Genelkurmay Başkanlığı’nın “medya raporu”nun ardından Başbakanlık’ta da bir medya raporu hazırlandığı ortaya çıktı. Başbakanlığın açıklamasına göre rapor Erdoğan’a sunulmamış. Ama bu, raporun yazıldığı gerçeğini ortadan kaldırmıyor.
Ortaya çıkan gerçek, ülkemizin en üst kurumlarında yoğun bir “medya merakı”nın bulunduğudur. Kuşkusuz devletin başka kurumları da buna benzer raporlar hazırlatmışlardır.
Genelkurmay’ın ve Başbakanlığın medya raporlarını okunduğumuzda ve bu taraftan baktığımızda bir başka gerçek ortaya çıkıyor: Siyasiler ve devletin bazı kurumları medya ile ilişkilerinde büyük yanlışlar yapıyor, çünkü ellerindeki raporlar temel yanlışlar taşıyor.
En temel yanlış da medya mensuplarını, gazetecileri, gazete yönetici ve yazarlarını “bizden-bizden değil” diye ayırmaktır. Çünkü bir olayda bir siyasi tarafı eleştiren gazeteci bir başka olayda diğer tarafı ya da kuruluşu eleştirebilir. Bu eleştirileri “karşı tarafta olmak” diye nitelemek, gazetecileri buna göre ayırmak en büyük yanlıştır.
Bu yanlışı iktidar koltuklarına oturanlar çok sık yapıyor. Tabii üzerine de zincirleme başka değerlendirme yanlışları geliyor. Çıkış noktasındaki değerlendirme yanlış olduğu zaman da iktidar sahipleri kaçınılmaz sonlarını hızlandırmış oluyor.
Siyasiler medyanın nasıl işlediğini, gazeteci mantığını ve ruhunu bilmemekte, anlamamaktadır. Dolayısıyla yazdırılan, okutulan, üzerine taktik inşa edilen raporların gerçekte hiç bir anlamı bulunmamaktadır.
On yıl önce yaşadığımız 28 Şubat sürecinde bazı gazeteciler “vatan haini”, “CIA ajanı” ilan edilmiş, bu kişilerin gazetecilik yapmaları engellenmeye çalışılmıştı. Sonuçta birinin bile “vatan haini” olduğu kanıtlanamadığı gibi, bu iddialara hedef olan isimlerin tümü de şu anda gazetecilik yapmakta, yazı yazmaktadır.
Tabii ki siyasi kuruluşlar da kamu kurumları da kendi faaliyet alanlarının kamuoyundaki yansımasını izleyebilmek için medya raporları hazırlayabilir. Bunları medya ile daha doğru ve eşit ilişkiler kurmak için, faaliyetlerinin kamuoyuna daha doğru yansıması için kullanmak da mümkündür.
Gerek Genelkurmay’ın gerekse Başbakanlığın medya raporları ise böyle bir amaca yönelik olmak bir yana, medya ile ilişkileri yanlış kurmaktan başka bir işe yaramayacak niteliktedir.
Not: Kürdistan’ı engellemek
Terörle mücadele koordinatörü olarak atanan emekli orgeneral Edip Başer sık sık televizyon kanallarında görünüyor ve sorumluluğunun ötesinde siyasi yorumlar yapıyor. Son olarak da Türkiye’de bir Kürt sorunu olmadığını söyledi. Böyle bir çıkış noktasından hareket edildiğinde sorunun ne hale geldiğini, gelebileceğini bu ülke bütün taraflarıyla ve fazlasıyla gördü, yaşadı. “Kürt yoktur” diyerek kürtleri Kürt olmadıklarına ikna etmeye çalışan mantığın bugünkü devamı da “Kürt sorunu yoktur” diyerek sorunun ortadan kalkacağını sanmaktır. Temellerine inmemekte ısrar edildiği, sorunun basit bir polis ya da adliye vakası gibi görüldüğü sürece daha da büyüyeceğini, kangrene dönüşeceğini görmemek için gözleri kapalı yaşamak gerekiyor.
Terörle mücadele koordinatörlüğü görevinin kapsamına Kürt sorunu ile ilgili görüşler geliştirmek herhalde girmiyordur. Ayrıca Türkiye’nin önceliğinin bağımsız Kürdistan’ı engellemek olduğu söylendiği zaman da “askeri çözüm”ün alanının daha da geniş tutulması eğilimi ortaya çıkıyor.
Terörle mücadele koordinatörünün siyaset geliştirme gibi bir görevi olup olmadığının açıklanması gerekiyor ki, bu görüşler kişisel midir, yoksa kurumsal mıdır, kamuoyu da anlasın.

