Bir süredir DTP yöneticileri ardı ardına yargı önüne çıkarılıyor. Çok sayıda dava konusu olan ortak suç, Abdullah Öcalan’a “sayın” denilmesi...Tabii, herhangi bir kişiye “sayın” denilmesi bir saygı ifadesidir. Ancak “sayın” kelimesinin kullanılmasıyla ilgili bir yasa maddesi yok.Savcılar ve yargıçlar bu “sayın” kelimesini “suça övgü” olarak yorumluyor. Böylece de bir inatlaşma durumu tırmanmış oldu. DTP’liler ısrarla Öcalan’a “sayın” diyor, her “sayın” kelimesi için de dava açılıyor, bazıları hemen gözaltına alınıyor.Biraz yukardan bakıldığında böyle bir “sayın savaşı” onca sorun arasında garip gelebilir. Ama ısrarla “sayın” kelimesinin kullanılması bir inatlaşmadan öte, Öcalan’ın etnik köken üzerine siyaset yapan Kürt hareketlerindeki ağırlığının tekrarlanması anlamına geliyor. Bilinmeyen bir durum değildir. Konuya uzak olanlar bile her vesileyle Öcalan posterlerinin sallanmasından bu gerçeği görebilir.***“Sayın” inatlaşmasının bir yanında yine dışarıya dönük bir taktik sezmek de mümkün. Öcalan’a “sayın” diyenler yargılanıp hapse atıldığında Batı’da yine bir kaynaşma başlayacak, birçok siyasi hareket “Türkiye’de insanlar bir sayın kelimesi için hapis yatıyor” demeye başlayacaktır. Çünkü dışardan bakanlar için böyle bir şeyi anlamak kolay olmayabilir.***Öcalan’a “sayın” diye hitap edilmesinin bir ucu da Başbakan Erdoğan’ın sorunu olarak ortaya çıktı. Haberi ilk kez Cumhuriyet Gazetesi yayınlamış, Erdoğan’ın Avustralya gezisi sırasındaki bir demecinde Öcalan için “sayın” kelimesini kullandığı öne sürülmüştü. İddianın üzerine CHP Genel Başkanı Baykal atladı, konuyu tekrar tekrar gündeme getirdi. Sonunda Başbakan hakkında bir savcılık araştırması başlatıldı.Araştırmanın sonunda Erdoğan’ın Öcalan için “sayın” deyip demediği ortaya çıkabilir. Ama Erdoğan’ın ya da herhangi bir siyasinin Öcalan’a bilerek “saygı” göstermesi mümkün değildir. Başbakan’ın da dili sürçmüş olabilir. Aşırı konuşma hastalığına sahip siyasilerin, sırf o hastalık nedeniyle sözlerini karıştırmalarının, dilleriyle beyinleri arasındaki ilişkinin kopmasının onlarca, yüzlerce örneği vardır. Belki Erdoğan da bu nedenle “sayın” kelimesini kullanmış olabilir. Ama Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın bunu bilerek yaptığını söylemek ve buna inanmak biraz haksızlık gibi geliyor.Birçok önemli konuyu açıkça konuşamama hastalığından mustarip olduğumuz için, yan konular üzerine tartışıyor, açık konuşmaktan sürekli kaçıyoruz. “Sayın” meselesi de bunun son örneği.***not: BBP ve Dink cinayetiBBP Trabzon İl Başkanı’nın Hrant Dink suikastı sanıklarından birine, terör suçlusu olarak hapishanede yatarken para yardımı yaptığı çoktan biliniyordu. Söz konusu kişi bunu televizyon kameraları önünde de söylemişti. Bu kadar süredir buna ilişkin bir adli işlem yapılmadı. Aylar sonra bu konunun üzerine gidildi ve Dink cinayetini gerçekleştiren örgütlenme ile BBP arasındaki ilişkiler deşilmeye başlandı.Olayın sıcağında bu ilişkinin üzerine neden gidilmediği sorusu herkesin aklına gelebilir. Konu delil ise bugün konuşulan her şey zaten o günlerde yayınlanmıştı, herkes bu ilişkileri biliyordu.Yargının siyasallaşması derken, yargının farklı etkiler altında kalması derken çok uzağa gitmeye, büyük olaylar aramaya gerek yok. Çocukları yaralayan bir bombacının neden hapiste sadece birkaç ay kaldığını, bu arada BBP’den maddi destek aldığını bildiğimiz zaman eski soru işaretleri tekrar tekrar ortaya çıkıyor.
Neredeyse bir yıldır sürekli gündemde bulunan cumhurbaşkanı seçim sürecinin başlamasına sadece üç hafta kaldı. Bu üç hafta boyunca Erdoğan’ın kendi adaylığıyla ilgili araştırma faaliyetlerine devam edeceği biliniyor.AKP örgütü içinde yapılan araştırmadan, Ankara’da sızan bilgilere göre yoğun bir şekilde Tayyip Erdoğan’ın aday olması eğilimi çıkmıştır. Bu, beklenen bir sonuçtur. AKP örgütünün, Erdoğan’ın Çankaya’da, Gül’ün de başbakanlıkta bulunduğu bir sistemi kendi partilerinin daha da güçlenmesi olarak görmesi doğaldır. Yerel yönetimlerdeki ağırlığıyla birlikte AKP “tam” iktidar olduğunu böylece hissedecektir.***Erdoğan-Gül ikilisinin bugüne kadar izlenen ilişkilerinde bir sorun görülmedi. Ancak bu, aynı uyumun Erdoğan’ın Çankaya’ya çıkması halinde devam edeceği anlamına gelmez.Daha önceki örnekler, aynı partiden olmaları durumunda bile Çankaya ile Başbakanlık arasında uyum sorunları çıktığını gösterdi. Yıldırım Akbulut bile bazı kritik anlarda Turgut Özal’ın istediğini yapmamıştır.Erdoğan bu seçimde Köşk’e çıkmazsa, tekrar bu şansı elde etmesi, siyaseten değil ancak “ilahi takdir” dolayısıyla olabilir. Çünkü sonraki cumhurbaşkanı seçiminde AKP’nin iktidarda bulunması, meclis çoğunluğuna sahip olması zayıf bir ihtimaldir. İki dönem iktidar olmuş her parti kaçınılmaz olarak “iktidar yıpranması”na uğrar, en azından halkta aynı yüzleri görmekten bir bıkkınlık doğar, bir yenilenme isteği güçlenir.***Erdoğan eğer bu seçimde Cumhurbaşkanı olmazsa, ancak 16 Mayıs’ta Cumhurbaşkanı olan kişinin vefat etmesiyle bu imkâna ikinci kez sahip olabilir. Erdoğan şimdi Çankaya’ya çıkmazsa, önümüzdeki yılları “Cumhurbaşkanı vefat etse de ben Cumhurbaşkanı olsam” duygusuyla geçirebilir.Demirel bu şansı yakalamış ve en küçük bir tereddüt göstermeden değerlendirmiştir.AKP örgütünün Erdoğan’ı Cumhurbaşkanı olarak görmek istemesinin ardından bu kez halk arasında da bazı araştırmalar yapılıyor. Bu araştırmalardan da Erdoğan’ın “birinci” çıkması büyük olasılıktır.Seçim sürecinin başlamasına üç hafta kala Erdoğan’ın Çankaya yürüyüşü devam etmektedir, tabii ki CHP’nin güçlü desteğiyle.9***not: Ayıp ettilerTürk Milli Futbol Takımı’nın Yunanistan’ı farklı yenmesi hepimizi sevindirdi. Farklı bir sonuç olsaydı, belki bizden de bazı kendini bilmezler, küçük sokak faşistleri ayıp tepkiler gösterebilirdi. Yendiğimiz için bu olmadı. Ama Yunanlı seyircilerin bir bölümünün tavırları gerçekten ayıp oldu. Mustafa Kemal’e hakaret eden pankart açmalarının, maç boyunca sahaya sürekli bir şeyler atmalarının ayıbı onların olsun. Yunanistan’da da aklı başında insanlar herhalde vardır ve o bir kısım seyircinin çirkin tavırlarını yüzlerine vuracaklardır.Bizdeki sevinç gösterilerinde ise hiçbir çirkinlik yaşanmamış olması hepimiz adına ikinci memnuniyet konusudur.
Bugünün Dışişleri Bakanı, geleceğin muhtemel başbakanı Abdullah Gül geçen hafta samimi ve safiyane bir itirafta bulundu. Konu açık bırakılan rögarlar; çukurlara, kanalizasyona düşüp ölen çocuklardı. Gül, “Avrupa Birliği’ne girseydik bunlar olmazdı” dedi.200 yıllık medenileşme mücadelesinin bir özetini böylece Gül dile getirmiş oldu. Biz yapamıyoruz, aklımıza gelmiyor, ama dışardan bize söylendiği zaman anlayabiliyoruz, yapabiliyoruz...Bu sözler biraz daha açık şekilde, farklı vurgularla söylendiği zaman ünlü 301’inci madde kapsamına bile girebilir. Abdullah Gül gibi söylendiği zaman ise durumumuzun basit bir tanımı olur.Peki Avrupa Birliği olmasaydı; Avrupa Ortak Pazarı, o yıllarda kuşkulandığımız şekliyle kalmış olsaydı ne olacaktı? Toplum olarak kendimize koyduğumuz hedefler iyice geri düzeylerde kalmış olacaktı. Çok mütevazı hedeflerle idare edecektik. Çünkü stratejik ortağımız ABD’nin, yakın ilişkide olduğu ülkelerin gelişmesiyle fazla ilgili olduğu söylenemez.Ama Avrupa Birliği’nin kuruluşunda bir “dünya vizyonu” ya da “uygarlık vizyonu” var. Bu “vizyonlar” gerçi bazı Avrupalı politikacılara da bol geliyor, ama bunlar var.Bunlar ve bunlara benzer bakışlar sadece bizde değil, dünyada, en gelişmiş toplumlarda bile varolan belli bir insan tipine yabancı ve korkutucu geliyor. Bunlar, kendi gerçek ya da hayali köylerine kapanarak, dünyanın geri kalanından korkarak yaşamaya devam etmek isteyenlerin oluşturduğu bir “tür.” Ama kendimize haksızlık da etmeyelim, o “tür”den olanlar en gelişmiş ülkelerde bile bol bol var.Yine Avrupa Birliği hedefi olmasaydı neleri yapmamış yapamamış olurduk, sorusuna geri dönersek; karşımıza örneğin idam cezası çıkıyor. İdam cezasını kaldırmamış olurduk. Malum şahıs dolayısıyla bu konuyu tartışmak bile oldukça zor olurdu.Ceza Kanunu’ndaki ve Medeni Kanun’daki değişiklikleri yapmamış olurduk. Kendi kendimize oldukça yavaş ve gevşek “yol haritaları” tespit edip bunları ağır ağır hayata geçirirdik. Gecikmeler için de bin bir bahane bulur, kendimizi ve halkı ikna ederdik.Büyük hukuk reformlarını Avrupa Birliği hevesiyle yaptık, ama yollardaki çukurlar ve rögarlar hakkında oradan herhangi bir baskıya uğramadığımız için herhangi bir gelişme gösteremedik.Böyle gelişmelerden korkanlar bunlara “dayatma” diyor.Evet; şimdi beklediğimiz, Dışişleri Bakanı ve müstakbel başbakanın söylediği gibi, Avrupa Birliği’nden saçma sapan ölümleri önleyecek yeni dayatmalar gelmesi.*****Not: Kadir Has’ın hatırlattığıBir adam ölmeden önce çocuklarına vasiyet etmiş: “Beni çoraplarımla gömün.” Eğer bu vasiyeti yerine getiremezlerse de kendilerine bıraktığı bir mektubu açıp okumalarını söylemiş. Öldüğünde, çocukları adamın bu isteğini açıklamış. Din adamları, akrabalar, konu komşu herkes karşı çıkmış. Sonunda çocukları pes etmiş ve mektup açılmış. Şöyle yazıyormuş mektupta: “Görüyorsunuz, öbür tarafa çorapları bile götürmek mümkün olmuyor.” Kadir Has’ın sadece üniversitesi bile, bu dünyada nelerin, nasıl bırakılması gerektiğini gösteriyor.
Hrant Dink cinayetiyle ilgili olarak ulaşılan yeni bilgiler, arkada oldukça derin ve karmaşık ilişkiler bulunduğunu gösteriyor.Polis muhbiri olan bir kişinin olayın en başından itibaren bağlantılı olduğu kamu görevlilerini bilgilendirdiği artık kesinleşti. Hatta olayın hemen ardından bu kişinin, katilin kimliği ile ilgili bilgileri bile resmi görevlilere aktardığı telefon kayıtlarından ortaya çıktı.Halk arasında yaygın bir inanç vardır. Böyle karmaşık durumlar ortaya serildiği zaman en sade vatandaş bile devletin aslında ne olup bittiğini bildiğine inanır. Hrant Dink cinayetinin ardından gelen her bilgi kırıntısı, en azından bu olayın öncesini, gerçekleşme sürecini devletin içinde bulunan bazı kişilerin bildiğini kanıtlıyor.Bu cinayetin, bütün Türkiye’nin sırtına hak etmediği yükler getirdiği bir gerçek olarak halen karşımızdadır.ABD Kongresi’nden Ermeni soykırımı kararının çıkmaması için yapılan bütün girişimler konuşulurken, Amerikalı siyasiler meselenin çeşitli yönlerini tartarken, her aşamada Hrant Dink cinayeti gündeme geliyor. Dışarıda yapılan değerlendirmelerde, yorumlarda da yine aynı inanç, çeşitli şekillerde tekrarlanıyor: Türk devleti içindeki bazı kişiler bu cinayeti önceden biliyordu, ama durdurmadılar, gerekli önlemleri almadılar.***Bu cinayet dolayısıyla, Hrant Dink’in daha önce aldığı tehditler dolayısıyla bazı suç duyuruları da yapıldı. Bu suç duyurularında adı geçen kişilerden bazıları eski kamu görevlileri, hatta adları Susurluk çetesine kadar uzanan kamu görevlileri. Bu kişiler hakkında o zaman da bir işlem yapılmadı, şimdi de yapılmıyor.Bu eski kamu görevlileri ile bağlantılı yine bazı eski kamu görevlilerinin adları Danıştay saldırısı ve Cumhuriyet Gazetesi’nin bombalanması olaylarını gerçekleştiren kişilerle ilişkili olarak da anılmıştı. Sonra bu yöndeki araştırmalar da durdu. Bu olaylarla ilgili olarak adı geçen bir eski subayın kalbine bıçak saplayarak intihara kalkışmış olmasının da üzerinde durulmadı. Bu kişiler sorgulandı ve salındı.Bir tarafta Danıştay’da katliam girişiminde bulunan ve babasının, “vatan için görev yaptığını” söylediği ve kendisiyle övündüğü bir katil var. Diğer yanda belli ülkücü kuruluşlar içinden gelen ve bazı emniyet görevlilerinin bilgisi dahilinde Hrant Dink’i öldüren katil var. Bunların arasında da yine belli isimler çıkıyor.Ama bu isimlerin üzerine gidilmesinin, bunların bu olaylarla bağlantılarını ortaya çıkarılmasının gerçekten istendiğine dair bir faaliyet görünmüyor.Bu noktada da herkes aynı soruyu sormaya devam ediyor: Devlet içinde, siyaset içinde bu kişiler özellikle korunuyor mu?***Adları geçen bazı kişilerin emekli subay olmaları aslında bu meselenin üzerine Genelkurmay’ın da gitmesi ve bu örgütlenmelerin çözülmesi için katkıda bulunması beklentisini ortaya çıkarıyor.Hrant Dink cinayetinin “milliyetçi duygularla işlenmiş basit bir cinayet” olmadığı çoktan belli oldu. O zaman bu ülkeye gerçek anlamda hizmeti, yani bu halkın ve ülkenin temizlenmesi için bütün yetkili kurum ve kişilerin çaba göstermesini, eğer birileri ellerini tutuyorsa onların da açığa çıkarılmasını beklemek her vatandaşın hakkı ve görevidir.
Cumhurbaşkanı seçimininin ilk sonucu bir ay önceden belli oldu, CHP Genel Başkanı Baykal, bu seçimin ilk galibi oldu.Baykal, klasik bir yıldırma taktiğiyle Erdoğan’ı köşeye sıkıştırdı, bazen bel aşağısından çalıştı, bazen geliyorum diyen aparkütler salladı ve kazandı.Baykal’ın taktiklerinden biri de AKP’nin içine küçük bombalar atmak şeklindeydi, burada da başarılı oldu, çünkü zaten bu bombaların etkili olmasına uygun bir ortam vardı.Eğer Erdoğan aday olmazsa Baykal yeri göğü inleterek “Biz onu öyle korkuttuk ki aday olamadı” diye bağıracak ve kazandığı zaferin zevkini çıkaracak.Erdoğan aday olursa, Baykal gerilim siyasetini tırmandırarak sürdürecek ve giderek yayılan bir yılgınlık ortamı yaratacak. Bu ortam içerisinde Baykal’ın saldırıları karşısında çeşitli hatalar yapacak, o hatalar Baykal tarafından yeni polemiklere çevrilecek.Erdoğan aday olmaz ve AKP eşi türbansız bir aday belirlerse, Baykal’ın zaferi biraz daha pekişmiş olacak, bu kez sloganı “Çankaya’yı kurtardık” olacak.***Erdoğan aday olursa, Baykal’ın elinde deneyebileceği iki de yasal engelleme yolu bulunuyor. Bunlardan biri, bir süre önce ortaya atılan, Meclis’in Cumhurbaşkanı seçimi için yaptığı ilk oturumda üçte iki çoğunluk olmazsa seçimin diğer aşamalarına geçilemeyeceğine ilişkin görüştür.İkinci “yasal” itiraz yolunu birkaç gün önce eski politikacı ve hukukçu Hüsamettin Cindoruk ortaya attı. Buna göre Erdoğan, aldığı ceza dolayısıyla hapis yatması nedeniyle “sabıkalı” durumundadır ve Cumhurbaşkanı olamaz. Bu görüş de kıyısından köşesinden tartışılıyor.İki yol da CHP Genel Başkanı’nın kullanabileceği yollar olarak ortaya çıkmış durumda. Baykal bu yolları kullanarak cumhurbaşkanı seçimini kamuoyunun bir kesimi için “şaibeli” hale getirebilir.Bu yollarla önleme yönünde bir sonuç alınmasa bile, en azından cumhurbaşkanı seçimi “mahkemelik” konumuna getirilmiş olacaktır.Şu ana kadar Baykal’ın Erdoğan üzerindeki çalışmaları başarılı olmuş görünüyor, çünkü Başbakan sinirlendiğini gizleyemiyor. Cumhurbaşkanı seçiminin sonucu ne olursa olsun Baykal şimdiden galip durumundadır.*****Not: Kürt sayısıMilliyet Gazetesi’nin yayınladığı, Konda tarafından yapılmış “Biz Kimiz” başlıklı araştırmanın bir yanı, etnik olarak Türk olmayan vatandaşların sayılarına ilişkin. Kendi alt kimliğini farklı görenler için de, Türk olarak görenler için de alınan sonuçlar oldukça ilginç. Buna göre Türk vatandaşlarının 11.5 milyonu Kürt kökenli, 220 bini Laz, 210 bini Kafkas kökenli, 550 bini Arap görünüyor. Başka kökenlerden de yaklaşık 310 bin kişi Türk vatandaşı olarak hayatını sürdürüyor. Bu sayıların belki de bir başka araştırma ile tekrar sınanması gerekiyor. Çünkü nüfus sayımı verileri ve seçim sonuçlarını temel alarak yapılabilecek bazı varsayımlar bu sayılarla pek örtüşmüyor. Araştırmanın tamamı yayınlandıktan sonra bu konuların daha derin bir biçimde tartışılması yerinde olacaktır.
Bu yıl yine Nevruz öncesinde gerildik. Ama olumsuz beklentiler gerçekleşmedi, birkaç küçük sorun dışında Nevruz kutlamaları olaysız yapıldı. Bu sonucun Demokratik Toplum Partisi’nin kutlamalara egemen olmasıyla sağlandığı anlaşılıyor.DTP’nin bu Nevruz’da verdiği mesajları tekrarlamasının ve toplumun bütününe güven verecek adımları atmasının öneminin altını çizmek gerekiyor. DTP’nin “Türkiye’nin partisi” olduğunu göstermesi, talep ettiği demokratik hakların ucunda “bölme” amacının olmadığını göstermesi, insanları içtenliğine inandırması gerekiyor.DTP içinde ya da çevresinde yer alan birçok siyasi kişinin Kürt milliyetçiliğiyle ilgili kuşkuları bulunduğu, PKK ve İmralı’nın Kürt vatandaşlar üzerindeki etkinliğinden şikâyetçi olduğu biliniyor. Ancak bu etkinliğin kırılması yolunda oldukça yavaş davranıldığı da bir gerçektir.***Bu yılki Nevruz kutlamaları bir açıdan DTP’nin, radikal gruplara rağmen tabanı kontrol etme imkânının bulunduğunu da göstermiştir.Bu gelişmelerin daha yapıcı ve demokratik düzen içinde yer alan mecralarda ilerleyebilmesi için bu yıl yapılacak genel seçimler de büyük önem taşıyor.Eğer DTP seçime parti olarak girerse, bütün ülkede yüzde 10 barajını aşması mümkün olmayacaktır. Buna karşılık aralarında tartıştıkları gibi, Kürt kökenli nüfusun yoğun olduğu bölgelerde bağımsız adaylarla seçime katılmaları durumunda Meclis’e 20’nin üzerinde vekil sokmaları ve grup kurmaları güç olmayacaktır.Bu, DTP açısından, en başta her türlü siyasi faaliyetin demokratik rejimin kuralları içinde yapılmasına ilişkin bir irade beyanı olacaktır.Meclis’te bir DTP grubu olduğu zaman vekiller komisyonlarda yer alacak, ülkenin sorunlarının farklı yönleriyle karşı karşıya kalıp bütün ülke, bütün vatandaşlar adına sorumluluklar üstlenecektir.***DTP’nin seçime bağımsız adaylarla girmesinin AKP’nin çıkaracağı vekil sayısını düşürebileceği yolunda görüşler bulunuyor. Bu, bölgesel temsil açısından daha da olumlu sonuçlar yaratabilir, farklı partiler arasındaki diyalog ve işbirliğini geliştirebilir.Ondan sonra da hiçbir zaman Nevruz öncesi gerilime girmeyiz, korkmayız.***** not: Fıtık etmekErdoğan ile Baykal arasındaki “fıtık” atışması, dışardan izleyenleri “fıtık edecek” şekilde devam ediyor. “Fıtık etmek” argo sayılabilecek bir deyim ve “sinir etmek”, “hasta etmek”le eş anlamlı olarak kullanılıyor. Erdoğan ile Baykal “fıtık” ve “çelik çomak” gibi unsurlarla süslenmiş polemiklerinin belki taraftarları üzerinde etkili olduğunu düşünebilirler. Ama dışardan izleyenler için bunların ne kadar sığ ve sonuçsuz itişmeler olarak görüldüğünü de anlamalıdırlar. Baykal, siyasi hayatınının ağırlığını bu üslupla politika yapmak üzerine kurduğu için daha başarılı olmakta ve “delikanlı” Erdoğan’ı “fıtık ederek” istediği alanlara çekebilmektedir. Birbirlerini “fıtık” etmeye devam etsinler.
Başlıktaki sorunun cevabı önemli. Çünkü bugüne kadar bu konuda çok farklı sayılar söylendi, yetkili bilinen kişiler birbirinden oldukça uzak sayılar ifade etti. Dışardan yapılan bazı araştırmalarda da abartılı görülen sayılar yer aldı. Değişik kişi ve kuruluşların verdiği sayılar arasında bugüne kadar büyük uçurumlar vardı. Türkiye’deki Kürt nüfusun 6-7 milyon olduğunu söyleyenler de oldu, 25-27 milyon olduğu da iddia edildi.Aslında yakın yıllara kadar Ankara’nın resmi politikasının bu soruya verdiği cevap “sıfır”dı, Kürt vatandaşlarımız olduğu resmen “inkâr” ediliyordu.***Türkiye’deki Kürt kökenli vatandaş sayısını bilmek her açıdan çok önemli. Öncelikle Kürt sorunu ile ilgili olarak kafa yorma, yorum yapma, çözüm arama durumundakilerin ellerinde somut bir sayı olması gerekiyor.Gerçek sayılar elde edildiği zaman, resmen “azınlık” olmayan en büyük “azınlık” nüfusumuzun toplumsal yaşamdaki ağırlığı belirlenebilecek. Şu ana kadar bu konulardaki bütün yorumlarsa, genel varsayımlar üzerine yapıldı.Devletin nüfus sayımlarında 1970’li yıllara kadar “ana dil” olarak Kürtçe yer almıyordu. 70’li yıllarda “cesaret” kazananlar ana dillerini Kürtçe olarak yazdırmayı başardı. Daha sonra cesaret sahiplerinin sayısı da arttı. Ancak bu resmi çalışmaların sonunda ülkemizdeki Kürt nüfusla ilgili tam bilgiler ortaya çıkmadı.***Konda araştırma kuruluşunun Milliyet için yaptığı ve genel başlığı “Biz Kimiz?” olan araştırmada cevabı aranan sorulardan biri de ülkemizdeki Kürt vatandaş sayısı ve dağılımı.Milliyet, araştırmanın ikinci bölümünü yayınlarken bu konuda kısa bir bilgi verdi: 11 milyon 622 bin nüfuslu İstanbul’da 1 milyon 571 bin Kürt yaşıyor, 677 bin nüfuslu Diyarbakır’da 618 bin Kürt yaşıyor. Milliyet, ülkemizdeki toplam Kürt nüfusuyla ilgili bilgileri, anlaşıldığı kadarıyla önümüzdeki günlerde yayınlayacak.İlk rakamlardan yola çıkarak bazı varsayımlarda bulunabiliriz.Bunun için şu unsurları hesaba katmak gerekiyor: 1- İstanbul’un yanısıra Ankara, İzmir, Antalya, Adana ve Mersin’in yoğun dış göç alması ve bu büyük şehirlerdeki nüfus dengeleri.2- Kürt kökenli vatandaşlarımızın çoğunluk olduğu illerimizin toplam nüfusu.3- Avrupa’da yaşayan Kürt kökenli Türk vatandaşlarının toplam göç içindeki oranı.Bunların hepsini bir araya getirdiğimiz zaman 14-16 milyon arasında bir sayıya ulaşıyoruz. Tabii ki bu sayı meseleye iki uçtan bakan tarafları tatmin etmeyecektir. “Biz Kimiz” araştırmasının sonuçlarını yayınlayan Milliyet, herhalde bundan daha iyi hesaplanmış sayıları açıklayacaktır. Konda ciddi bir araştırma kuruluşudur, onun rakamlarına güvenmek gerekiyor.*****Not: Diğer KürtlerÇeşitli uluslararası kaynaklar Türkiye dışındaki ülkelerde bulunan Kürt nüfusla ilgili şöyle bilgiler veriyor:Irak 6-7 milyon, İran 4-5 milyon, Suriye 500-700 bin. Buna göre Türkiye dışında yaşan Kürtlerin toplam nüfusu 10.5 milyon ile 12.7 milyon arasında bir yerde bulunuyor. Bu ülkelerde de nüfus sayımının merkezi yönetim tarafından yapıldığını ve sonuçlarla oynanabildiğini düşünürsek toplamda biraz artış olduğunu öngörmek yerinde olur. Sonuçta varılacak sayı yine 12-14 milyon arasındadır.Kuzey Irak Kürt lideri Barzani bölgedeki toplam Kürt nüfusunu 40 milyon olarak telaffuz etmişti. Şu ana kadar aktardığımız rakamlar ise dört ülkedeki toplam Kürt nüfusun 25 ile 30 milyon arasında olduğunu ve bunun yaklaşık yarısının Türkiye’de bulunduğunu gösteriyor.
Bütün savaşlar kirlidir. Bütün saldırganlar suçludur. Ama son savaş kıyıcılığıyla neredeyse insanlık tarihinin gördüğü en kirli savaş olacak.Irak savaşının dün dördüncü yıldönümüydü ve bu dört yıl içinde olanların bilançosu açıklandı. 1 milyon ölü. Bu sayı kimilerine “soyut”muş gibi gelebilir. 1 milyon kişiyi gözümüzün önüne getirebilmek için şöyle bir kıyaslama yapalım: Herkesin bildiği İnönü Stadı yaklaşık 25 bin kişilik.1 milyon ölüyü sığdırmak için 40 İnönü Stadı’nı yan yana koyun, içine tıka basa insan doldurun, sonra onların ölümünü hayal edin.Irak’ın nüfusu savaş öncesi bazı sayımlara göre 25 milyon dolayındaydı. Ve dört boyunca bu 25 milyon insanın 1 milyonu ölmüştür. Bu, her evden en az bir ölü anlamına da gelebilir.***İstanbul’da çeşitli ülkelerin temsilcileri Irak’ın nasıl yeniden inşa edileceğini konuşuyor. O konuşmaların ne kadar boş olduğunu da 1 milyon ölü gösteriyor.Bu kıyımın ardından ortada Irak diye bir ülke kalması söz konusu olamaz. 1 milyon ölünün iki tarafında duran Şiilerin ve Sünnilerin tekrar bir araya gelmelerini istemek, beklemek saflık kelimesiyle bile anlatılamayacak bir durumdur. Diğer yanda, hem Sünnileri hem Şiileri öldüren Amerikalıların yanında da kürtler duruyor.***Amerika’nın Irak işgalini başlatma gerekçelerinden biri, bu ülkede “kitle imha silahları bulunduğu” iddiasıydı. Aradan geçen dört yıl içinde bu iddianın yalan olduğu defalarca ortaya çıktı. İkinci gerekçe de Saddam Hüseyin’in bütün bölge ve dünya için bir tehdit oluşturmasıydı.Saddam Hüseyin’in zarar vermesi ihtimali bulunan insan sayısını şu anda hesaplamak mümkün değil, ama dört yılda 1 milyon insanı öldürebileceği ihtimali zayıf görünüyor.***Türkiye’nin PKK ya da Kerkük gerekçesiyle Kuzey Irak’a askeri müdahalede bulunabileceğini düşünen ve savunanlar, yanıbaşımızdaki bataklığı göremeyenlerdir. Bu bataklığa, bu kirli savaşın ortasına Türkiye’yi sokmaya kalkışmanın adı milliyetçilik değil ancak vatana ihanet olabilir.1 milyon ölünün yanına birkaç bin Türk askerinin adının eklenmesinin sorumluluğunu kimse taşıyamaz. Bunu düşünerek kendi milliyetçiliklerini kanıtlamaya çalışanlar 40 İnönü Stadı’nı yan yana koysun ve bütün bu statları dolduranların ölümünü düşünsün...***Not: Bayram gibi NevruzNevruz’u Orta Doğu’nun bütün halkları çeşitli isimlerle kutluyor. Müslümanlık öncesinden gelen bu bayram yüzyıllardır bir şenlik olarak kutlanıyor. Türkiye’deki Kürt milliyetçilerinin bu bayramı siyasi bir faaliyet alanına çevirmiş olması bu günün asıl özelliğini yok etmemelidir. Bu yıl Nevruz, barış içinde ve gerçekten şenlik olarak kutlanabilir. Bazı yıllar bu gerçekleşmişti. Bu yıl da gerçekleşsin, gerilim yaratmak isteyen gruplara, bahaneleri ne olursa olsun öncelikle DTP yol vermesin.Bayramlar insanları kaynaştırmak, geleceğe olan umutları tazelemek içindir. Nevruz’un da bir savaş günü olmaktan çıkarılması sonuçta herkesi rahatlatır. DTP Genel Başkanı Ahmet Türk bu yönde bir açıklama yaptı. Bütün Türkiye bu sözün yerine getirilmesini bekleyecek.