Cumhuriyet Gazetesi bir süredir “siyasi” bir reklam kampanyası yapıyor. Gazetenin manşetini tümüyle kaplayan siyah fonun üzerinde şu yazı yer alıyor: “1881- 2007 Mayıs 2007’de Cumhurbaşkanlığı seçimi yapılıyor, tehlikenin farkında mısınız? Cumhuriyetinize sahip çıkın.”
Bir ikinci reklamda da “Mayıs 2007’de saatler 100 yıl geriye alınacak” sözü yer alıyor.
Birinci mesajdaki 1881 tarihiyle herhalde Atatürk’ün doğum yılı kastediliyor. Ve 2007 mayısında Atatürk’ün doğum tarihine geri dönülebileceği söyleniyor. Yani “tehlike”nin giderilmesi için yeni Atatürk’ün doğması beklenecektir.
Cumhuriyet Gazetesi’nin kendisini “cumhuriyet” kavramının ülkemizdeki temelleriyle özdeş görmesinin, gazetenin kuruluş koşulları dolayısıyla bir anlamı vardır.
Reklam kampanyasıyla bu özdeşlik fikrinin işlendiğini düşünebiliriz. Ama kampanyanın ikinci ve birinciye sıkı sıkıya bağlı mesajı, Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanı seçilmesiyle Türkiye’nin bir yüzyıl geriye gideceği fikridir.
Bu fikrin bu kadar sert bir üslupla verilmiş olması dolayısıyla bazı televizyon kanalları, gazetenin o mesajı içeren reklamlarını yayınlamayı reddetmiştir. Radyo Televizyon Üst Kurulu da bu reklamlarla ilgili olarak kendisine yapılan başvurular üzerine bir karar alamamıştır.
Yasal konuları bir kenara bırakır, bu reklamların içerdiği siyasi mesaja bakarsak gerçekten çok ama çok vahim bir gelecek uyarısı ile karşı karşıya olduğumuzu anlıyoruz. Eğer Erdoğan ya da AKP’nin muhafazakâr (ve eşinin başı kapalı) bir mensubu cumhurbaşkanı olursa Türkiye’de “her şeyin bittiğine” inanmamız gerekiyor.
Erdoğan ya da başka bir AKP’linin cumhurbaşkanı olmasına benzer gerekçelerle karşı çıkılabilir, ama böyle bir seçimle Türkiye’nin yüz yıl geriye gideceğini düşünmek ayrı bir konu. Çünkü burada Türkiye Cumhuriyeti’nin 85 yılda gerçekleştirdiği gelişmelerin, ilerlemelerin, kazanımların tümüne dair bir inançsızlık var.
Siyasi İslam kökenli bir partinin, çeşitli hesaplara göre seçmenin üçte biri ya da dörtte birinin oyuyla tek başına iktidar olmasından tedirginlik duymanın gerekçeleri olabilir, bunlar tartışılabilir, AKP’nin “gizli planları”ndan da söz edilebilir, Atatürk’ün oturduğu koltuğa siyasal İslam kökenli bir kişinin oturmasının vicdanlarda rahatsızlık yaratması da doğaldır.
Ancak böyle bir ihtimalde Türkiye’nin bir anda yüz yıl geriye gideceği korkusuyla yaşamak çok farklı, hatta bazı hastalık isimleriyle anılabilecek bir ruh halinin yansımasıdır.
Çağdaş bir laik demokrasi, sosyal demokrat program geliştiremeyen, çareyi “siyasal İslama karşı radikal milliyetçilik” formülünde arayan bir anlayışın toplumu aşırı gererek sonuç alma çabalarının içinde “demokrasiyi feda etmek, böyle sonuçlar yaratan demokrasiden vazgeçmek” fikri de bulunmaktadır. Bu anlayışa göre eğer halkın dörtte biri siyasal İslam kökenli bir partiye oy vermişse “seçim yapılmaz, olur biter!”
Bu anlayışın sahipleri, çok uzağa değil, dönüp 12 Eylül askeri yönetiminin icraatlarına baktıkları zaman, o mantığın nasıl çarpık gelişmelere yol açtığını göreceklerdir.
Erdoğan cumhurbaşkanı olursa Türkiye’nin yüz yıl geriye gideceği korkusuyla çözümü demokrasinin ve anayasal düzenin “askıya alınması” olarak göstermenin ve yeni bir Atatürk’ün doğmasını beklemenin ardındaki ruh halini de anlamak gerekir. Tabii kişisel bir mesele olarak.
Bütün sorunların çözümünün tek yolunun, bütün korkuların giderilmesinin tek ilacının demokrasi olduğunu içlerine sindirememişlerin hâlâ etkili olabilmeleri ise toplumsal bir sorundur.

