Sandık erken gelsin

21 Nisan 2007

Cumhurbaşkanı seçimiyle ilgili atılan her adım konuyu biraz daha karmaşık hale getiriyor.Erdoğan aday olursa ne olur, olmazsa ne olur?Köşk’e eşi türbanlı bir başka AKP’li mi çıkar yoksa eşinin başı açık bir AKP’li mi?14 Nisan mitinginin Erdoğan üzerindeki etkisi ne oldu?Cumhurbaşkanı’nın ve Genelkurmay Başkanı’nın konuşmalarının Erdoğan üzerindeki etkisi ne oldu?Bunlar kararını nasıl etkileyecek?Erdoğan aday olmaz ve kendisi için “korktu” denilmesine mi katlanır yoksa aday olur ve “çıkacak sorunları göğüslerim” diye mi düşünür?Meclis’in ilk oturumunda üçte iki çoğunluk olmaz ve CHP Anayasa Mahkemesi’ne giderse mahkemeden nasıl bir karar çıkar?***Ankara’dan bütün bu soruları geride bırakacak bir senaryo daha, kıyıdan köşeden çıkmaya başlayan diğer senaryoların arasına katıldı.O da, cumhurbaşkanı seçimini yapmama, daha doğrusu cumhurbaşkanını bilerek seçmeme ve erken seçime gitme senaryosu.Buna göre AKP cumhurbaşkanı adayı göstermez, ortaya birkaç aday çıkar ve kimse onlara oy vermez. Erdoğan çıkar, halka bunun gerekçesini açıklar ve 90 gün sonra genel seçime gidilir.Genel seçimden ne çıkacağı belli değildir; ama yine de AKP’nin birinci parti olacağı kesindir. Yeni bir Meclis oluşur ve bu Meclis cumhurbaşkanını daha rahat seçer.***Bu senaryo, “halka sorduk” mantığına dayanan bir senaryodur. Genel seçimde eğer AKP tek başına iktidar olursa Erdoğan çıkıp “Görüyorsunuz halka her şeyi sorduk, o bize yetki verdi” diyerek yukarda sıralanan bütün soruların kenarından dolaşmış olacaktır.Şu anda cumhurbaşkanı seçimi çevresinde kilitlenmiş olan kutuplaşmanın sonuç olarak seçimde AKP’nin lehine çalışacağına inananlar az değil. AKP’nin bazı kurmaylarının da bu görüşte olduğu biliniyor.AKP dışında olan, AKP ile hiçbir düşünce ve siyaset yakınlığı bulunmayan bazı yorumcular da bu kutuplaşmanın AKP’ye yarayabileceği ihtimalinden söz ediyor. Bu, yabana atılmaması gereken bir uyarıdır. 14 Nisan mitingini düzenleyenler de, aynı mitingi İstanbul’da tekrarlamak isteyenler de bunu iyi düşünmelidir.Erdoğan’ın Çankaya’ya çıkmasını engellemek uğruna AKP’nin oy oranını artırmasına razı olmak başarılı sayılacak bir siyaset değildir.*** Zorunlu erken seçim senaryosunu muhalefetin bozması söz konusu olamaz, çünkü muhalefet sürekli olarak yeni cumhurbaşkanını yeni Meclis’in seçmesi gerektiği üzerinde durdu. Bu senaryoyu kabullenmek zorundadırlar.Ankara’da yeni senaryolar için sadece iki günlük bir süre kaldı. Bu iki gün içinde bütün takkeler düşecek, keller görünecek. *****Yarın 23 NisanBu bayramın en önemli özelliği, Mustafa Kemal’in geleceğin dünyasıyla ilgili umut ve hedeflerini yansıtması. Cumhuriyetin ilk meclisinin ilk gününü “ulusal egemenlik ve çocuk bayramı” ilan etmesi, bu iki kavramı bir araya getirmesi, Mustafa Kemal’in geleceğe bakışını, Cumhuriyetin geleceğine bakışını gösteriyor.Eskiden, bizim zamanımızda “Bugün 23 Nisan, neşe doluyor insan” diye başlayan şiirler okunurdu; bugün nasıl şiirler okunuyor bilmiyorum ama 23 Nisan dolayısıyla en genç Türklerin cumhuriyetin ve demokrasinin değerleriyle ilk kez tanışması, hâlâ çok önemlidir.

Devamını Oku

Hep aynı oyun

20 Nisan 2007

Malatya’daki vahşetle ilgili bilgiler ortaya çıktıkça yine aynı soru işaretleriyle, aynı kuşkularla karşı karşıya kalıyoruz.Trabzon’daki Rahip Santoro cinayeti, İstanbul’daki Hrant Dink cinayeti ve arkasından gelen Malatya vahşeti “yine bir yerlerden düğmeye basıldı” diyenleri haklı çıkarabilecek ortak özellikler taşıyor.Trabzon’daki Santoro cinayetinin faili 18 yaşından küçük bir çocuk. Bu çocuğun tabancayı nasıl bulduğu, kimlerle ilişkisi olduğu anlaşılamadan olayın üstü tam anlamıyla kapatıldı. Cinayetin “tek başına işlenmiş” bir suç olduğu görüşü kabul ettirildi. Ama bu çocuğun akıl sağlığının yerinde olduğu da ortaya çıktı.***Hrant Dink cinayetinin hemen ardından emniyetin yüksek görevlileri “milliyetçi duygularla işlenmiş kişisel bir suç” diye açıklama yaptı. Ama böyle olmadığı anlaşıldı. Trabzon’da belli örgütlenmeler olduğu ortaya çıktı. Ve yine bir sürü soru işareti havada kaldı. Hrant Dink cinayetini de 18 yaşından küçük bir çocuk işlemişti. Ama onu azmettiren ya da “örgütleyen” kişi daha önce hamburgerci bombalayarak eğitilmiş, ama birçok çocuğun yaralanmasına rağmen birkaç ay hapisle kurtulmuştu.Bomba öldürücü bir bombaydı, birçok çocuğun ölmemesi büyük bir şanstı ama bu şahsa “taamüden cinayete teşebbüs” maddesi uygulanmadığı gibi örgütsel ve siyasi bağlantıları araştırılmamıştı.***Geliyoruz Malatya’daki vahşete. Şu ana kadar bu olaya yine “başıbozuk birkaç gencin deliliği” görüntüsü yapıştırılmaya çalışılıyor.Ama bu gençlerin daha önce kuru sıkı silahlarla talim yaptıkları, emniyetin bunu tespit etmesine rağmen haklarında bir işlem yapılmadan salındıkları anlaşıldı. Emniyet, neden silah talimi yaptıklarını, herhangi bir örgütle bağlantıları olup olmadığını merak etmemiş, araştırmamış; nasihat edip gençleri salmıştı.Bütün bunlara Hrant Dink’in katilinin karakolda kahraman muamelesi görmesini, onun örgüt ağabeyinin polis tarafından götürülürken “Orhan Pamuk akıllı olsun” diye bağırma cesaretini göstermesini de eklediğimizde ortaya ne kadar korkunç bir tablo çıktığını görebiliriz.O zaman asıl soruyu soralım: Bu ülke, Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti bu çetelere mi bırakılacak?Bu karanlık çevrelerin Türkiye’yi, Türk halkını karanlık geleceğe sürüklemelerine izin mi verilecek?Bu sorulara verilecek cevap gerçek vatanseverliğin, milliyetçiliğin göstergesidir.*****Not: Ankara’da zamanAnkara’da herkes herkesle görüşüyor. Bu kadar çok görüşmeden sağlıklı sonuçlara ulaşılması kolay değil. Görüşmelerde aşağı yukarı neler konuşulduğunu tahmin etmek mümkün. Çünkü Ankara’yı bilenler şunu da bilir ki bu görüşmelerde herkes karnından konuşur, karşısındakine gerçek düşüncesini, gerçek hedefini söylemeden kendine göre “cinlikler” yapar.Sonuçta da çok daha kolay çözülebilecek sorunlar aşırı karmaşık, içinde çıkılmaz hale gelir. Ankara zamanı böyle geçirir.

Devamını Oku

Bu vahşet neden

18 Nisan 2007

Malatya'da insanlık öldürüldü. Hem de ne adına, insanlara iyilik doğruluk vazeden bir din adına...Dinsel fanatizmin, körlüğün geldiği bu nokta herkesin gözünü açmalıdır.İnsanlar başka insanları bağlayıp boğazlarını din adına kesiyorsa, bunu çok ciddi bir şekilde düşünmek gerekiyor.Boğazları kesilen kişiler, anlaşıldığı kadarıyla Hristiyanlığı yaymayı amaçlayan bir yayınevinde çalışmaktadır.Bunu, suçu hafifletici bir gerekçe gibi kullanan ve söyleyen herkes bu vahşetin suç ortağıdır. Bu yayınevinin faaliyetinin insanların dini duygularını tahrik ettiğini söyleyerek vahşete gerekçe bulmaya çalışan herkes cinayette ortaktır.* * *Bu vahşetin arkasını araştırırken başka gerçekleri de hatırlamamız gerekiyor.Malatya ve başka şehirlerimizde PKK'ya karşı kullanılmak ve denge oluşturmak üzere radikal dinci örgütlere gizli destekler sağlandığı çoktandır biliniyor.Ankara'da bu siyaseti üretenler henüz hiçbir hesap vermiş değildir.Hrant Dink cinayetini hatırlayalım. Katile polis merkezinde jandarma ve polis tarafından "kahraman" muamelesi yapılmıştır. Bunun ne gibi uzantıları olabileceğini sorumlu kişiler görememiştir. Hrant Dink'in katiline kahraman muamelesi yapıldığına göre, misyoner yayıncıların boğazını kesenler de kendilerinin İslam kahramanları muamelesi görmesini bekleyebilirler.Trabzon'daki rahip cinayeti ve Hrant Dink cinayetinin ardından bazı çevrelerin yaptığı kafa karıştırıcı yayınların ve faaliyetlerin doğrudan bir sonucudur Malatya'daki vahşet.* * *Bu olayda sorulması gereken bir başka soru da zamanlamayla ilgilidir.Türkiye bir cumhurbaşkanı seçimini bütün yoğunluğuyla yaşıyor. Hemen ardından genel seçim gelecek. Ve şu anda da bundan sonra da siyasal İslamla ilgili birçok konu yoğun şekilde gündemde olacak.Böyle bir ortamda insanların boğazlarını keserek çeşitli amaçlar elde edilmesi düşünülebilir. Bunları düşünenler, hesaplayanlar vardır. Ve bunlar öyle dini ya da milli hisleri galeyana gelmiş kişiler değildir. Tam tersine, Türkiye üzerine oynanmak isteyen oyunların soğukkanlı planlayıcılarıdır.Malatya'daki vahşet dün bütün dünya televizyonlarında Irak'taki saldırılarda 200'e yakın kişinin ölmesiyle ilgili haberle birlikte ilk sıralarda verilmiştir. Bu cinayeti işleyen ve işletenlerin böylece ilk amaçlarına ulaştıkları görülüyor.Türkiye, Sünnilerle Şiilerin birbirlerini kıyasıya öldürdükleri Irak'ın yanında yine dincilerin insanların boğazını kestikleri bir ülke olara dünyaya gösterilmiştir.Bu cinayetleri Malatya'da, Trabzon'da, İstanbul'da işleyen, işleten ve onlara gerekçe arayan, cinayetlerin ardındaki gerçekleri örtbas etmeye ya da bunları siyasi amaçlarla kullanmaya çalışanlar kendilerine ne ad verirlerse versinler, vatan hainleridir.

Devamını Oku

Yarım uzlaşma

18 Nisan 2007

"""Cumhurbaşkanı seçimi için Erdoğan açık bir "yarım uzlaşma" arayışına girişti. Bu "yarım uzlaşma", CHP'yi dışarıda bırakıyor, Meclis'te grubu bulunan ANAVATAN ve 4 milletvekili olan DYP'yi kapsıyor.Bu uzlaşmanın ilk hedefi CHP'nin seçimi Anayasa Mahkemesi'ne götürme taktiğini boşa çıkarmaktır. Eğer ANAVATAN'LI ve DYP'li üyeler seçimin yapılacağı ilk Meclis toplantısına girerlerse zaten sorun çözülmüş olur. CHP toplantı yeter çoğunluğu meselesini mahkemeye taşıyamaz ve "meşruiyet" tartışmasının hukuki ayağı kapanmış olur.ANAVATAN'lı ve DYP'li vekillerin Erdoğan'a oy vermemelerinin de fazla bir önemi kalmaz, çünkü daha sonraki oylamalarda üye tam sayısının bir fazlasıyla seçim sonuçlandırılır.* * *ANAVATAN ile DYP'nin bu konuda ortak davranacağı anlaşıldı. Bu iki parti ya Meclis'in ilk seçim oturumuna girecek ve AKP'nin yanında tavır alacak ya da girmeyecek ve CHP'nin cumhurbaşkanı seçiminin meşruiyetini sorgulama taktiğinin yanında yer alacak.ANAVATAN ve DYP açısından bu kolay bir seçim değildir. Buradaki tercihleri, iki partinin kasım genel seçimlerdeki konumları açısından da önemli ölçüde belirleyici olacaktır.Elbette ki cumhurbaşkanı seçiminin daha büyük kavga ve krizlere yol açmasını onaylamak da kolay değildir. Toplumun önemli bir kesiminin Erdoğan ya da başka bir AKP'linin cumhurbaşkanı olmasından kaygılı olduğu ne kadar gerçekse, toplumun asıl büyük kesiminin büyük kavga ve krizler istemediği de o kadar gerçektir.Her ne pahasına olursa olsun Erdoğan'ı Çankaya'ya çıkartmamak için çabalamanın, çıkarsa da sürekli olarak gerilimler ve krizler yaratmanın toplumda büyük destek bulacağı kuşkuludur. Tabii bunun temel koşulu da yeni cumhurbaşkanının "bütün ülkenin cumhurbaşkanı" görüntüsünü verebilmesidir.* * *ANAVATAN ile DYP, toplam 24 milletvekili ile bundan sonraki sürecin alacağı yönleri belirleme sorumluluğuyla karşı karşıya kalmışlardır. Kendi siyasi gelecekleri hatta iktidar seçeneği ya da iktidar ortağı olup olmamaları da yapacakları seçime bağlıdır.*****NotSayı saymakAnkara'daki 14 Nisan mitingi ile ilgili tartışmaların bir tarafı, katılan sayısıyla ilgili olarak sürüyor. Mitingin heyecanlı katılımcıları halen milyon ve üstünde bir sayıdaki kişiden söz ediyor. 1 milyon kişiyi göz önüne getirebilmek için bir örnek tekrarı yapalım. İnönü Stadı ağzına kadar dolu olduğu zaman 25 bin kişi alıyor. 1 milyon kişi için de tam 40 İnönü Stadı'nın yan yana gelmesi gerekir. Milyonlardan söz etmeye devam edenler gözlerini kapatıp ve 40 İnönü Stadı'nı yan yana hayal etsinler.

Devamını Oku

Nihayet

16 Nisan 2007

Tayyip Erdoğan, Almanya yolunda uçağında bulunan gazetecilere cumhurbaşkanı adayı olma konusundaki niyetini açıkladı. "Aday olacağım" demedi. Ama bütün söylediklerinden aday olmak istediği, şu andaki kararının bu yönde olduğu anlaşılıyor.Parti içinde ve yakın çevresinde bu karara karşı görüş beyan edenlerin son derece azınlıkta olduğu da sözlerinden anlaşılıyor. Dolayısıyla eğer aday olursa AKP grubunda önemli bir "çatlak" olmayacaktır.***Erdoğan'ın bu yolda atlatması gereken engellerden biri, Meclis toplanma sayısı konusundaki tartışmadır. Eğer cumhurbaşkanı seçmek için toplanan Meclis'in ilk oturumunda üçte iki çoğunluk bulunmazsa CHP Anayasa Mahkemesi'ne gidecektir.Anayasa Mahkemesi Başkanı, böyle bir durumda üç gün içinde karar almaya çalışacaklarını söylemiştir.Ancak bu, seçimin "mahkemelik" olması anlamına gelir. Üstelik Anayasa Mahkemesi'nden çıkacak karar iki taraf için de garanti değildir.Erdoğan bu sıkıntıyı atlatmak için Anavatan ve DYP ile anlaşarak ilk oturuma girmelerini sağlamaya çalışacaktır. Bu amaçla Mumcu ve Ağar ile, onların makamlarında görüşmeye gidecektir.Bizzat kendisinin, iki küçük muhalefet partisinin liderlerinin "ayağına" gitmesi bile kararlılığını gösteriyor.***Ankara mitinginden yükselen "istemiyoruz" sesinin de Erdoğan'ı pek etkilemediği anlaşılıyor.Erdoğan'ın atlatması gereken ikinci engel ise sadece bir varsayım. Eğer Erdoğan adaylığını açıklamadan önce CHP, başka partilerin ve sivil toplum kuruluşlarının desteğiyle önemli bir ismi kendi adayı olarak açıklarsa, Erdoğan'ın önüne çok önemli bir manevi engel daha çıkmış olur.Aslında bu ihtimalden çekinmesine gerek yok, çünkü CHP'nin böyle bir ruha sahip olmadığı ortada.Tayyip Erdoğan'ın cumhurbaşkanlığına kesinleşmiş gözüyle bakabiliriz. Büyük tepkiler olacaktır ama bu tepkileri gösterenler Erdoğan'ın anayasal kurallar içinde seçildiğini göz önüne almak zorundadır.Bunun anlamını Erdoğan da iyi değerlendirmek ve cumhurbaşkanı makamının özelliklerini şimdiden sindirmek durumundadır. Kendisiyle ilgili kuşku bulutlarını, soru işaretlerini dağıtmak sadece Erdoğan'ın sorumluluğudur.*****NOTAvrupa Birliği'ne vedaAvrupalı bir gazeteci, Erdoğan'ın cumhurbaşkanı olmasıyla Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliği sürecinin biteceğini söyledi. Gerekçesi çok açık: Erdoğan cumhurbaşkanı olunca eşi ve ailesiyle bir fotograf çektirecek. Avrupa'da Türkiye'yi dışarıda tutmak isteyen bütün güçler bu fotoğrafı gösterecek ve insanlara "Bu Türkiye'yi içinizde istiyor musunuz" diye soracak. İslamla ilgili korkuları en üst noktada bulunan Avrupa toplumlarının bu fotoğrafa bakıp verecekleri cevap da bellidir..."Hayır, bu fotoğraf bizi anlatmıyor, temsil etmiyor demeniz de bundan sonra çok zor olacak" diyor o Avrupalı gazeteci.

Devamını Oku

DYP ve Anavatan

15 Nisan 2007

DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar, görüşlerini ana muhalefet partisi CHP'den çok farklı bir çizgide anlatıyor. Birincisi, hiçbir hakaret içeren söz kullanmıyor, "laf oturtma" oyunlarına girişmiyor. Ayrıca AKP hükümetine muhalefet ettiği her konuda bir görüş ve öneri getiriyor.DYP'nin görüşlerine katılan olur, katılmayan olur; ancak Ağar'ın bütün söyledikleri, ciddiye alınması ve üzerinde tartışılması gereken görüşlerdir.Şu anda kamuoyu anketlerinde DYP zaman zaman yüzde 11-12'lik bir oy oranında çıkıyor, kimi zaman da yüzde 8 ile 10 arasında görünüyor.Seçim günü yaklaştıkça seçmenin oy verme eğilimlerinde büyük değişiklikler olması kaçınılmazdır. Çünkü hemen bütün araştırmalarda kararsız seçmen oranı yüzde 25'in üzerinde görünmektedir.* * *DYP ile Anavatan son günlerde bir dirsek temasına başladı, belli düzeylerde görüşmeler yapılıyor. Böyle durumlar ortaya çıktığında siyasilerin egoları gerçek durumlarını aşan bir şişme gösterir ve aklın, mantığın yerini bu şişkin egolar alır.Şu andaki durum çok basittir. DYP yüzde 10 baraj sınırında. Bunun nedenleri ayrı, ancak şu andaki durum bu.Anavatan ise yüzde 2-3 gibi bir oy oranına sahip görünüyor. Her iki partinin de bütün ülke çapında güçlü örgütleri bulunuyor. Birçok bölgede bu partiler farklı kesimlere seslenebilme özelliklerine sahip.Bu iki parti seçime ayrı ayrı girerlerse, sonuç aşağı yukarı bellidir. DYP barajı geçemezse büyük zorluklar yaşar, barajı geçerse de üçüncü hatta belki dördüncü parti konumunda kalır.* * *Eğer DYP ile Anavatan seçime birlikte katılmayı başarırlarsa zaten yüzde 10'un üzerine kolayca çıkacak ve Meclis'e gireceklerdir. AKP'ye oy vermek istemeyen, radikal uçlara da gitmeyen seçmen için böylece ortada bir çekim merkezi yaratılabilir.Bunun anlamı, iki partinin bugünkü oy tahminlerinin toplamının üzerinde bir "sinerji" yaratması ihtimalidir. O sinerji bu partiyi ikinci parti konumuna bile getirebilir. Ve CHP'nin başaramadığı iktidar seçeneğinin yuvası da bu oluşum olabilir.Bunlar basit varsayımlar gibi görünebilir. Ama koşullar belli ve bu koşullarda başarılı olma yolları da belli. Koşulların gereğini yerine getirmek de ayıp filan değildir.

Devamını Oku

Tehlike olmadığının kanıtı

15 Nisan 2007

Yüz binlerce kişinin laik cumhuriyete bağlılığını göstermek için Ankara’da bir araya gelmesinin en önde gelen anlamı, laik cumhuriyetin büyük bir tehlike altında olmadığıdır.Bu mitinge katılan yüz binlerce kişi, katılmayan ama gözü kulağı Ankara’da olan milyonlarca kişi aynı duyguyu ifade etmiştir.Son olarak Cumhurbaşkanı Sezer de “büyük tehlike”den söz etti. Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşundan 84 yıl sonra büyük bir tehlike altında değildir. Bunun en büyük kanıtı da dünkü Ankara mitingi olmuştur.Cumhuriyetin ve demokrasinin ilkelerine “sözde değil özde” bağlı olan Türk vatandaşları bu ülkenin büyük çoğunluğudur. 84 yıl içinde birçok tehlike atlatan Cumhuriyet bu büyük çoğunluk sayesinde vardır.Ankara mitingi aynı zamanda demokrasinin de “sözde değil özde” varolmasının, Cumhuriyetin en büyük güvencelerinden biri olduğunu göstermiştir. Yüz binlerce kişi en temel demokratik haklarını kullanarak görüşlerini yüksek sesle söylemiştir. “Sözde” demokrasilerde bu imkân yoktur, “birileri” o insanlar yerine düşünür, karar alır ve uygular.Ankara mitingi bu yönleriyle “özde demokrasi”nin, “özde cumhuriyetçiliğin” gücünü göstermiştir.***Bu mitingin bir başka yanı daha var. O da özel bir siyasi hedef: Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olmasına karşı çıkmak, Köşk’e çıkmasını engellemek. Mitinge katılanlar Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olmasını istemiyor. Bu da onların “özde” demokratik haklarıdır. Ama Erdoğan’ın demokratik hakkı da cumhurbaşkanı adayı olmaktır. Sadece Erdoğan’ın değil, Anayasa’da açıkça belirtilmiş ilke ve kurallara uygun her Türk vatandaşı da bu hakka sahiptir.Cumhurbaşkanı seçimi ülkemiz için çok önemli bir demokrasi sınavı olma niteliği kazandı. Bu sınavdan başarıyla geçmemiz için de herkesin demokrasi kuralları içinde, “sözde değil özde” demokrasi kuralları içinde oynaması gerekiyor.Cumhurbaşkanı seçim süreci, ülkemizde bütün yönleriyle “sözde değil özde demokrasi” olup olmadığını gösterecektir.Ankara mitingini demokrasi dışı yöntemlerle siyasi sonuçlara varmak isteyenlerin bir “kitle desteği” olarak görmeleri hem kendilerini yanıltır hem de ülkeye onarılması güç zararlar verir.Not: Miting saymakHer mitingde “kaç kişinin katıldığı” meselesi hep tartışmalıdır. Batılı yayın organları bunun için bir yöntem bulmuşlardır. Haberi verirken şöyle derler: “Miting düzenleyicilerine göre....... kişi, polise göre.... kişi, muhabirlerimize göre..... kişi.” Gerçi bu formül de düzenleyicileri ve en heyecanlı katılımcıları pek memnun etmez, ama belli bir fikir verir.Dünkü Ankara mitingi için yapılan hesaplar 200 bin ile 1.5 milyon arasında değişiyor. Aslında 200 bin de bir miting için çok büyük bir sayıdır. Ancak daha “nesnel” izleyicilere göre dünkü miting için 500 bin sayısını vermek gerçekçi olabilir.

Devamını Oku

Ilımlı ve radikal İslam

13 Nisan 2007

Cumhurbaşkanı Sezer “veda” niteliğindeki son konuşmasını Harp Akademileri’nde kurmay subaylara yaptı. Bu konuşmanın güncel açıdan en temel bölümü “rejime yönelik tehditler” ve “ılımlı İslam” değerlendirmeleridir.Sezer de Cumhuriyet’in “kurulduğu günden beri günümüzde olduğu kadar tehlikeyle karşı karşıya kalmadığını” düşünüyor.Bu değerlendirmenin hemen arkasından “ılımlı İslam”a geçtiği için “en büyük tehlike”nin bu olduğunu düşündüğü de açık.***“Ilımlı İslam” modeli Amerikan yönetiminin bazı odalarında Müslüman dünyaya hakim olma planları yapılırken Türkiye’ye biçilmiş yeni bir “rol” olarak belirdi. “Büyük Orta Doğu Projesi”ni ortaya çıkaranlar, tam anlamıyla laik ve demokratik bir cumhuriyet olan Türkiye’nin bu yapısıyla diğer Müslüman ülkelere “uzak” kaldığını, buna karşılık “ılımlı İslam” adı verilen bir modelle diğer Müslüman ülkeler üzerinde daha etkili olabileceğini düşünmüşlerdir. “Ilımlı İslam modeli” kavramını günlük dile çevirdiğimiz zaman, karşımıza AKP ve hükümeti çıkıyor.***Cumhurbaşkanı Sezer’in “ılımlı İslamın çok kısa sürede radikal İslama dönüşmesi kaçınılmazdır” sözü de bundan önceki bütün deneylerin doğruladığı bir gerçeği yansıtıyor. İran ve Afganistan böyle bir süreçle “kaydırılmış” tır, aynı türden bir zorlama da Pakistan üzerinde uygulanıyor.Kuşkusuz Türkiye ile bu ülkeler arasındaki farklılıklar çok fazladır ve Cumhuriyetin kökleşmiş değerleri Türkiye’yi çok uzakta bir konuma getirmiştir.Sezer’in söylediği kadar büyük bir tehlike altında olup olmadığımız tartışmalıdır. Böyle bir büyük tehlikeye inanmak Cumhuriyetin 84 yıllık kazanımlarına hafifsemek anlamına gelir. Cumhuriyetin 84 yıllık tarihinde birçok badire vardır ve bunların hepsi atlatılmıştır.***Bu tartışmanın ötesinde, Cumhurbaşkanı Sezer’in getirdiği “ılımlı İslam” yorumu bugünün koşullarında AKP karşıtı, dolayısıyla da Başbakan Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olmasından tedirginlik duyan bir hissiyatı yansıtıyor.Bir gün önce Genelkurmay Başkanı Org. Büyükanıt da aynı hissiyatı “sözde değil özde” vurgusuyla belirtmişti.Dün, Cumhurbaşkanı Sezer “ılımlı İslam ile radikal İslamın farkı yoktur” diyerek aynı fikri başka bir şekilde ifade etti.Ve bugün de Ankara’da büyük bir miting yapılacak.Bu üç güne arka arkaya konularak bakılırsa, “aynı mesajın üç ayrı boyutta tekrarı” görülebilir. Bunda bir haklılık payı vardır.Cumhurbaşkanı Sezer’in “ılımlı İslam-radikal İslam” değerlendirmesi ise aşırı günlük bakış açılarının dışında görülmesi gereken bir uyarı olarak ciddiye alınmak zorundadır.***Not: En temel hakBugün Ankara’da Atatürkçü Düşünce Dernekleri’nin örgütlediği büyük bir miting yapılacak. Burada taşınacak pankartlar, bağırılacak sloganlar arasında olmasa da mitingin asıl amacı “Erdoğan’ı Çankaya’da istemiyoruz” düşüncesini etkili bir şekilde duyurmaktır. Elbette bunun ardından Erdoğan’ın çekinmesi ve adaylığını bir kez daha düşünmesi beklenmektedir.Bütün bunlar demokrasinin içinde vardır. İnsanlar sokağa inecek ve kendileri gibi düşünenlerle birlikte güçlerini göstermeye çalışacaktır. Bu eylemlerin hedefi olan siyasiler de buna göre davranacaklardır. Demokrasi budur. Bu miting de demokrasinin vatandaşlara verdiği en temel haklardan birinin kullanılmasıdır.Eğer miting, düzenleyicilerin beklediği boyutlara ulaşırsa, karşı görüşü savunanlar da sokağa çıkıp “Erdoğan Çankaya’ya” diye bağırabilir. Bu da onların hakkıdır.Ama yapılabileceklerin arasında birbirine vurmak, karşısındakini geriletmek için demokrasi dışı yolları kullanmak yoktur. Ancak o zaman herkes bu hakkını istediği gibi kullanır ve demokratik bir düzende yaşadığımız için şükreder.

Devamını Oku