Genelkurmay Başkanlığı’nın “medya raporu”nun ardından Başbakanlık’ta da bir medya raporu hazırlandığı ortaya çıktı. Başbakanlığın açıklamasına göre rapor Erdoğan’a sunulmamış. Ama bu, raporun yazıldığı gerçeğini ortadan kaldırmıyor.Ortaya çıkan gerçek, ülkemizin en üst kurumlarında yoğun bir “medya merakı”nın bulunduğudur. Kuşkusuz devletin başka kurumları da buna benzer raporlar hazırlatmışlardır.Genelkurmay’ın ve Başbakanlığın medya raporlarını okunduğumuzda ve bu taraftan baktığımızda bir başka gerçek ortaya çıkıyor: Siyasiler ve devletin bazı kurumları medya ile ilişkilerinde büyük yanlışlar yapıyor, çünkü ellerindeki raporlar temel yanlışlar taşıyor.En temel yanlış da medya mensuplarını, gazetecileri, gazete yönetici ve yazarlarını “bizden-bizden değil” diye ayırmaktır. Çünkü bir olayda bir siyasi tarafı eleştiren gazeteci bir başka olayda diğer tarafı ya da kuruluşu eleştirebilir. Bu eleştirileri “karşı tarafta olmak” diye nitelemek, gazetecileri buna göre ayırmak en büyük yanlıştır.Bu yanlışı iktidar koltuklarına oturanlar çok sık yapıyor. Tabii üzerine de zincirleme başka değerlendirme yanlışları geliyor. Çıkış noktasındaki değerlendirme yanlış olduğu zaman da iktidar sahipleri kaçınılmaz sonlarını hızlandırmış oluyor.***Siyasiler medyanın nasıl işlediğini, gazeteci mantığını ve ruhunu bilmemekte, anlamamaktadır. Dolayısıyla yazdırılan, okutulan, üzerine taktik inşa edilen raporların gerçekte hiç bir anlamı bulunmamaktadır.On yıl önce yaşadığımız 28 Şubat sürecinde bazı gazeteciler “vatan haini”, “CIA ajanı” ilan edilmiş, bu kişilerin gazetecilik yapmaları engellenmeye çalışılmıştı. Sonuçta birinin bile “vatan haini” olduğu kanıtlanamadığı gibi, bu iddialara hedef olan isimlerin tümü de şu anda gazetecilik yapmakta, yazı yazmaktadır.Tabii ki siyasi kuruluşlar da kamu kurumları da kendi faaliyet alanlarının kamuoyundaki yansımasını izleyebilmek için medya raporları hazırlayabilir. Bunları medya ile daha doğru ve eşit ilişkiler kurmak için, faaliyetlerinin kamuoyuna daha doğru yansıması için kullanmak da mümkündür.Gerek Genelkurmay’ın gerekse Başbakanlığın medya raporları ise böyle bir amaca yönelik olmak bir yana, medya ile ilişkileri yanlış kurmaktan başka bir işe yaramayacak niteliktedir.***Not: Kürdistan’ı engellemekTerörle mücadele koordinatörü olarak atanan emekli orgeneral Edip Başer sık sık televizyon kanallarında görünüyor ve sorumluluğunun ötesinde siyasi yorumlar yapıyor. Son olarak da Türkiye’de bir Kürt sorunu olmadığını söyledi. Böyle bir çıkış noktasından hareket edildiğinde sorunun ne hale geldiğini, gelebileceğini bu ülke bütün taraflarıyla ve fazlasıyla gördü, yaşadı. “Kürt yoktur” diyerek kürtleri Kürt olmadıklarına ikna etmeye çalışan mantığın bugünkü devamı da “Kürt sorunu yoktur” diyerek sorunun ortadan kalkacağını sanmaktır. Temellerine inmemekte ısrar edildiği, sorunun basit bir polis ya da adliye vakası gibi görüldüğü sürece daha da büyüyeceğini, kangrene dönüşeceğini görmemek için gözleri kapalı yaşamak gerekiyor.Terörle mücadele koordinatörlüğü görevinin kapsamına Kürt sorunu ile ilgili görüşler geliştirmek herhalde girmiyordur. Ayrıca Türkiye’nin önceliğinin bağımsız Kürdistan’ı engellemek olduğu söylendiği zaman da “askeri çözüm”ün alanının daha da geniş tutulması eğilimi ortaya çıkıyor.Terörle mücadele koordinatörünün siyaset geliştirme gibi bir görevi olup olmadığının açıklanması gerekiyor ki, bu görüşler kişisel midir, yoksa kurumsal mıdır, kamuoyu da anlasın.
Yeni cumhurbaşkanı seçilene kadar bu konunun gündemin ana maddesi olması kaçınılmaz. Seçim tarihi yaklaştıkça da gerilim kaçınılmaz olarak artacaktır.Şu andaki görüntü, Türk halkının dörde bölündüğünü gösteriyor. Soru, “Erdoğan cumhurbaşkanı olmak ister mi, olur mu” şeklinde konulduğu zaman ortaya ikisi nesnel ikisi aşırı öznel dört cevap çıkıyor:1- Olur, çünkü bu seçim AKP’nin kazandığı ikinci seçim olacak. Demokratik sistemlerde aynı partinin üç kez seçim kazanması çok zordur. Dolayısıyla...Erdoğan bu kez cumhurbaşkanı olmazsa bu şansı tekrar bulamayacak. Cumhurbaşkanı seçimi normal olarak 7 yıl sonra yapılacağından Erdoğan o seçimde muhalefette kalmış olacak. O sırada yapabilecekleri de bugün Baykal’ın yaptıkları olacağına göre bu seçimde cumhurbaşkanı olmak zorundadır.***2- Olmaz, çünkü Erdoğan’ın halk ve AKP seçmeni nezdindeki popülerliği partisininkinden fazla. Erdoğan cumhurbaşkanı olursa AKP’nin oyu düşer, hele CHP-MHP koalisyonu olursa Çankaya’da iyice yalnız ve işlevsiz kalır. Etkisiz ve hükümete söz geçiremeyen bir cumhurbaşkanı olmaktansa tam yetkili başbakan olarak kalmayı tercih eder.3- Olamaz, çünkü halkın en azından üçte birinin siyasi İslam kökeniyle ilgili kuşkuları güçlü olarak devam ediyor. Eşinin türbanı dolayısıyla da sürekli tepkiyle karşılaşacak. Bu arada Türk Silahlı Kuvvetleri’nin tavrı açık olarak belli olduğu için böyle bir gerilimli ortamı göze alamaz, cumhurbaşkanı olmak istediği halde buna cesaret edemez. Atatürk’ün koltuğunun Erdoğan’a bırakılmasına ülkenin “zinde kuvvetleri” izin vermeyecektir.4- Olmalıdır, çünkü tabandan gelen, üst sınıf ya da bürokrasi kökenli olmayan bir kişi ilk defa Köşk’e çıkacaktır. Eşinin türbanlı olmasının bir önemi yoktur, hatta bu, Türk halkının muhafazakâr ve Müslüman kimliğini yansıtması açısından olumludur. Türkiye Büyük Millet Meclisi iradesini Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olması yönünde gösterirse kimsenin buna söyleyecek bir sözü olamaz.***Bu bölünmüş kanaatler üzerinden bir uzlaşma sağlanmasının çok zor olacağı bellidir. Çünkü Erdoğan cumhurbaşkanı olursa 3. maddedeki görüşü savunanlar büyük gürültü çıkaracak, 4. maddedeki görüşü savunanlar zafer çığlıkları atacaktır. Eğer Erdoğan aday olmazsa da 3. maddedeki görüşü savunanlar “Gördünüz mü nasıl yaptırmadık” diye gerinecek, 4. maddedeki görüşü savunanlar “gelecek sefere görüşürüz” hıncıyla köşelerinde kıvrılacaklardır.Kararı sonuçta Tayyip Erdoğan’ın kendisi alacak ve bir “sonucu” tercih edecektir.*****not: Asker ve medyaGenelkurmay İletişim Dairesi’nin Türk basınıyla ilgili raporu da gizli kalmadı. Önemli bir kuruluşun basının kendisine bakışıyla ilgili bir çetele tutması aslında doğal bir durum. Ancak doğal olmayan birkaç durumu da belirtmek gerekiyor. Bazı gazete ve yazarların “askerin siyasete müdahalesine karşı açık tavır” alması aslında Türk Silahlı Kuvvetleri’nin aleyhine değil lehine bir durumdur. Bugüne kadar bütün yaşananlar bu tür müdahalelerin, tarzı ne olursa olsun hep Türk Silahlı Kuvvetleri’ni yıprattığını göstermiştir.Rapordaki bir önemli “tavır” yanlışı da “karşı tarafta” kabul edilen gazete ve gazetecilere “akreditasyon” verilmemesiyle ilgilidir. “Akreditasyon”un anlamı, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin faaliyetlerini bizzat izleyebilme, toplantılara katılma izni alınmasıdır. Ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin en karşı görünen gazeteci ve yazarları bile “akredite” etmesi, bütün faaliyetlere çağrılmaları ve bunları kendi gözleriyle görmelerinin sağlanması, yine Türk Silahlı Kuvvetleri’nin lehine bir durumdur.
Cumhurbaşkanı seçimiyle ilgili hemen her yazının ardından şöyle bir suçlama geliyor: “Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olmasını destekliyorsunuz...” Daha katı bazı okurlar da kamuoyu yoklamalarında AKP’nin açık ara önde olduğu yazıldığında, bunu AKP’ye destek olarak anlıyor.Önce şunu söylemek gerekir: Dünyanın demokrasi ile yönetilen hemen tüm ülkelerinde yayın politikasıyla bir siyasiye ya da bir partiye, eleştirilmesi gereken yerde eleştirmeden “tam destek” veren tüm gazeteler bunun cezasını çekmişlerdir. Ceza, okurun güvenini kaybetmek, dolayısıyla okur kaybetmektir. Bunun örnekleri ülkemizde pek çok kez görülmüştür.Erdoğan’ın cumhurbaşkanı adayı olması ve seçilmesi ihtimallerini tahlil ederken “olsun” ya da “olmasın” şeklinde kesin ve taraflı kanaat belirtmek elbette mümkün. Ancak bunu söylerken okuru aydınlatmak, düşünme yollarını geliştirmek birinci görev olduğuna göre, verilen hükmü destekleyen kanıtları da aktarmak şarttır.***Erdoğan’ın rahat ve muktedir bir cumhurbaşkanı olmasını sağlayacak olan, gerçekte onu destekleyenler ve başta CHP olmak üzere bütün diğer muhalefet partileridir. Çünkü bu partiler, yine başta CHP olmak üzere, gelecek seçimde AKP’ye karşı etkili bir seçenek oluşturacak ve iktidara (yalandan değil gerçekten) aday olabilecek oluşumlara gitmekten kaçınıyor.AKP’nin gelecek seçimde açık ara iktidar olmasını engelleyecek oluşumlar ve ittifaklar kurulması mümkündür. Bu basiret gösterilirse, “Erdoğan Cumhurbaşkanı, Gül başbakan, AKP tek başına iktidar” olasılığı zayıflayacaktır.Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olmasını engellemek ve onu farklı uzlaşmalara zorlamak isteyenler, bunun siyasi yollarını bulmakla yükümlüdür. Yoksa “Erdoğan cumhurbaşkanı olursa Türkiye mahvolur” diye her gün temcit pilavı kaşıklamanın hiçbir anlamı yoktur. Bu sadece bunu tekrarlayanları bir süre tatmin eder, görevlerini yaptıkları gibi bir duyguya sahip olurlar ama sonuç değişmez.Bu arada, CHP’nin benimsediğinden kuşkulanılan “Erdoğan cumhurbaşkanı olsun ki biz de gerilimi tırmandıralım, hatta yeni bir 28 Şubat olayı yaratılsın ki biz de kıyısından iktidar koltuğuna ilişelim” mantığı aşırı ilkel bir siyasi taktik olarak, yine Erdoğan’a ve AKP’ye yarayacaktır.***Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı olasılığı üzerine nesnel tahliller yapmaya çalışanları “Erdoğan’ı desteklemek”le suçlayanların bu gelişmeye asıl desteği verenleri görmesi gerekiyor.Şu andaki manzara, genel seçimde AKP’nin yine tek başına iktidar olması ihtimalinin güçlü olduğudur. Bu da Erdoğan’ı, eğer seçilirse, demokrasinin var olmadığı ya da aşırı ağır aksak işlediği dönemler dışında en rahat çalışan cumhurbaşkanı haline getirecektir.AKP’ye seçenek olamayanlar; buna göre politikalar geliştiremeyenler ile küçük laf oturtmalarından ve sokak milliyetçiliğinden medet umarak siyaset yapanlar Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olma sürecinin en büyük destekçileridir.*****not: Irak’taki kıyımlarSünniler Kerbela’ya giden Şiileri kitle halinde katlediyor. Şiiler de Bağdat’ın sahaflar çarşısını havaya uçurup karşı katliam yapıyor. Okul önlerinde, çarşıya çıkmış kadınların arasında bombalar patlatılıyor. Bu ne inanmışlıktır ki bunları canlı bombalar yapıyor. İslam tarihinde çeşitli mezhepler arasında savaşlar olmuştur. Hıristiyanlık tarihinde de farklı mezhepler arasında büyük savaşlar olmuş, insanlık dışı kıyımlar yapılmıştır. Ama şu anda, 21’inci yüzyılda insan aklına sığması güç olan kıyımları, Sünniler ve Şiiler Irak’ta birbirlerine karşı yapıyor.Bu kıyımlar sadece egemenlik mücadelesi, petrol savaşı ya da bölünecek Irak’ın paylaşımı savaşı olmaktan çıkmış durumda.İnsanlar sadece Sünni olduğu için ya da Şii olduğu için öldürülüyor. Bunun adını da dini kökenli soykırım olarak koymak gerekiyor. Kıyımları engellemeye kimsenin gücü yetmiyor. Ama bu durumun en başta Amerikan işgal güçlerine yaradığını iki taraf da görmüyor. Kimse de bunu açıklamaya kalkışmıyor.
Cumhuriyet Gazetesi bir süredir “siyasi” bir reklam kampanyası yapıyor. Gazetenin manşetini tümüyle kaplayan siyah fonun üzerinde şu yazı yer alıyor: “1881- 2007 Mayıs 2007’de Cumhurbaşkanlığı seçimi yapılıyor, tehlikenin farkında mısınız? Cumhuriyetinize sahip çıkın.” Bir ikinci reklamda da “Mayıs 2007’de saatler 100 yıl geriye alınacak” sözü yer alıyor.Birinci mesajdaki 1881 tarihiyle herhalde Atatürk’ün doğum yılı kastediliyor. Ve 2007 mayısında Atatürk’ün doğum tarihine geri dönülebileceği söyleniyor. Yani “tehlike”nin giderilmesi için yeni Atatürk’ün doğması beklenecektir.Cumhuriyet Gazetesi’nin kendisini “cumhuriyet” kavramının ülkemizdeki temelleriyle özdeş görmesinin, gazetenin kuruluş koşulları dolayısıyla bir anlamı vardır.Reklam kampanyasıyla bu özdeşlik fikrinin işlendiğini düşünebiliriz. Ama kampanyanın ikinci ve birinciye sıkı sıkıya bağlı mesajı, Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanı seçilmesiyle Türkiye’nin bir yüzyıl geriye gideceği fikridir.Bu fikrin bu kadar sert bir üslupla verilmiş olması dolayısıyla bazı televizyon kanalları, gazetenin o mesajı içeren reklamlarını yayınlamayı reddetmiştir. Radyo Televizyon Üst Kurulu da bu reklamlarla ilgili olarak kendisine yapılan başvurular üzerine bir karar alamamıştır.***Yasal konuları bir kenara bırakır, bu reklamların içerdiği siyasi mesaja bakarsak gerçekten çok ama çok vahim bir gelecek uyarısı ile karşı karşıya olduğumuzu anlıyoruz. Eğer Erdoğan ya da AKP’nin muhafazakâr (ve eşinin başı kapalı) bir mensubu cumhurbaşkanı olursa Türkiye’de “her şeyin bittiğine” inanmamız gerekiyor.Erdoğan ya da başka bir AKP’linin cumhurbaşkanı olmasına benzer gerekçelerle karşı çıkılabilir, ama böyle bir seçimle Türkiye’nin yüz yıl geriye gideceğini düşünmek ayrı bir konu. Çünkü burada Türkiye Cumhuriyeti’nin 85 yılda gerçekleştirdiği gelişmelerin, ilerlemelerin, kazanımların tümüne dair bir inançsızlık var.Siyasi İslam kökenli bir partinin, çeşitli hesaplara göre seçmenin üçte biri ya da dörtte birinin oyuyla tek başına iktidar olmasından tedirginlik duymanın gerekçeleri olabilir, bunlar tartışılabilir, AKP’nin “gizli planları”ndan da söz edilebilir, Atatürk’ün oturduğu koltuğa siyasal İslam kökenli bir kişinin oturmasının vicdanlarda rahatsızlık yaratması da doğaldır.Ancak böyle bir ihtimalde Türkiye’nin bir anda yüz yıl geriye gideceği korkusuyla yaşamak çok farklı, hatta bazı hastalık isimleriyle anılabilecek bir ruh halinin yansımasıdır.***Çağdaş bir laik demokrasi, sosyal demokrat program geliştiremeyen, çareyi “siyasal İslama karşı radikal milliyetçilik” formülünde arayan bir anlayışın toplumu aşırı gererek sonuç alma çabalarının içinde “demokrasiyi feda etmek, böyle sonuçlar yaratan demokrasiden vazgeçmek” fikri de bulunmaktadır. Bu anlayışa göre eğer halkın dörtte biri siyasal İslam kökenli bir partiye oy vermişse “seçim yapılmaz, olur biter!” Bu anlayışın sahipleri, çok uzağa değil, dönüp 12 Eylül askeri yönetiminin icraatlarına baktıkları zaman, o mantığın nasıl çarpık gelişmelere yol açtığını göreceklerdir.Erdoğan cumhurbaşkanı olursa Türkiye’nin yüz yıl geriye gideceği korkusuyla çözümü demokrasinin ve anayasal düzenin “askıya alınması” olarak göstermenin ve yeni bir Atatürk’ün doğmasını beklemenin ardındaki ruh halini de anlamak gerekir. Tabii kişisel bir mesele olarak.Bütün sorunların çözümünün tek yolunun, bütün korkuların giderilmesinin tek ilacının demokrasi olduğunu içlerine sindirememişlerin hâlâ etkili olabilmeleri ise toplumsal bir sorundur.
Cumhurbaşkanı seçimiyle ilgili olarak en çok tekrarlanan formül, “toplumsal uzlaşma ile seçilsin” şeklinde.Bu formülün içeriği de kuşkusuz kullananlara göre değişiyor. Kimileri, daha çok AKP dışındaki siyasi partiler, bunu söylerken Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olmamasını kastediyor.Bazıları ise, yine Erdoğan dışında bulunacak ismin medyanın genel onayına bağlı olduğunu düşünüyor, hatta yazıyor.Kimileri Cumhurbaşkanı olacak kişinin kesinlikle AKP’ye yakın olmaması gerektiğini söylemek istiyor.***Halk tarafından seçilmediğine göre “toplumsal uzlaşma” denildiğinde, aslında bu kavramın içinde “halk” ya da “seçmen” bulunmuyor. Siyasi partiler ve medya ile bazı etkili sivil toplum örgütlerinin ve kurumların anlaşmasının adı “toplumsal uzlaşma” oluyor.Böyle bir uzlaşmayı sağlamak da zordan öteye, imkânsızdır. Eninde sonunda AKP tek başına iktidar olmuş, kendisinin getirmediği bir seçim sistemi dolayısıyla rahat iktidar olmuş bir siyasi partidir. Sahip olduğu Meclis çoğunluğu da ona cumhurbaşkanını belirleme imkânını veriyor.“Toplumsal uzlaşma” istendiği zaman ne olabilir? Başbakan ve Meclis Başkanı birkaç isim belirler, bu isimler gazete yöneticilerine, TÜSİAD’a, Genelkurmay Başkanlığı’na iletilir, onlardan gelecek tepkilere göre de bir isim belirlenir... Mesela... Böyle bir şey olamayacağına göre de “toplumsal uzlaşma” denilen durumun ne toplumla ne de uzlaşma ile ilgisi olabilir.***Toplumsal uzlaşma ile kastedilen aslında çok basittir: Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı olmasın (çünkü toplumun bir kesiminin ona güveni olmadığı gibi eşinin kapalı olması da ülke açısından sakıncalıdır), AKP’nin çok uzağında olmayan ama diğer güç merkezlerinin de karşı çıkmayacağı bir isim bulunsun.Türkiye Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanları arasında, kendi dönemlerinin koşullarında bu tanım ve talebe kısmen uyan iki isim vardır. Bunlardan biri Fahri Korutürk, ikincisi de şu andaki Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’dir.İkisi dışında bütün cumhurbaşkanları siyasi güçleri sayesinde seçilmişlerdir ve “karşı” taraftakilerin hiç onaylamadığı isimlerdir. Buna asker cumhurbaşkanları da dahildir.Türkiye’de cumhurbaşkanı seçimlerinin hiçbirinde “toplumsal uzlaşma” olmamış, zaten aranmamıştır. Atatürk kendi siyasi gücüyle gelmiştir, İnönü yine kendi siyasi gücüyle cumhurbaşkanı olmuştur. Celal Bayar’ı, Turgut Özal’ı kendi partisi seçmiştir. Süleyman Demirel’i oğul İnönü’nün desteğiyle kendi partisi seçmiştir.Cemal Gürsel ve Cevdet Sunay silah gücüyle cumhurbaşkanı olmuştur. Fahri Korutürk’ün cumhurbaşkanı olmasının nedenlerinden biri de yine sivil siyasilere kuşkusu kaybolmamış askeri kesimi emekli amiral kimliği ile yatıştırmaktır.***Türkiye’de cumhurbaşkanı seçimlerinde hiçbir zaman “toplumsal uzlaşma” olmamıştır, sadece bazı siyasi uzlaşmalar olmuştur. Siyasi pazarlıklar sonucu varılan uzlaşmaların adı da, Sezer’in seçilmesinde olduğu gibi, adı üzerinde “siyasal” uzlaşmadır.Şu anda da “toplumsal uzlaşma” sayılamayacak ve içeriğinin ne anlama geldiği belirsiz kavramlar kullanmak yerine konuyu açık açık konuşalım:Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı olsun mu olmasın mı? Olursa ne olur? Olmazsa ne olur?Sorular aslında bu kadar basittir. Ve asıl toplumsal uzlaşma bu sorulara demokratik düzenin ilkeleri çerçevesinde cevap verilmesini sağlamak konusunda olmalıdır.
Eski cumhurbaşkanı Kenan Evren’in sözleri daha çok tartışılacak. Evren’in ne söylediğini, ne söylemek istediğini hatırlayalım: Eski cumhurbaşkanı Türkiye’nin bugünkü idari yapısının yükü kaldıramadığını, belki eyalet sisteminin bile tartışılması gerektiğini söyledi.Evren’in verdiği diğer mesaj da Kürt sorunu ve onun içinden doğmuş terör sorununun başka yollarla çözülmesi üzerinde de düşünülmesi gerektiği yönündeydi. Bunun için de “Leyla Zana ile görüşürüm” ve “DTP Meclis’e girmelidir” sözlerini söyledi.***1980-1983 arasında ülkenin “mutlak hakimi” olan Milli Güvenlik Konseyi’nin başkanı ve devlet başkanı, 1987’ye kadar da cumhurbaşkanı olan Kenan Evren’in konuştuğu konuyla ilgili sağlam bilgileri olduğunu varsaymak durumundayız.Evren’in dünkü Milliyet’te Hasan Cemal’in köşesinde yer alan sözleri de bu sorunları enine boyuna düşündüğünü ve söylediklerinin rastgele söylenmiş sözler olmadığını gösteriyor. Evren Hasan Cemal’e şöyle diyor: “Katı milliyetçilikle, katı kurallarla bir yere gidemeyiz.” Ve bir şey daha söylüyor: “Ankara’ya gideceğim, komutanlarla görüşebilirsem bütün bunları onlara da anlatacağım.” ***Evren’in sözlerine ve bu konuları tartışmaya açmak istemesine en büyük tepkiyi yine aynı cephe gösterdi: CHP ve MHP. Bunda da şaşılacak bir şey yok, iki partinin Türkiye’nin geleceğine ilişkin bakışları ve bugünkü sorunlarla ilgili korkuları tümüyle örtüşür hale gelmiştir.CHP ve MHP sözcülerinin Evren’e linç girişiminin başını çekmeleri bu iki partinin de, ülkenin en önemli sorunu üzerinde otuz-kırk yıl öncesinden farksız şekilde baktıklarını gösteriyor.Evren’in dikkat çekmek istediği konunun özü de budur. Bazı sorunlar neredeyse yarım yüzyıldır sürüyor ve bugüne kadar izlenen siyasetlerle çözümsüz kalmış ise bunlar üzerine bugünün koşulları içinde ve özgürce düşünmek, fikir üretmek durumundayız.***Evren yönetimi de sokak milliyetçiliği ve gardırop Atatürkçülüğü ile sorunları çözmeyi denemişti. Çözemediği gibi kendi döneminden sonrasına daha da büyüyen sorunlar devretti. Evren bile yirmi yıl sonra bu sorunları özgürce konuşmak ve tartışmaktan yana tavır alıyor ama CHP yirmi yıl önceki Evren gibi konuşuyor.Eğer Evren yargı önüne çıkarsa sokak milliyetçileri belki mahkeme kapısında gösteri de yapar. CHP de onların arkasında MHP ile el ele durur.
Her önemli tartışma geliyor, korku duvarlarımıza çarpıp kalıyor. Bu korku duvarlarını inşa edenlerle korkanlar aynı. Ve onlar, herkesin bu korku duvarları ardında yaşamasını, asla “üstüne vazife olmayan” işlere karışmamasını istiyor.Korku duvarları yüzünden hiçbir şeyi açık konuşamıyoruz. Sorun ne olursa olsun; açık konuşulmadığı sürece, çözüm üretmek bir yana, daha da büyüyor ve korku duvarlarının yanında yeni bir duvar olarak yerini alıyor.İkinci Dünya Savaşı öncesinde ve sırasında gerçek bir korkumuz vardı. Büyük güçlerden birinin saldırısına uğramaktan, işgal altında kalmaktan korkuyorduk. Bu, gerçek bir korkuydu. Ama bu gerçek korkunun yanına gerçek olmayan başka korkular da ekledik. Ülkemizin Müslüman olmayan vatandaşlarının hep dışarıdan birileriyle işbirliği yapacağı korkusunu kendimiz inşa ettik.***İkinci Dünya Savaşı’nın ertesinde, 1980’li yıllara kadar en büyük korkumuz “komünizm” oldu. Batı Avrupa’da doğmuş, Sovyetler Birliği ile büyümüş bu hayalet, yaklaşık kırk yıl boyunca sürekli olarak gözlerde ve ruhlarda büyüyen bir korku halini aldı.Komünizm korkusu, bu tehlikeye karşı toplumsal ve ekonomik tedbirler düşünmek yerine, sivilleri savaşmaları için örgütlemek ve yetiştirmek, ağır hukuki tedbirlerle farklı en küçük bir düşüncesi olanların üzerine gitmek gibi paranoyaları artıran, ama asla derde deva olmayacak işlere girişildi.Bu korkuların ortak adı aslında hep “vatan elden gidiyor” formülüyle halka aktarıldı.Bu korku bir yanda askeri darbeleri hazırladı, diğer yanda halkın demokrasi korkusunu güçlendirdi. Demokrasinin bizzat kendisi bir korkuya dönüştü. “Fazla serbestlik anarşi getirir sonra vatan elden gider” korkutması kuşaklar boyunca insanların içine sindirildi.Şiirden korkuldu, sinemadan korkuldu, eli kalem tutan herkesten korkuldu. Şu anda komünizm korkusu yok, anarşi korkusu yok, dolayısıyla demokrasiye yavaş yavaş alışıyor, demokrasinin korkulacak bir şey olmadığını ağır ağır da olsa anlıyoruz.***Ama başka bir korku son yirmi yıldır üzerimize bütün ağırlığıyla çökmüş bulunuyor. Bu da “bölünme” korkusu. Açıkça söylenmese de ülkemizdeki Kürt kökenli vatandaşların bir gün şu ya da bu şekilde ülkemizi bölebileceğini, topraklarımızın bir bölümünü alıp gidebileceklerini düşünüyoruz.Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren defalarca Kürt isyanları oldu ve devlet bunları bastırmakta fazla güçlük çekmedi. Son isyanı ise bastırmakta zorlanıyoruz. Dolayısıyla bölünme korkumuz büyüyor. Genç insanların dökülen kanları, binlerce ailenin bağrını yakan ölümler aslında ülkemizin silah zoruyla bölünmesinin mümkün olmadığını gösterdi. Ama bu kez korkumuzu başka alanlara taşıdık, geleceğimizi açık açık tartışamadığımız için şimdi de Kuzey Irak’ta bir Kürdistan kurulmasından korkar olduk.Çevremizde ve dünyada, bizim belirleyemediğimiz ve belirleyemeyeceğimiz gelişmeleri önceden kestirecek bir ufuk açıklığı edinmek ve her gelişmenin ülkemiz ve insanlarımız açısından bir faydaya dönüşmesini sağlamak için konuşma becerisini gösteremediğimiz sürece de korkmaya devam edeceğiz.Biz korkuyoruz, her gelişmenin ardında başımıza örülecek yeni çoraplar arıyoruz diye dünyanın değişimi durmayacak. Dünyadan ve kendimizden sürekli korktuğumuz için insanlığın refah yarışında sürekli olarak geriye düştüğümüzü bir gün göreceğiz.
Biz Türkiye’de her an, her şey olabileceğini biliyoruz. “Artık bu kadarı olmaz” denilen olaylar da olabilir. “Bu kadar hainlik olmaz” diyeceğiniz olaylar da olabilir.Ama bu kez olan, her türlü hayal gücünü aştı geçti.Olay, 12 Eylül askeri darbesinin genelkurmay başkanı, eski devlet başkanı ve cumhurbaşkanı emekli orgeneral Kenan Evren hakkında Muğla Savcılığı’nın “bölücülükten” inceleme başlatmasıdır.Bir taraftan bakınca bir komedi, şaka gibi bir şey. Diğer taraftan bakınca da fena halde dram...***Şaka gibi, çünkü Türkiye’nin bölünme korkusunun zirveye çıktığı yıllarda askeri darbe yapılmış, darbe gerekçelerinden biri olarak bu gösterilmiş, Kürt kelimesini kullananlar, Kürtçe konuşanlar da hapse atılmıştır.Diyarbakır askeri hapisanesindeki dehşet verici uygulamaların bir sonucu, yeni kurulan PKK’nın daha çok taraftar ve militan bulması olmuştur. Birçok “ılımlı” görüş sahibi kişi de bu dönemin uygulamaları dolayısıyla radikal uçlara kaymış, etki-tepki sarmalı Türkiye’nin başına açılan terör belasını tırmandırmıştır.***İşte bu işlerin en başındaki kişi; Kürt kelimesinin telaffuzundan rahatsız olan kişi, bugün bölücülük suçlamasıyla soruşturma hedefi olmuştur.Buna eskiden kaderin cilvesi de denirdi. Ama durumun bu yanı gerçekten şaka gibi.Diğer tarafı ise Türkiye’de düşünce ve konuşma özgürlüğünün eski genelkurmay başkanı ve cumhurbaşkanları için bile hayal olduğu gerçeğidir.Evren açık açık konuşmuş, Türkiye’nin yönetiminin rahatlatılabileceğini söylemiş, bu arada isterse Leyla Zana ile görüşebileceğini de eklemiştir.İçimizi kaplayan önyargılar, yaşı 80’i aşmış, askeri darbe yapmış bir eski genelkurmay başkanının sözlerinden bile korkmamıza yol açıyor...***Evren’in bugün böyle konuşabilmesi başka bir kuşku daha yaratıyor. Acaba Ankara’da en tepelerde bulunanlar bu sorunlarla ilgili olarak bize yasakladıkları konuları aralarında konuşuyor, düşünüyor, ama bizim düşünüp konuşmamızı mı istemiyor?Bunların hepsi doğrudur. Türk toplumu en dramatik olaylarla en gülünç olay ve durumları birlikte iç içe yaşamaya alışmıştır. Evren hakkında açılan soruşturma da traji-komik hayatımızın zirvesidir.*****not: Çukurların ardındaki gerilikDaha İstanbul’da rögara düşüp ölen çocuğun üzüntüsü geçmeden Darıca’da da bir çocuk foseptik çukuruna düşüp öldü. İnsan hayatının en ucuz olduğu bir ülkede yaşıyoruz. İnsan hayatına en az değer verilen ülkelerden birinde yaşıyoruz. İnsan hayatının en değerli şey olduğunu bilmeyenlerin, anlamayanların ortalıkta dolaştığı bir ülkede yaşıyoruz.Bu çocuk ölümleriyle çukur ihmalleri sona erecek mi? Kendimizi aldatmayalım. Bugüne kadarki buna benzer olaylardan ders alma kapasitemizin çok düşük olduğunu biliyoruz. Daha çok çocuk ölür, çukurlar yine ya kapanmaz ya da kapatılmış gibi yapılarak insanlara tuzaklar kurulmaya devam eder.