Cumhurbaşkanı seçimine 12 gün kala henüz ortada bir aday yok. Ancak “mırıldanma” cesaretini gösterebilen birkaç AKP’li dışında kimse ortaya çıkmış değil.Böylece bir önemli konuyu daha “sulandırma” başarısını göstermiş olduk. “Sulandırma” da en büyük pay tabii ki Başbakan Erdoğan ile CHP Genel Başkanı Baykal’a ait.Konuyu “Erdoğan olacak mı olmayacak mı” falına çevirmeyi, karşılıklı polemikler, atışmalar ve içi boş laf oturtmalarıyla başardılar.Türkiye’nin önümüzdeki 7 yıl boyunca en tepedeki yönetim ve temsil görevini üstlenecek kişinin kim olacağı hakkında halkın hâlâ bir fikri yok. Ortada sadece sorular var. Fal açanlar var. Bahisler var.***12 Eylül 1980 öncesinde de o günün Meclis’i Korutürk’ün yerine bir cumhurbaşkanı seçememişti. Nedeni de o günün 2 önemli kişisinin, Başbakan Demirel ile ana muhalefet lideri Ecevit arasındaki ağır “ego” kavgası ve konuyu en basit, en alt düzeyde, zekâ değeri en düşük siyasi manevralara kurban etmeleriydi.Bugün Erdoğan ile Baykal arasındaki “olursun-olamazsın” itişmesinin düzeyi 27 yıl önce Demirel ile Ecevit arasında yaşanandan pek farklı değil. 27 yıl önce 12 Eylül askeri darbesinin gerekçelerinden biri “siyasetin cumhurbaşkanı seçemeyecek düzeye düşmesi” olmuştu.1989’da Turgut Özal’ın cumhurbaşkanı olmasında belli bir süre belirsizlik yaşanmış, Demirel “çıkarsa indiririz” gerilimi yaratmıştı, ancak bugünkü gibi bir sis perdesi o günlerde dahi yoktu.***Erdoğan önümüzdeki günlerde partisinin milletvekilleri ile görüşecek, kendisine göre önemli bulduğu “sivil toplum” örgütleri temsilcileriyle görüşecek.Böyle görüşmelerde kalkıp “Kesinlikle olmayın çünkü” şeklinde konuşma cesaretini gösterenlere “mahallenin delisi” gözüyle bakılır. Bu toplantılara katılanlar “liderin” gözünün içine bakarak hissiyatını anlamaya çalışır ve suyuna gitmeyi her zaman tercih ederler.***Erdoğan da Baykal da bugüne kadar aldıkları tavırların ve karşılıklı itişme ortamının halkın gözünde kendilerine bir artı getirmeyeceğini henüz görmüş değil. Görmedikleri için de düşük düzeyli laf oturtmalarına devam ediyorlar.Kimlerin cumhurbaşkanı adayı olduğunu bilmeyen kamuoyunun bu bilmece sisteminden hoşnut olması mümkün değil. Çünkü “kim olacak” sorusunun devamı “nasıl bir cumhurbaşkanı olacak” sorusuyla tamamlanamıyor ve Türkiye’nin geleceğiyle ilgili bir vizyon ortaya çıkmıyor. Ankara oyunu yine kendi içinde bir tür tahterevalli olarak oynamayı tercih etti.*****not: Halkın nefes almasıYakın komşumuz Suriye hep diktatörlük düzeninde yönetilmiş, halkını dünyaya kapatmış bir ülkedir. Yeni lideri genç Esad’ın bazı reformlara girişmiş olmasının Suriye halkı nezdindeki anlamını bilemiyoruz. Ama Başbakan Erdoğan’ın gezisi dolayısıyla bir maç için oraya giden Fenerbahçe’nin gördüğü ilgi, bir halkın nefes almak için nasıl her imkâna sarıldığını gösteriyor.Bu ilginin arkasında ise bütün toplumsal hayatıyla, kültürüyle, sporuyla Türkiye’nin bölgedeki özel yeri ve ağırlığı görülüyor. Maça gelen Suriyeliler Galatasaray ve Fenerbahçe’yi nasıl istediklerini anlatıyor. Suriye halkının nefes alma yolları Türkiye üzerinden geçiyor. Futbol, bunu çok güzel bir biçimde gösterdi.
Üniversite rektörleri toplanacak, cumhurbaşkanı seçimi konusunu görüşecek ve fikirlerini açıklayacaklar.İlk anda bu habere bir tepki gelmedi. Ama toplantının ardından birileri çıkıp “onlara ne” gibisinden sözler edecek.Çünkü demokrasi ruhunu henüz içimize sindirmemiş olduğumuz için konuşma ve fikir söyleme hakkını kendimizle sınırlı tutma eğilimimiz değişmiyor.Üniversite rektörlerinin cumhurbaşkanı seçimi konusunda fikir belirtmesine kızacak olanlar, bir süre önceki Yunanistan maçı ertesinde teknik direktör Fatih Terim’in bu konuda fikir beyan etmesine kızmamış olacaklar ki, bir şey söyleyen olmadı.***Üniversite sistemi anayasal olarak, atamalar dolayısıyla cumhurbaşkanı ile doğrudan çalışan bir yapıdır. Bu yapının cumhurbaşkanı seçimi konusunda fikir sahibi olması, farklı fikirleri tartışması, bunları açıklaması da son derece doğaldır. Hatta doğal olmanın ötesinde, kamuoyunun oluşması açısından gereklidir.Milli Futbol Takımı Teknik Direktörü’nün “cumhurbaşkanı kim olsun” sorusuna cevap vermesi, aslında çok yerindedir ve aynı zamanda eğiticidir. Fatih Terim kendisine bu soru yöneltildiğinde “Ben bilmem, zaten ben futbolcuyum, beni ilgilendirmez” deseydi, bir çağdaş vatandaşlık hakkını kullanmamış olurdu.“Cumhurbaşkanı kim olmalı” sorusunun cevabını her vatandaş düşünmek ve söylemek hakkına sahiptir. Bu hak demokrasinin sağladığı en temel haklardan biridir ve kimse kimseye bu hakkı kullanmasını yasaklayamaz.Bu hakkın bütün vatandaşların sahip olması gereken bir hak olduğunu kabul etmemiz, görev ve sorumlulukları gereği siyaset dışında kalması gereken kamu kurumları ve kamu görevlilerinin bu haklarını kurumsal kimlikleriyle kullanamayacakları kuralıyla çelişmez.***“Herkesin hakkıdır” denildiği zaman, akıllara gelecek soru bellidir: Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ve onun en üst düzey sözcüsü olan Genelkurmay Başkanlığı’nın da böyle bir hakkı var mıdır?Eğer bu konunun ülkemizin temel güvenlik konularıyla yakından ilişkili olduğunu düşünüyorlarsa, bu konulardaki görüş alışverişinin yapılabilmesi için kurulmuş olan Milli Güvenlik Kurulu’nda farklı görüşler dile getirilebilir.Demokrasinin güvencesi, en büyük sorumluluğu bu düzeni koruyarak en temel güvenlik gereklerini sağlamakla yükümlü olan kurumların günlük siyasetin üzerinde kalmalarıdır.Üniversite rektörlerinin cumhurbaşkanı seçimi konusunda söyleyecekleri her kelime büyük önem taşıyor. Ve onlar bu haklarını kullanmakla asıl görevlerine uygun davranıyorlar.Not: Bir prova mı?Belçika’nın başkenti Brüksel’den tatsız bir haber geldi. Burada faaliyet gösteren ve PKK yanlısı olarak bilinen bir kültür merkezine bomba atılır, ardından o merkezin üyeleri protesto gösterisi yapar. Ellerinde Öcalan posterleri vardır. Karşıdan bir grup çıkar, onların ellerinde de MHP ve Türk bayrakları vardır. Çatışmayı Belçika polisi durdurur. Bu haber, en kötü senaryolardan birinin provası başladı gibi bir duygu uyandırıyor. Brüksel’in bir mahallesinin seçilmiş olması konunun önemini azaltmıyor. Çünkü böyle kıvılcımlar en hızlı hareket eden türdendir. Ve ilk kıvılcım yürümeye başladığı zaman da kimse durduramaz.
Başbakan Erdoğan’ın üniversite ve YÖK ile ilişkisi beş yıldır düzelmedi. AKP hükümetinin ilk döneminde konu, öğrencilerin üniversitelere türbanla girebilmesiyle ilgiliydi. YÖK bu konuda taviz vermedi ve yargı kararlarıyla desteklenen düzenlemenin değiştirilmesi mümkün olmadı.Erdoğan ile üniversite arasındaki son gerilim kaynağı yeni üniversiteler açılmasına ilişkin. Başbakan ve hükümetin bu konuda basit bir politikası var. O da her ile bir üninversite açma hedefi.Bu, hükümet ve AKP açısından üniversitesi bulunmayan illerin halkının memnun edilmesi, onlara değer verilmesi anlamına gelebilir. Yakınında bir üniversite bulunması ebeveynlere belli bir rahatlık sağlar, çocuklarını çok uzak illere, büyük şehirlere göndermek zorunda kalmadan yüksek öğrenimlerini yaptırabilirler.Ancak kapısında üniversite yazan her binanın üniversite olması dünyanın başka ülkelerinde olduğu gibi bizde de zorluğun da ötesinde, mümkün değildir. ***Ne yazık ki şu anda ülkemizde “üniversite” tabelası arkasında “yüksek” eğitim verme çabasında olan kurumlarımızdan birçoğunun düzeyi gerçek üniversite düzeyinin fena halde altındadır. İş hayatının çeşitli kesimlerinde bulunanlarla sadece şöyle bir konuşmak bile, işe alınacak gençler arasında yapılan ayrımlar hakkında fikir sahibi olmaya yeter.Bir üniversite adı vermeyelim, ama gençlerimizin birçoğu bazı üniversitemizden mezun olduklarını söylemek bile istemiyor. Bu üniversitelerden mezun olmak gençlerimizin birçoğu için hayat yarışına “yüksek” bir aşamadan başlamak anlamına gelmiyor, sadece askerlik görevini üniversite mezunu olarak yapmak anlamına geliyor.Bu konuda fikir ve politika üretmek, gelişmeleri yönlendirmek durumunda ve konumunda olanların bu gerçekleri bilmeleri ve halka da itiraf etmeleri gerekiyor.Birçok üniversitemizdeki eğitim ve bilim düzeyinin düşüklüğü tabii ki buralarda görevli ve fedakârlıkla çalışan kişilerin suçu değildir. Onlar son derece kısıtlı imkânlarla bilim yapma, genç insanları yetiştirme görevlerini yerine getirmeye çalışıyorlar. Ama kadroları yetersizdir, bu kadroları yetiştirme imkânları kısıtlıdır. Üniversite ile ilgisi olan herkes de bunları bilmektedir. Bilmez gibi davrananlarsa en yetkili konumlarda olanlardır.***Başbakan dün YÖK’ü ve bütün üniversite camiasını hedef alarak “onlar insan yetiştiremiyorsa birileri yetiştirir” dedi. Bu söz, kendisinin üniversite kavramı ve gerçeğinin fazla uzağında bulunduğunu ve yüksek öğrenimin gelişmesiyle ilgili vizyon eksikliği bulunduğunu göstermektedir. Her şehrimizde bir üniversite olsun, ama bunlar gerçekten üniversite olsun.*****Not: Şaka gibi şakaDeniz Baykal gazetecilere 1 Nisan şakası yapmış ve Başbakan’la kendisinin cumhurbaşkanlığı için anlaştığını söylemiş. 1 Nisan’ın şaka günü olmasından beri yapılan en ilginç şakalar arasına herhalde Baykal’ın bu şakası girmez. Ama Baykal’ın cumhurbaşkanı seçimine bakış açısındaki hafifliği bu şakada görmek mümkün. Erdoğan cumhurbaşkanı olsa da olmasa da Baykal “ben kazandım” diye bağıracak. Ama bu da meselenin ağırlığını hafifletecek bir başka şaka olarak kalacak.
Cumhurbaşkanı konusu konuşulduğunda Çankaya Köşkü’ne, Atatürk’ün koltuğuna layık görülen kişi tarifi herkese göre değişiyor. Ancak en yaygın formül, “bütün ülkeyi kucaklayacak nitelikte olsun” cümlesi ya da benzeri şekillerde ifade ediliyor.Bu “herkesi kucaklasın” tanımı herhalde herkesin beğendiği bir kişi olsun anlamına geliyor.Neye göre beğenmek? Tabii ki kişisel geçmişine, toplumsal ilişkilerine ve siyasal yapısına; önceki icraatlarına ve gelecekteki muhtemel icraatlarına göre...***Atatürk ve İnönü’yü bir kenara bırakır, çok partili düzene geçişten itibaren cumhurbaşkanlarının bu “özlem”e ne kadar uyduğuna bakarsak aralarında bir tek bile bulmamız zordur.Celal Bayar, ülkenin yarısına yakını için değil kucaklayan, “düşman” tanımına giren bir cumhurbaşkanı idi.Cemal Gürsel silah zoruyla cumhurbaşkanı olmuştu, kişisel özelliklerine rağmen ülkenin en az yarısını “kucaklamıyordu.” Cevdet Sunay da askeri baskıların arttığı bir dönemde, istemeye istemeye cumhurbaşkanı seçilmişti. Kendisini seçenleri bile kucaklamıyordu.Fahri Korutürk hiçbir zaman ön planda olmadığı için “kucaklama” diye bir mesele zaten söz konusu değildi.Kenan Evren, karşı görüşlerin ifade edilmesinin yasak olduğu bir propaganda döneminin ardından halk tarafından seçildi. Bu bile bütün ülkeyi kucaklama konusunda kendisindeki kuşkunun büyüklüğünü gösteriyordu.Turgut Özal cumhurbaşkanı seçildiği zaman partisi zaten yüzde 20’lik bir oy oranına inmişti ve kendi etkinliği de en alt düzeydeydi. Sahip olduğu birçok niteliğe rağmen ülkenin tümünü kucaklayamadı.Süleyman Demirel seçildiği zaman fazla gürültü çıkmadı; ama o sırada yaşı 40 ve üstünde olanların gözünde milliyetçi cephelerin Demirel’i henüz çok canlıydı. Geniş bir kucaklamaya geçiş onun için de zaman aldı. Yeni Demirel eski Demirel’i bir ölçüde unutturdu.Ahmet Necdet Sezer’in de bütün ülkeyi kucakladığını söylemek oldukça zor. Benimsediği görev tanımının içine zaten böyle bir husus girmiyor.***“Herkesi kucaklamak” tanımı esas alındığında, Atatürk ve İnönü’yü dışarda tuttuğumuz zaman bu tanıma en yakın gelen cumhurbaşkanının Demirel olduğunu söyleyebiliriz. Onu da biraz zorlanarak söyleyebiliriz.Bundan çıkan bir sonuç var: Demokratik parlamenter sisteme geçtiğimizden beri “ülkenin bütününü, herkesi kucaklayan bir cumhurbaşkanı” olmamıştır. Belki bundan sonra olur.***Not: Örümceğin sabrıÖrümcek yemine ya da düşmanına asla saldırmaz. Ağlarını örer; sabırla örer, ulaşabileceği en uç noktaya kadar örer. Sonra bu ağların bir yerinde, kendine göre en stratejik yerinde durur bekler. Bekler. Bekler. Sonunda av gelir, ağlara kendi takılır. Örümcek yine bekler. Av kendini ağdan kurtarmak istedikçe daha kötü duruma düşer. Sonunda avın zarar verme ihtimali sıfırlandığında örümcek köşesinden çıkar ve gereğini yapar.Bu doğa “belgeseli”, toplum hayatının birçok tarafında sonuna kadar geçerlidir, geçerli olacaktır. Ağını iyi örüp beklemesini bilen sabırlı örümceğin kaybetmesi ihtimali yoktur.Bir de Çin atasözü var: Irmağın kenarında sabırla bekle, bütün düşmanlarının cesetlerinin önünden geçtiğini göreceksin...
Ülkemizde 27 Mayıs 1960 ile başlayan askeri darbeler ve müdahaleler tarihi, bir şeyi kesin olarak gösteriyor: Bu darbelerin hiçbiri, ilan edilmiş amaçlarına ulaşmayı sağlamamıştır.Askeri darbelere destek olan, bu yönde gelişmeleri kışkırtmayı görev sayan sivillerin ise daima basit bir amaçları olmuştur. O da, sistemin koşulları içinde kapamadıkları koltukları “ara rejim” koşullarında kapmaktır.Son günlerde yine askeri müdahale ya da darbe meselesi çok fazla konuşulmaya başlandı. Bunun kaynağı da tabii ki kimilerinin bu fikri kafalarından tümüyle atamamış olmalarıdır. Emekli Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Örnek’e ait olduğu iddia edilen metinler kuşku ve kaygıların ortaya konması için son bahane oldu.**** 1960 darbesi başarılı oldu ama üç lideri asılan Demokrat Parti’nin devamı olarak ortaya çıkan Adalet Partisi de kısa sürede tekrar iktidara geldi.* Harp Okulu Komutanı Albay Talat Aydemir’in 1962 ve 1963 yıllarındaki iki darbe girişimi başarısızlıkla sonuçlandı. Aydemir ve sağ kolu Fethi Gürcan idam edildi.* 12 Mart 1971 müdahalesi de “kardeş kavgasını önlemek” diye bir amaç ilan etti, bu arada daha büyük kardeş kavgalarının tohumlarını, güçlü bir şekilde attı.* 1971’in ardından Türkiye en büyük kaos, en büyük ekonomik ve siyasi kriz dönemlerini yaşadı. Kardeş kavgası fiili bir iç savaşa dönüşme aşamasına geldi.* 12 Eylül 1980’in amacı bu kaosu durdurmaktı. Durdurdular. Ancak kurmayı amaçladıkları siyasi yapı daha başından çöktü; halk, askerlerin “oy verin” dediği partiye değil sevmedikleri partiye oy verdi, onu iktidara getirdi.* 12 Eylül’ün tortularının devamı da siyasi İslamın, bölücü hareketlerin güçlenmesi olarak ortaya çıktı.* 1997’de siyasi İslam, Tansu Çiller’in desteğiyle iktidar olunca “28 Şubat süreci” denilen “postmodern” operasyon uygulandı. Amaç, siyasi İslamı etkisiz kılmaktı. Beş yıl sonra geleneksel siyasi İslamdan türemiş yeni bir parti, AKP tek başına iktidar oldu.***Bir askeri müdahale daha olursa sonuçları ne olur? Bu sorunun cevabında “terör önlenir” gibi bir unsurun yer alması mümkün değildir, çünkü terörle mücadelede temel eksen yirmi yıldır askeri yöntemlerdir. Bu konuda askerin elinin tutulduğunu söylemek büyük haksızlık olur.İşsizlik azalır mı? Ekonomideki aksaklıklar giderilir mi? Avrupa Birliği ile ilişkilerde herkesin istediği yola girilir mi? Kıbrıs sorunu çözülür mü? Ermeni soykırımı meselesi Türkiye’nin başına bela olmaktan çıkar mı? Siyasi cinayetler sona erer, bütün çeteler dağıtılır mı?..Bu soruların cevaplarını iyi düşünmek gerekiyor. Bunlardan herhangi birine bile “evet” cevabı vermek kolay değil. O zaman herkes iyi düşünsün, askerle oynamayı alışkanlık haline getiren kifayetsiz muhterisler de karanlık köşelerinden çıkmasınlar.***Utah yolu Son olarak Emekli Deniz Kuvvetleri Komutanı Örnek’in anılarının da bulunduğu bazı “belge”lerin Amerika’nın Utah eyaleti üzerinden dönerek gelmesinin akla getirdiği ilk soru şu: Türkiye’de büyük dalgalanmalar yaratan bu gerçek ya da sahte belgelerin dağıtımında Amerikalıların ya da bazı Amerikan kurumlarının rolü var mı?Türkiye’nin Irak işgali öncesinde Amerikan yönetiminin isteklerini yerine getirmemiş olması dolayısıyla, bundan sorumlu buldukları bazı “merkezlere” doğru Amerikan operasyonlarından söz edenler hayli çoğaldı. Bu komplo teorilerinin gerçeklik derecesini bilmek mümkün değil. Ama eğer çok küçük de olsa bir doğruluk payı varsa “stratejik ortak” ile ilişkilerimizin fazla hassas bir aşamada olduğunu söyleyebiliriz. “Stratejik ortak”ın neyi, neden yaptığını öğrenmek zaman alacağından, yorum yapmak için henüz çok erkendir.
Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek’in günlükleri olduğu iddia edilen metinler bir süredir internet sitelerinde dolaşıyordu. Bunlar daha “gelişmiş” olarak yayınlanınca ortaya çok fazla soru çıktı.Bu metinlere göre 2004 yılında iki kez Silahlı Kuvvetler’de darbe girişimi olmuş, ancak bunlar en başından üst düzey komutanlar tarafından engellenmiştir. Emekli Oramiral Örnek bu günlüklerin kendisine ait olduğunu reddediyor. Bunda şaşılacak bir şey yok. Günlüklerde aktarılan faaliyetler yasalara aykırıdır ve adli takip gerektirir. Örnek’in söylediği doğru olabilir.***Bu metinler “doğru” ise iki önemli darbe girişimini atlatmış olmamız gerçekten çok önemlidir.Öyle değil de günlük eski komutanın söylediği gibi “fabrikasyon” ise, buradaki amacı düşünmek gerekiyor.2007 yılında “birilerinin” ortaya böyle metinler atarak kamuoyunu ne yönde etkilemek isteyeceği sorusunu sorduğumuzda, açık bir cevap bulmakta güçlük çekiyoruz.Söz konusu metinler, Cumhurbaşkanı seçimine çok az bir süre kala ortaya çıktı. Eğer bunlar “fabrikasyon” ise amacın bu seçimle ilgili olarak Silahlı Kuvvetler’in çeşitli kademelerinden gelecek tepkilere karşı bir kalkan olarak kullanılmak amacıyla ortaya çıktığı, çıkarıldığı düşünülebilir.Durumun tümüne baktığımız zaman ise günlük gerçek ya da uydurulmuş olsun, genel bir “sakatlığı” işaret ediyor.***Yazılanlar gerçekse, son olarak 28 Şubat 1997’de yaşananların da “derde deva” olmadığını, askeri müdahalelerin hiçbir zaman derde deva olmadığını, olmayacağını anlamamışların mevcudiyeti ülkemiz açısından büyük talihsizliktir.Bunlar gerçek değilse de, Ankara’da henüz tamamlanmamış bazı hesaplaşmalar olduğu anlaşılır ki, bu da yine ülkemize ve halkımıza zarar vermesi kaçınılmaz bir durumdur.Kimsenin gönlü bu günlüklerin gerçek olmasını istemez. Umarız gerçek değildir ve bunlarla ilgili olarak yapılacak ciddi bir araştırma, soruşturma, gerçeği ortaya çıkarır.Ama yine de olayla ilgili olarak “amaç nedir” sorusunu sormaya devam etmemiz gerekiyor. Bu soruyu sorduğumuz sürece de demokrasi eğitiminde yol alabilir, bazı sakatlıklar yaşama ihtimaline karşı tedbir alabiliriz.*****not: Bıyıklı kadınlarKa-Der adlı örgütün paralı reklamlar ve medya haberleriyle sürdürdükleri “bıyıklı kadınlar” kampanyası belki kampanyada yer alanları eğlendiriyordur. Ama amaç, bu ülkenin her kesimden kadınlarını uyarmak, etkilemek ve ayağa kaldırmak ise bu şekilde fazla bir yol almaları zor olacaktır. Bu örgüt, daha sade ama daha “gerçek” afişleri ülkenin dört bir tarafında kendi iradeleriyle duvarlara asacak kadınlar bulamadıkça, kampanya sadece onları eğlendirir. Ülkenin tüm illerinde, ilçelerinde kadınlar ellerine afişleri alıp güçleri yettikçe her yere yapıştırdıkları, sade bildirileri sokaklarda dağıttıkları ve bunlar için karakola düşmeyi göze aldıkları zaman “gerçek” bir kadın hareketi başlamış olacaktır.Ka-Der’ciler yeterince eğlenmiş olmalı, çünkü hemen tüm basın yayın organlarında bıyıklı fotoğrafları, beyanatları çıktı. Şimdi gerçekten bir “kadın hareketi” yaratmanın yollarını düşünsünler. Sadece parasal güce dayanan bir siyasi faaliyetin etkisi o paranın miktarı kadar var olabilir.
Hrant Dink cinayetiyle ilgili yeni açıklamalar yakından izlemeyenler için karmaşık gelebilir. Son ifadeleri ve emniyet bulgularını da eklediğimizde şöyle bir zincir görülüyor:* Cinayeti işleyen ve onu teşvik eden kişiler Büyük Birlik Partisi içinde “yetişmiştir.” * Büyük Birlik Partisi Trabzon il Başkanı, çeteden birisine bombayla çocuk yaralamaktan hapis yatarken para yardımında bulunmuştur.* O kişi hamburgerci bombalayıp çocukların yaralanmasına yol açmaktan birkaç ay hapis yatıp çıkmıştır.* Hrant Dink cinayetinin iki failinin “ağabeyi” durumundaki kişi hem polise hem jandarmaya muhbirlik yapmaktadır.* Bu kişinin emniyet istihbaratla, bir astsubayla ve bir MİT görevlisiyle ilişkisi vardır. MİT görevlisiyle ilişkisi MİT’e adam sokmak için aracılık edebilme düzeyindedir.* Bu kişi, Hrant Dink cinayetinden sonra da ilişkide olduğu emniyet görevlisiyle “koordinasyon” halinde olmuş, hatta ifadeler kendisine gösterilmiştir.* BBP Trabzon İl Başkanı, Hrant Dink cinayetini bu çetenin planladığını neredeyse herkesin bildiğini söylemiştir.* Aynı çetenin daha önce yine Trabzon’da işlenen rahip cinayetiyle de bağlantısı olduğuna ilişkin bazı kanıtlar bulunmaktadır.* Hem Hrant Dink cinayetinde hem rahip cinayetinde tetikçi olarak 18 yaşın altında gençler kullanılmıştır.* BBP Trabzon İl Başkanı ifadesi alınıp bırakıldıktan sonra “tetikçilerle uğraşmak yerine asıl arkadaki güçlerin üzerine gidilsin” diye açıklama yapmıştır.***Böyle bir özet yapmamızın nedeni, ilişkilerin aslında çok karmaşık olmadığını; daha önce, hatta Mehmet Ali Ağca’nın Abdi İpekçi’yi öldürmesiyle başlayan siyasi cinayetlerde ortaya çıkarılan ya da çıkarılamayan ilişkilerden farklı olmadığını göstermektir.İlişkiler zincirinin üzerine gidilmeye devam edilmesi zorunludur. Bu ilişkilerin ortaya çıkmasını engellemeye çalışanlar ne derecede kamu görevlileri olursa olsun üzerlerine gidilmek zorundadır.Türkiye’nin bir barış toplumu ve bir hukuk devleti olmasını isteyen herkes bunun takipçisi olmalıdır. Türkiye’nin siyasi cinayetlerin işlendiği, karanlık örgütlerin istedikleri gibi cirit attığı bir ülke olmasını istemeyen herkes bu işin takipçisi olmalıdır. Takibi devletin en tepesindekilerden en sade vatandaşa kadar herkes yapmalıdır. Şu anda en önemli vatanseverlik görevlerinden biri budur.***not: Hemşehri ziyaretiAnadolu Ajansı salı akşamı “yarının gündemi”nin birinci maddesine şunu yazmıştı: “Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Şeker-İş Burdur Şube Başkanı İsmail Seper ve beraberindeki heyeti Çankaya Köşkü’nde kabul edecek. (Saat: 14.30)” Şeker-İş Burdur Şube Başkanı 15 dakika süren görüşme çıkışında Sezer’e veda ziyaretinde bulunduklarını söylemiş, “Hemşehri ziyaretinde bulunduk” demiş. Hemşehrilik, Cumhurbaşkanı Sezer’in memleketinin Burdur’a 150 kilometre uzaktaki Afyon olmasından ileri geliyormuş. Şunu da eklemiş: “Siyaset değil yöresel yemeklerden konuştuk...” Bu “hemşehrilik” tanımıyla ve sendikal temsil kıstasıyla Cumhurbaşkanı Sezer’in veda ziyaretleri bitmek bilmez. Ve her yörenin kendine özgü yemekleri olduğu için siyaset konuşmaya da hiç gerek yok.
İran’ın İngiliz askerlerini kaçırmasının ardından sürpriz olmayan bir gerilim tırmanıyor. Bu gerilimin ucunda Amerikan-İngiliz ittifakının İran’a askeri müdahalede bulunması var.İran, yakın ilişkide olduğu Şiiler yoluyla hem Irak’ta hem Lübnan sınırında İsrail ile filen savaş halindedir. Amerikan-İngiliz müdahalesi olması durumunda savaş İran topraklarına taşınmış olacaktır.Bu durumda yangın bizim toprağımıza biraz daha yaklaşacak, güneydoğu sınırımız çok geniş bir savaş alanına dönüşecektir.Bu ihtimalin ucunda Türkiye için “yeni fırsatlar” doğacağını zannedenler tekrar ortaya çıkabilir. Böyle büyük bir yangından faydalanıp Kuzey Irak sorununu “halletme” eğilimine girecekler de olabilir.Bu mantığın tek sonucu vardır, o da Türkiye’yi, kendisini doğrudan ilgilendirmeyen bir yangının içine itmek.***Kuzey Irak, kürdistan ve Kerkük meselelerini bir çırpıda askeri yöntemlerle çözmek hevesleri içinde olanlar zaman zaman işaretler veriyor. Devletin üst kademelerinde böyle hayaller içinde bulunanlar olabilir. Kağıt üzerinde yapılacak planların bugünkü koşullar içinde tutmasının zorluğunu Amerika’nın Irak’taki durumu çok açık şekilde gösteriyor. Bütün bilgisayar programları, senaryolar, simülasyonlar gelip insan unsuruna çarpmış ve dağılmıştır.Birinci Körfez Savaşı sırasında da dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal dış politikayı bizzat yöneterek “bir koyup üç alma” havasına kendini kaptırmıştı. Ama alınan bütün sonuçlar bunun bir hayalden öteye geçemeyeceğini gösterdiği gibi “müttefik” Amerika Türkiye’nin uğradığı zararları da karşılamaya yanaşmadı.H H H Amerikan-İngiliz kuvvetlerinin İran’ı vurması ihtimalinin artması, Türkiye’nin bu çatışma ortamından olabildiğince uzak kalmasını sağlayacak bir siyaset gütmesini daha da zorunlu kılıyor.Türkiye’nin kısa, orta ve uzun vadeli çıkarları bölgede güçlü bir barış kalesi konumunu elde etmesinden geçiyor. Bunun dışında girişilecek her türlü deneme onarılması çok zor zararlarla karşı karşıya kalmamıza yol açacaktır.Bu cumhuriyetin kurucuları dünyanın en karmaşık ve karışık dönemlerinde Türkiye’yi bütün çatışmaların dışında tutmayı başarmışlardır. O dönemlerde de büyük yangını fırsat bilerek bir şeyler kapma heveslileri vardı. Bütün yakın tarih, neyin doğru neyin yanlış olduğunu göstermektedir.***Not: Orhan Pamuk ve Doğu PerinçekGenelkurmay İkinci Başkanı Amerika’da yaptığı bir konuşmada Orhan Pamuk ile Doğu Perinçek’i isimlerini vermeden kıyasladı ve “desteğinin” Doğu Perinçek’ten yana olduğunu gösterdi. Doğu Perinçek siyasi hayatına komünist olarak başlamış, Maocu hareketin Türkiye’deki lideri olarak devam etmiş, bir dönem PKK ile yakın temas halinde olmuş, Abdullah Öcalan’ı kampında ziyaret etmiş, törenle karşılanmış, son dönemde ise radikal milliyetçi üslubuyla tekrar adını hatırlatmıştır.Orhan Pamuk, edebiyatta en üst nokta olan, bütün dünyaca böyle bilinen Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanmış; kitaplarını Türkiye’de yüz binlerce, dünyada milyonlarca kişinin okuduğu bir yazardır.Bundan sonra dünyanın bütün dillerindeki ansiklopedilerde Orhan Pamuk adı “Türk yazar” olarak yer alacaktır. Milyonlarca dünyalı “Türkiye” adı ile “Türk kültürü” kavramı ile Orhan Pamuk’u birlikte anacaktır. Yirmi, otuz, kırk yıl sonra Orhan Pamuk’un kitapları okunmaya devam edecek, ama kimse Doğu Perinçek’i hatırlamayacaktır.