla bıyık-sakal durumu. Bazı sanat türlerinde buna “dram” da denir. Aynı durumu anlatan bilimsel sözcüklerden biri de “dilemma”dır. Halkımız bunu kısaca “aşağı tükürsen sakal yukarı tükürsen bıyık” sözüyle anlatır.Anavatan-DYP ikilisi yarın Meclis’teki cumhurbaşkanı seçme turlarının birincisine katılırsa, CHP’nin seçimi mahkemelik etme taktiğini bozmuş olacaktır.Bu durumda CHP’liler ağızlarını açıp gözlerini yumacak, bu iki partiyi ve liderlerini AKP’nin kuyruğuna takılmak, oyununa gelmekle suçlayacaklardır. Hatta bu durumda, büyük bir olasılıkla bazı çıkarlar elde ettikleri de çeşitli tonlarda ifade edilecektir.Eğer yarınki toplantıya katılmazlarsa, şu ana kadar kimsenin içinden çıkamadığı “367 gerekir mi gerekmez mi” kavgası en üst noktasına çıkacaktır. CHP Anayasa Mahkemesi’ne gidecek, çıkan karar ne olursa olsun, seçime sürekli hatırlanacak bir kuşku bulutu eklenmiş olacaktır.Bu durumda da AKP’liler, Anavatan-DYP ikilisini CHP’nin kuyruğuna takılmak, oyununa gelmek, demokratik gelenekleri ayaklar altına almakla suçlayacaklardır. Ancak bu ihtimalde, Anavatan-DYP ikilisinin herhangi bir çıkar sağlamakla suçlanması mümkün olmayacaktır.***Her iki durumun da Anavatan-DYP ikilisi açısından avantaj ve dezavantajları vardır. Öncelikle, bu iki partiye oy veren ya da oy verme ihtimali olan seçmenlerin CHP’ye yakınlık hissetmedikleri kesindir. Ama bu kesimin AKP’ye bakışıyla ilgili fazla bir berraklık olduğunu söylemek de kolay değildir.Anavatan-DYP ikilisinin, kendi seçmenleri ve potansiyel seçmenlerinin eğilimleri açısından bir karara varmaları kolay görünmüyor.O zaman bu ikili, iki ağır suçlama arasında bir tercih yapmak zorundadır.Belki aslında tercihlerini yapmış, kararlarını vermişlerdir. Ama onlar da bunu açıklamayı son ana bırakacaklardır. Çünkü böylece üzerlerine gelecek saldırılara karşı daha fazla hazırlık yapabilirler.Aslında bu ikilinin tercihi tümüyle “siyasi” bir tercih olacaktır. Kimileri o tercihi hukukla ya da demokratik geleneklerle açıklamaya kalkacak, suçlamalarını bu fikirler üzerine kuracaktır. Bunların tümü demagojiden öteye gidemez. Anavatan-DYP ikilisi, siyasi bir tercih yaparak kendi siyasi çizgilerinin gelecekteki durumuyla ilgili tercihlerini de göstermiş olacaklardır.Ama durumları gerçekten “dramatik”tir.
Cumhurbaşkanı seçiminin ilk aşaması Erdoğan’ın galibiyeti ile tamamlandı.CHP ve toplumun bir kesimi doğrudan Erdoğan’ı hedef alarak “seni Çankaya’da istemiyoruz” demişti. Erdoğan “Peki ben çıkmıyorum” dedi ve siyasal geçmişi, düşünce yapısı kendisinden farksız ancak siyasal kişiliği daha yumuşak ve uzlaşmacı bir görüntü veren Abdullah Gül’ü aday gösterdi.Abdullah Gül, “milli görüş” kökenlidir, Erbakan’ın yanında ve partilerinde etkin görevler almıştır, eşinin başı kapalıdır. Üstelik eşi, türban konusunda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde dava açmış, ancak Gül’ün Dışişleri Bakanı olması üzerine davayı geri çekmiştir.Bunlar Gül’ün iyi ve bütün toplumu temsil edecek bir cumhurbaşkanı olacağının kanıtı değildir, ama olmayacağının kanıtı da değildir.***Erdoğan’ın kendi adaylığından vazgeçmesi ve genel olarak daha ılımlı görüntü veren Gül’ü göstermesi sert muhalefetin silahlarını da elinden almıştır.Kamuoyunun önemli kesimi “Erdoğan tepkileri kavradı ve adaylıktan vazgeçti” diye düşündüğü zaman da mesele onun için bitmiş olacaktır.Sonuçta AKP seçimle iktidar olmuş bir partidir. Seçime katılım oranının düşük olması onların sorunu değildir, yüzde 10 baraj dolayısıyla seçmenin yarısının iradesinin Meclis dışında kalmış olması da onların sorunu değildir.Son 24 yıl içinde iktidar ya da iktidar ortağı olmuş olan siyasi partilerden, ki bunlara CHP de dahildir, hiçbiri yüzde 10 barajın kalkması için girişimde bulunmamıştır, bugün bunu siyasi tavırlarına gerekçe olarak göstermelerinin de samimiyetle ilgisi olamaz.***Cumhurbaşkanı seçim sürecinin ilk aşamasının Erdoğan ve AKP açısından olumlu sonuçlanmış olmasıyla iş bitmiyor.Seçimin mahkemelik olmaması için ANAVATAN ile DYP’nin ya da sadece ANAVATAN’ın ilk oturuma girip “367 katılım gerekir” iddiasının devamını engellemesi gerekiyor.İkinci aşamayı Erdoğan ve AKP’nin kazanması ya da kaybetmesi şu anda tümüyle ANAVATAN-DYP ikilisinin elindedir. Çünkü CHP’nin konuyu Anayasa Mahkemesi’ne götürmesi durumunda buradan çıkacak kararı tahmin etmek kolay değildir.Eğer Erdoğan ve Gül bu aşamayı da atlatırlarsa AKP genel seçime çok yüksek bir maneviyatla gidecektir, bunun da kararsız ya da ortadaki seçmeni etkilememesi mümkün değildir.
Evet, son bahisler için çok az zamanımız kaldı. Haydi Türk halkı, son bahislerini hazırla! Aşağıdaki ihtimallerden birini ya da birkaçını işaretle, “demokratik sürece” katkıda bulun...Erdoğan çoktan kafaya koydu, olacak...Dalgasını geçiyor, olmayacak...Olmazsa mahvolur, siyasi hayatı biter...Olursa mahvolur, siyasi hayatı asıl o zaman biter...Kendisi olmayacak ama yine eşi türbanlı sağlam bir muhafazakâr AKP’liyi seçtirecek...Olmayacak çünkü AKP’nin içinde dalgalanma yaşanmasından çekiniyor...Olacak çünkü Abdullah Gül’e başbakan olacağı sözünü verdi...Kendisi olmayacak ve eşinin başı açık “ılımlı” bir AKP’li seçtirecek...“Madem öyle, işte böyle” diyecek ve başı açık bir AKP’li kadın siyasetçiyi seçtirecek...Bütün gerilimlere son vermek için, AKP’li olmayan ve Meclis dışından ama AKP’lilerin de kendilerine yakın göreceği birini seçtirecek...Hiç aday göstermeyecek, “Meclis kendi iradesini kendi göstersin” deyip zorunlu erken seçim yolunu açacak...Baykal’a, “Gel şu üç isim arasından birlikte birini seçelim” diyecek ama Baykal üç isme de itiraz edecek...Meclis’in ilk toplantısında kavga çıkacak, seçim mahkemelik olacak ve zaten zorunlu olarak seçime gidilecek...l Anavatan ile DYP ilk oturuma girerek seçimin mahkemelik olmasını engelleyecek ve Erdoğan’ın seçilmesine destek verecek...l Anavatan ile DYP seçimin mahkemelik olması için ilk toplantıya girmeyecek, CHP ile birlikte davranacak...***Son bahisler için bütün ihtimaller bunlar. Tabii ki aşırı sürpriz oynamak isteyenler çok uç ihtimalleri de hesaba katabilir. Örneğin AKP’nin adayını CHP’nin desteklemesi gibi... Ama bu ihtimal ve benzerleri aşırı sürprizdir, kimseye tavsiye edilmez. Yukardaki ihtimaller içinde bahis oynayanların şansları şu anda eşittir.Bizim demokrasimiz, bizim cumhurbaşkanı seçimimiz bize hastır, kimsenin anlaması gerekmez. NotBaykal’ın oyunu23 Nisanlarda ve özel ulusal gündemli Meclis oturumlarında günlük siyasetten konuşmamak bugüne kadar bütün siyasilerin uyduğu bir gelenekti. Güncel siyasi konulardan söz edenler de bunu bir çatışma üslubu içinde yapmaz, ülkenin genel çıkarları doğrultusunda ince uyarılar olarak formüle ederlerdi. Baykal dün bu geleneği bozdu, en kavgacı üslupla konuştu, hatta son basın dedikodularını bile tekrarladı. Baykal’ın bu şekilde “puan alması” ilk anda bazılarına olumlu gelebilir. Ama 23 Nisan Bayramı dolayısıyla yapılan bir konuşmayı fırsat bilip basit dedikodulara kadar inmenin siyasetin genel düzeyine bir katkısı olacağı çok şüphelidir.
Siyaset futbol gibidir, başarılı olduğunuz zaman herkes taktiğinizin, stratejinizin ne kadar doğru olduğunu söyler. Başarısız olanın taktiğinin ne kadar yanlış olduğu anlatılır.Cumhurbaşkanı seçiminde Tayyip Erdoğan’ın stratejisinin en önemli unsuru, adaylığıyla ilgili soruyu son ana kadar cevapsız bırakmak oldu.Nedeni kendi kararsızlığı mıdır yoksa bir tür bıkkınlık yaratma amacı mıdır, bilinmiyor. Ama hangisi olduğunun, sonuç açısından önemi yok.Bu merak uyandırıcı sürecin sonuna yaklaşırken ülkenin iki ana bloka bölünmesi de kesinleşti. Erdoğan’ın Çankaya’ya çıkmasını isteyenlerin şu ana kadar fazla sesleri çıkmadı, onlar da Erdoğan’ın taktiğine uygun davrandı.Buna karşılık her ne pahasına olursa olsun, Erdoğan’ın cumhurbaşkanı seçilmesini istemeyenlerin sesi bugüne kadar görülmedik ölçüde yüksek çıktı.Bu tepki sesi, Erdoğan’ın bugün ya da yarın yapacağı açıklama ne olursa olsun, yine yüksek çıkacaktır. Bugünkü bloklaşma, kim cumhurbaşkanı olursa olsun bir süre daha devam edecek ve genel seçimlere de aynı gerilimle gidilecektir.***Böyle önemli bir siyasal olayda gerilim olması doğaldır. Cumhurbaşkanı seçimi de, kasımda, belki daha önce yapılacak genel seçimler de Türkiye’nin yakın geleceğinin belirlenmesi açısından büyük önem kazanmış durumdadır.AKP ve Erdoğan’a yönelik kuşkular, bir anda Batı ve yabancı düşmanlığı, Avrupa Birliği düşmanlığı ile bir araya gelmiştir.Erdoğan’ın adaylık konusunda son ana kadar belirsizliği sürdürme taktiği ya da mecburiyeti bloklaşmayı destekleyen bir unsur oldu.Eğer ortada Erdoğan dahil birkaç aday adayı olsaydı ve bunlarla ilgili daha sağlıklı bir tartışma yapılabilseydi bugünkü bloklaşmayı yaşamayabilirdik.Son günlerin sıkıntılı süreci bir yandan da cumhurbaşkanının işlevi ve yetkileri ile nasıl seçilmesi gerektiğine ilişkin soruları da tekrar gündeme getirdi. Aslında her cumhurbaşkanı seçimi öncesinde bu konular gündeme gelir, cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi gerektiği ifade edilir, ancak o seçimin sona ermesiyle birlikte tartışma da sona erer, konu unutulur.Erdoğan iki gün içinde kararını söyleyecek. Ama umarız bütün ülkeyi bir tek sorunun içine kilitlediği, daha temel konuların gündeme gelmesini engellediği, gereksiz bir bloklaşmayı teşvik ettiği için de bir özür diler.