Cumhurbaşkanı seçimiyle ilgili yorumlar arasında bir söz, fazlaca tekrarlandığı için doğrudur sanılmaya başlandı. Kimileri bu seçimin Türkiye Cumhuriyeti tarihindeki en sıkıntılı cumhurbaşkanı seçimi olacağını söylüyor.Türkiye’de hemen tüm cumhurbaşkanı seçimleri kendi dönemlerinin koşulları içinde sıkıntılı olmuştur.Prof. Hikmet Özdemir’in “Atatürk’ten Günümüze Cumhurbaşkanı Seçimleri” adlı çalışması yakınlarda yayınlandı. Önümüzdeki seçim dolayısıyla geriye dönük yorumlar üretmek isteyenlerin bu kitabı okuması gerekir.Cumhurbaşkanı ya da başkan seçimi her zaman sıkıntılıdır. Tabii cumhurbaşkanının bir tür yetkisiz kral konumunda olduğu ülkeler dışında. Örneğin Almanya’da cumhurbaşkanı yetkileri son derece kısıtlıdır, seçiminde hiçbir zaman sorun olmaz.Devlet başkanının üst yönetim yetkilerini hükümetle paylaştığı Fransa’da her seçim büyük siyasi krizlerin nedenidir. Bizdeki seçimle aynı dönemde bu ülkede yapılacak olan başkanlık seçimi aylardır büyük tartışma konusu olmaya devam ediyor. Kamuoyu yoklamalarında adaylar bir aşağı iniyor, bir yukarı çıkıyor, Fransız halkı da bazı tercihlerde zorlanıyor.***Anayasamızın belirlediği cumhurbaşkanı yetkileri, yarı başkanlık sisteminin geçerli olduğu ülkelere göre oldukça kısıtlıdır. Cumhurbaşkanı ile hükümetin farklı kanatlardan olduğu dönemlerde de hükümet her zaman cumhurbaşkanını “kenara itme” imkânını bulmuştur. Menderes Bayar’a aynı şeyi yapmış, Demirel Özal’a aynı şeyi yapmıştır. Bugün de farklı bir durum yok. Veto edilen kanunlarda, onaylanmayan atamalarda AKP hükümeti her zaman bir yolunu buluyor ve kendi istediğini yapıyor.Böyle bir yetki farkına rağmen en tepedeki siyasilerin cumhurbaşkanı olma talebini anlamak bazen güç oluyor. Örneğin Türkiye’yi iyi bilen, iyi izleyen yabancılar bile bunu kavramakta güçlük çekiyor.***1989 yılında bugünden hiç de farklı olmayan bir siyasi gerilim ortamında Turgut Özal’ın cumhurbaşkanı olup olmayacağı tartışılıyordu. Biz de bir davetle ABD’nin başkentinde bulunuyorduk. ABD Dışişlerinin üst düzey bir görevlisi de bu soruyu sordu. Başbakan çok daha yetkili olmasına rağmen Özal neden cumhurbaşkanı olmak isteyebilir? Bu sorunun cevabı bizim için basitti: Cumhurbaşkanlığı, yetkileri ne kadar az olursa olsun, her zaman bir insanın gelebileceği en üst makam olarak görülür, öyle algılanır; siyasiler de Turgut Özal da bunu böyle görür.Amerikalı diplomat konuşmayı biraz hafifletmek için “Peki siz cumhurbaşkanı mı olmak isterdiniz başbakan mı” diye sordu. Cevap “Tabii ki cumhurbaşkanı” oldu. Amerikalı diplomat “Anayasanıza göre aday olabilirsiniz” deyince de altta kalmak istemedik: “Siz beni destekleyeceğinize söz verin, hemen aday olurum...” ***Bu, konuya biraz hafif yaklaşmanın bir örneği gibi görülebilir; ama birden fazla gerçeği gösteriyor.Cumhurbaşkanı seçimi gibi önemli bir meselede fazla tartışma yaşanmaması, insanların birbirlerine “lütfen siz buyurun” kibarlığıyla davranması beklenemez. Bu seçim de bundan önceki tüm cumhurbaşkanı seçimleri gibi sıkıntılı bir sürecin sonunda gerçekleşecektir. Asıl önemli olan, seçim bittikten sonra bütün siyasi güçlerin yeni konumlanmalar içinde gerilimleri durdurma yönünde davranmalarıdır.
Son dönemde herkes, özellikle de büyük şehirlerde yaşayanlar siyasetten, Cumhurbaşkanı seçiminden çok “asayiş” meselesiyle ilgili.Başta İstanbul olmak üzere büyük şehirlerde suç oranları hızla yükseldiği ve hayatımızdaki ağırlığı giderek arttığı için, insanların dikkati doğal olarak şiddet üzerinde toplanıyor.Suç sayısının artıp artmadığı bir tartışma konusu.Kimileri, insanların daha önce mağdur olmayı sineye çektiğini ancak son yıllarda polise, savcıya başvurma sayısının arttığını, bu yüzden suç sayısının da artmış gibi göründüğünü söylüyor. Bunda medyanın haber alma ve aktarma imkânlarının da çok fazla artmış olmasının etkisi olabilir.Şu anda Anadolu’nun en ucundaki bir ilçesinde meydana gelen herhangi bir polisiye olay bile birkaç saat sonra televizyon kanallarının birinde insanın içini kıyan görüntülerle aktarılıyor.Ancak toplumdaki yaygın kanı, suç oranının arttığı yolunda. O zaman da toplumu sakinleştirmek, topluma güven vermek yine yetkililere, İçişleri Bakanı’ndan mahalle karakolundaki genç emniyet görevlisine kadar, emniyet örgütüne düşüyor.***Suç oranının artmasının ya da en azından azalmamasının kaynağında kuşkusuz şiddetle iç içe yaşamaya alışmış bir toplum oluşumuz yatıyor. Yargıçlar bile buna alışmış. Herhangi bir nedenle bir başkasına karşı şiddete başvurduğunda, o kişinin hapse girmesi için şiddete maruz kalan kişinin ya ölmesi ya da çok ağır yaralanması gerekiyor.“Küçük” vakalar dolayısıyla hapse giren herhalde yoktur. Örneğin karısını ya da çocuğunu ya da çırağını döven bir kişinin hapse girdiğini bizim adalet tarihimiz yazmıyor.Şiddet evde başlayıp okulda devam ettiği zaman genç insanların yetişkin olurken ellerine verilmiş bir silaha dönüşüyor. Kendisi şiddete uğramış olanlar başkalarına şiddet uygulamaktan kaçınmıyor.Yabancı ülkelerde dolaşanların dikkatini çeken bazı ilginç durumlar vardır. Örneğin ABD’nin büyük şehirlerinde sokakta olur olmaz nedenlerle kavga edenler görülür. Ama bunlar çoğunlukla hep ağız kavgasıdır. Türkçe deyimiyle insanlar birbirilerine “ana avrat” girişirler ama kimse kimseye vurmaz. Onların birbirlerine söyledikleri sözlerin onda biri için biz adam öldürürüz, onlar birbirlerine ellerini süremez. Çünkü başkalarına şiddet uygulamak ağır bir suçtur.Tabii şiddete bir ölçü koymaya kalkışmak da aslında şiddeti onaylayan bir ortamı yaratır. “Atacaksın iki tokat” ya da “attım iki tokat, aklı başına geldi” sözleri çocukluğumuzdan beri en çok duyduğumuz sözlerdendir.Suç oranının artışından şikâyet etme hakkına sahip olmamız için toplumda şiddetin her türlüsüyle, her yolla mücadele etme uygarlığını göstermemiz gerekiyor.
Cumhurbaşkanı adaylığı için Tayyip Erdoğan’ın üç aşamalı bir taktik benimsediği anlaşılıyor.Aşamalardan birincisi, AKP örgütünden “onay” alınması. Bunun için çalışma başladı, Erdoğan’ın da aralarında olduğu beş isimlik liste üzerine parti örgütünün görüşleri sorulmaya başlandı.Erdoğan dün benzeri soruların kamuoyuna da sorulacağını söyledi. Bu, Çankaya’ya yürüyüşün ikinci adımı oluyor. Bu aşamanın da kolay geçileceği belli. Çünkü istenen sonucu alma yöntemleri bellidir. Sorulan kişilerin önüne 50 isimlik bir liste koyarsınız, bu listedeki bazılarını zaten kimse tanımıyordur, yüksek destek alacağı belli bir adı ise Erdoğan’ın yanına yazarsınız. Bu yöntemle en büyük desteği Erdoğan’ın topladığı koyayca gösterilebilir.Üçüncü aşama da eldeki iki araştırma sonucuyla bütün toplumun önüne çıkmak ve ‘aslında amacım uzlaşmacı, bütün ülkeyi temsil eden, partisiyle ilişkisi kesilmiş bir cumhurbaşkanı olacağım’ demektir. Bu aşama, daha önceden belirli fikirleri olanların tutumlarının değişmesine yol açmaz. Ama seçim öncesi gerilim yaratmak isteyenler, özellikle de CHP açısından bazı güçlükler yaratabilir.Böylece Erdoğan’ın “üç adımda Çankaya” planı tamamlanmış olacaktır. Bir şartla...***Bu şart, Meclis’te gösterilebilecek diğer adaylara ilişkin.CHP öyle bir isim bulur da Meclis’in önüne getirir, kamuoyunu etkileyebilirse “üç adımda Çankaya” projesi son basamağa takılır.Soru şu: CHP yönetimi böyle bir feraset gösterebilir mi? Şu ana kadar buna ilişkin bir işaret bulunmuyor. Ama ola ki CHP bütün kamuoyunun ilgisini çekebilecek, AKP’lilerin bile “Erdoğan başbakan kalsın bu şahıs cumhurbaşkanı seçilsin da gerilim olmasın” diyebileceği bir isim çıkarır. Tabii ki bunun için CHP’nin, Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olmamasını samimiyetle istemesi gerekiyor.Şu ana kadar CHP’den gelen işaretler, bu partinin klasik alaturka bir taktikle Erdoğan’ın Çankaya’ya çıkmasını ve AKP’nin bir miktar oy kaybetmesini istediğini gösteriyor.CHP bunu istiyorsa yapacağı da bellidir. Adı katı ve gardırop Atatürkçüsüne çıkmış bir ismi ortaya atar, AKP’nin Erdoğan etrafında daha sıkı kenetlenmesini sağlar ve Erdoğan kaçınılmaz olarak Köşk’e çıkar.Bütün bu varsayımlar bir gerçeği tekrarlıyor: Eğer Erdoğan Çankaya’ya çıkacaksa, bunu büyük ölçüde CHP’nin dolaylı desteğine borçlu olacaktır.***not: Kimin etrafında birlik?Merkez sağda AKP’ye alternatif olacak bir birlik ya da ittifak için bazı girişimler sürerken DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar “bu ancak DYP’de olur” dedi. Sözünün anlamı, “diğerleri gelsin DYP’ye katılsın”dır. Bu tavır da her zaman geleneksel şişkin egoları rahatsız eder ve sonuçta herhangi bir birleşme olmaz.Mehmet Ağar’ın DYP’nin yüzde on barajını aşacağına güvendiği, inandığı anlaşılıyor. Daha önce de DYP’nin barajı aşamaması durumunda genel başkanlıktan ayrılacağını söylemişti. Şu andaki manzara DYP’nin yüzde onu aşmasının çantada keklik olmadığını gösteriyor. Ama belki Ağar’ın bildiği bir şeyler vardır.
AKP Genel Merkezi örgütlere bir anket gönderdi. Amaç Cumhurbaşkanlığı konusunda örgütün eğilimini belirlemek. Ankette Başbakan Erdoğan’ın yanında 4 isim daha sayılıyor. Bu dört ismin ortak özelliği, eşlerinin türbansız olması olarak göze çarpıyor.Erdoğan’ın yanına eklenmiş olan 4 AKP’li şu kişiler: Beşir Atalay, Mehmet Aydın, Vecdi Gönül ve Köksal Toptan.Böyle bir anketin sonucu çok bellidir. AKP örgütü büyük bir ağırlıkla Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olmasını isteyecektir.Seçenek olarak gösterilen Beşir Atalay dışındaki kişiler AKP örgütünün “dışında” olan isimlerdir. Aslında Beşir Atalay da üniversite öğretim üyeliği döneminde Ankara’daki merkez siyasetlerin içinde olmuştu, ancak yine de örgütün çok içinden bir isim değildir.***Görüşü sorulacak AKP’lilere Erdoğan dışındaki 4 seçenek olarak sunulmuş olan isimlerin eşlerinin türbansız olmaları önemli bir “yönlendirme” unsurudur. AKP’nin örgütlerinde daha önceki siyasal İslam kökenli partilerden gelen isimlerin ağırlıkta olduğu biliniyor. Bu yapıda bir örgütün “türbanlı-türbansız” seçiminde eşi türbansız bir kişinin cumhurbaşkanı olmasını istemek “içinden gelmeyecektir”.Ayrıca “karizma” ve “liderlik” kıstaslarıyla bakıldığı zaman Tayyip Erdoğan ile diğer aday adayları arasında büyük farklar vardır.Bu beş isimli ankette, örneğin Bülent Arınç’ın adının yer almaması da anketi düzenleyen kişilerin mantığını yansıtmaktadır. AKP örgütüne eğilim sorulurken, bir açıdan da şu ana fikir dayatılmaktadır: Eğer eşi türbanlı bir kişi Cumhurbaşkanı olacaksa bu kişi Tayyip Erdoğan olmalıdır. Eğer toplumsal bir gerilim yaşanmasını istemiyorsanız da eşi türbansız ama örgüte fazla yakın olmayan, bir bakıma “daha silik” bir isim seçilecektir.***Bu “art fikir” anketin sonucunu şimdiden belirlemiş oluyor. AKP örgütü “bize göre Erdoğan olsun ama yine de kendisi bilir” gibi bir eğilim belirtecektir. Bu da “eğer büyüklerimiz gerilim istemiyorsa onların tercihini kabul edebiliriz” anlamı taşıyacak bir tavırdır.Erdoğan’ın AKP örgütü tarafından tercih edilmesi kaçınılmaz olduğuna göre, kendisinin adaylık konusundaki eğilimi de böylece ortaya çıkmış oluyor. “Parti örgütü beni istedi” demek bir bakıma kendisini de rahatlatacaktır.*****Not: Sosyalist mesajSosyalist Enternasyonal, bir toplantısına konuşmacı olarak Tayyip Erdoğan’ı davet edecek. CHP bu örgütün üyesidir. Ancak herhalde Sosyalist Enternasyonal merkezi davet için CHP’nin fikrini almamıştır. Davetin nedeni, bu uluslararası örgütün Türkiye hakkındaki bilgileri doğrudan birinci elden almak istemesi olabilir. Demek ki CHP’den doğru bilgi alamadıklarını düşünüyorlar. Eğer bu davet kesinleşirse CHP’nin yapabileceği tek şey bu örgütten istifa etmesidir. Böylece parti yönetimi de eskide kalmış “sol” kimliğine ilişkin işaretlerin birinden daha kurtulmuş olur. Bu da CHP’nin yeni siyasal konumu açısından yönetimin işine gelecek bir durumdur.
Dünyanın bütün başkentleri iktidar savaşlarının en yoğun yaşandığı alanlardır. Bu iktidar savaşlarının bazılarından kamuoyunun hiç haberi olmaz, çünkü kimseyi ilgilendirmeyen, ancak o mekânlarda bir anlamı olabilecek küçük savaşlardır bunlar.Bazı iktidar savaşları ise bu başkentlerde işlerin nasıl yürüdüğünü ya da yürümediğini gösterir. Ankara’da yaşanan son olayın da böyle bir anlamı var. Dışişleri’nde müsteşar yardımcılığına beş büyükelçinin atanmasına ilişkin kararname Çankaya’ya gönderiliyor ve Cumhurbaşkanı Sezer herhangi bir gerekçe göstermeden bu beş ismi de geri gönderiyor.Böylece Ankara’da bir ilke daha imza atılmış oldu.***Büyükelçi atamaları, vali atamaları gibi üçlü kararname ile gerçekleşir, üçüncü imza Cumhurbaşkanı’na aittir. Eğer bu atamalarla ilgili olarak Cumhurbaşkanı’nın bir kuşkusu doğarsa, herhangi bir itirazı varsa, bu sorun görüşme yoluyla çözülür. Taraflardan biri diğerini ikna eder ya da başka bir orta yol bulunur. Ancak yüksek bürokratlara ilişkin bu görüşmeler dışarıya yansımaz, hiç kimsenin yaralanmasına izin verilmez.Çünkü Cumhurbaşkanı’nın beş büyükelçinin müsteşar yardımcılığına atanma kararnamesini geri gönderdiği haberini öğrenen vatandaşın düşüneceği bellidir. Basit mantık, en azından bu beş kişinin beşinin de atanacakları görev için yetersiz olduğu ya da böyle önemli bir göreve atanmalarını engelleyecek bazı “durumları” bulunduğunu söyler. Gerekçe kişisel ya da siyasal olabilir. Ancak bu son olayda beş büyükelçinin beşini de “sakıncalı” bulan Sezer’in iade gerekçesini söylemesi gerekiyor.Çünkü bu beş isim de yeni büyükelçi olmamıştır, büyükelçi unvanıyla önemli görevlerde bulunmuş, Türkiye Cumhuriyeti’ni görevli oldukları yerlerde, bilindiği kadarıyla başarıyla temsil etmişlerdir. Herhalde Cumhurbaşkanı’nın bu atamalara itiraz etmesinin bazı nedenleri vardır. Ve bunların açıklanması şarttır.Cumhurbaşkanı’nın itirazı yine basit bir mantıktan kaynaklanıyor olabilir. Örneğin Sezer böyle önemli bir atama için Dışişleri Bakanı’nın kendisiyle önceden görüşmesini beklemiştir. Dışişleri Bakanı ise görüşme talebinde bulunmamıştır. Olabilir, ama bu, atamaların geri gönderilmesi için yeterli bir neden değildir. Çünkü burada sorun, Cumhurbaşkanı ile hükümet arasındaki diyalog sorunudur ve bu sorun da devletin en üst düzey görevlilerinin üzerinden çözülemez.***Ankaralılar küçük iktidar savaşlarını severler. Bu savaşların aslında fazla anlamı olmadığını, kazananı da olmadığını ama her zaman birilerinin zarar gördüğünü anlamak istemezler.Bu olay, sonuçta Ankara’da Türkiye’nin doğru ve ciddi yönetilmesiyle ilgili önemli sorunlar bulunduğunun yeni bir kanıtı olmuştur.
Turgut Özal 1983 seçimlerini kazandıktan sonra askerlerin kendisine iktidarı verip vermeyecekleri konusunda kuşkuluydu. Başbakan oldu, hükümet kurdu ama o günlerin heyecanı içinde şu sözü söyledi: “Benim iki gömleğim var, biri bayramlık biri idamlık...” Demirel’i, Ecevit’i, Türkeş’i bile hapse atmış bir askeri yönetim döneminden yeni yeni çıkılırken Turgut Özal da o günün havası içinde çeşitli tedirginlikler yaşıyordu. O sözüyle bunları açığa vurdu.Başbakan Tayyip Erdoğan da zaman zaman buna benzer sözler ediyor. İstanbul’daki Malatyalılar gecesine katıldı ve Türkiye gezilerini, en güvensiz sayılan şehirlere bile gittiğini anlatırken, “Biz kefenle yola çıktık” dedi.***Bu kefen, ölüm, idam edebiyatı, içinde bulunduğumuz coğrafyanın siyasi kültürünün önemli bir parçası olmuştur. Vezirlerin, başvezirlerin kendilerini en güçlü hissettikleri anda boyunlarına dolanan bir halatla dünyaya veda ettikleri günler uzakta. Ama Menderes ve arkadaşlarının asılmalarının üzerinden sadece 45 yıl geçti. 12 Eylül öncesinde bazı siyasiler suikastlara kurban gitti ve aslında bu olaylar 90’lı yılların başında da gazeteci cinayetleriyle devam etti.Ölümü, öldürülmeyi siyaset oyunun bir parçası olarak korumak isteyenler kuşkusuz vardır.Demokrasi ile yönetilen toplumlarla demokrasi dışındaki rejimlerle yönetilen toplumlar arasındaki en önemli farklardan biri de işte buradadır.Demokrasi ile yönetilen toplumlarda siyasiler ölümden, öldürülmekten korkmaz. Yüzlerce korumayla dolaşmaz, sık sık halkın arasına çıkar, tavırları diğer üst düzey kamu görevlilerinden farklı değildir.Ama Türkiye’de 2007 yılında Başbakan “Kefenle yola çıktık” deme ihtiyacını hissediyorsa, demokrasinin en temel unsurlarından birinin varlığından kendisinin bile kuşkulandığını, hatta demokrasinin varlığına inanmadığını söylemektedir.Siyasetin ucunda kefen olmadığı, tam tersine görevini yapmış, kendi toplumuna bir şeyler kazandırdığına inanmış olanlar huzurlu bir emeklilik yaşayabildiğinde demokrasi vardır. İnsan hakları ve temel özgürlükler vardır. Toplumda güvenlik ve adalet duygusu vardır.Bunlar yoksa, başbakanlar kefen edebiyatı yaparak ne kadar cesur olduklarını anlatma ihtiyacı hisseder. Siyasetin bir yanında kefen durduğu sürece de demokrasi için daha çok fırın ekmek yememiz gerekiyor demektir.***Not Cezalar artsın!Futbol terörünü engellemek için özel yasa çıkarıldı, yine kâr etmedi. Ankara’daki son Ankaragücü-Beşiktaş maçında yaşananlar üzerine bazı yetkililer yasanın değiştirilip cezaların artırılacağını söyledi. Artırsınlar. Ama mevcut yasalarda güvenlik güçlerine direnmek, insanlara herhangi bir nedenle şiddet uygulamak, toplum huzurunu bozacak harekette bulunmak, kamu malına zarar vermek gibi onlarca suç bulunuyor. Futbol için özel yasa çıkarmaya gerek bile yoktu. Çünkü yasalarımız başkalarına vurmanın, adam yaralamanın vb. eylemlerin suç olduğunu tespit etmiştir. Güvenlik güçleri bu şahısları yakalarsa, yargı da bunlara, o suçlara ilişkin maddelerdeki cezaları uygularsa birçok sorun çözülür.Var olanları zaten uygulamıyorsunuz, uygulayamıyorsunuz, istediğiniz kadar yeni yasa çıkarın onları da uygulayamazsınız.
Demirel’in sık kullandığı bir söz vardı: “Veremi gösterip sıtmaya razı etmek...” Bugün iki cephe arasına sıkışmış olan çoğunluk şimdi hangisinin sıtma hangisinin verem olduğunu belirlemeye çalışıyor.Bir tarafta temel hedefleri konusunda tereddütler yaşayan, temel sorunlarla ilgili açık politikalar belirleyemeyen AKP iktidarı.Karşısında da sokağa taşırılmak istenen “ulusalcı-milliyetçi cephe”.Bu cephede radikal milliyetçiler, sokak milliyetçileri, kendilerine Atatürkçü diyen faşizan çevreler, kendilerine sosyal demokrat diyen yeni milliyetçiler var. Politikaları da belli; her durumda çok açık olarak ifade ediliyor, her gösteri imkânı kullanılıyor.Bu cephe AB’ye karşı, Türkiye’nin AB üyeliğinden vazgeçtiğini açıklamasını istiyor. Bu cephe PKK’ya karşı açık tavır almayan ABD’ye karşı sert tepki gösterilmesini istiyor. Bu cephe için Kürt sorunu olmadığı gibi, Kuzey Irak’a, hatta Kerkük’e askeri müdahale için hazır olunmalı. O politikaların ucunda ekonomisi çökmüş, işsizi zirveye vurmuş, dünyadan tecrit edilmiş bir Türkiye olduğu bunların umurlarında değil, hatta istedikleri, böyle bir Türkiye. Çünkü içine kapanmış büyük güçlerle arası açık, komşularıyla kavgalı bir Türkiye’de bunlar “önemli adam” sınıfında ve vatan kurtarıcı rollerinde dolaşabilecekler.***İki cephenin de dışında kalan büyük çoğunluğa sadece bu iki siyasi seçeneğin sunuluyor oluşu yakın gelecek açısından birçok karanlık senaryoyu gündeme getiriyor.Bu senaryoların en önünde de cumhurbaşkanı seçimi var. Eğer Erdoğan aday olursa seçilecektir. Ve o zaman “ulusalcı-milliyetçi cephe”nin daha büyük kışkırtma ve gerilim politikasına yönelmesi Türkiye’yi yeni bir kavga ortamına götürecektir. “Ulusalcı-milliyetçi cephenin” içinden geçen bazen açıkça söyleniyor, bazen ima ediliyor, bazen silah üstüne yeminlerle hissetiriliyor. Bu, Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olmasının ardından Türk Silahlı Kuvvetleri’nin şu ya da bu şekilde harekete geçmesi beklentisidir. Bu cephe bir önceki Genelkurmay Başkanı Özkök’ün bu tür fırsatları değerlendirmemiş olması dolayısıyla ona olan tepkilerini sık sık dile getirmektedir.Ulusalcı-milliyetçi-sokak milliyetçisi-lüpmen cephesi AKP’yi sandıkta yenmelerinin -en azından bugünkü koşullarda- mümkün olmadığını biliyor. Bu yüzden de onlara göre AKP’nin iktidardan indirilmesinin, Erdoğan’ın Çankaya’dan gönderilmesinin “bir tek yolu” var...Bunların hangisi sıtma, hangisi verem? Türk halkına şu anda sunulan seçenekler çeşitli hastalıklardan ibaret. Türk demokrasisi henüz bu hastalıkları aşacak seçenekleri üretemiyor. Geri kalmışlığın kaderlerini yaşamaya devam ediyoruz.Not:Bugün 12 Mart 36 yıl önce bugün Türkiye’de demokrasi bir kez daha askıya alınmıştı. Gerekçe yine aynıydı, vatan elden gidiyordu. O zaman bir tek tehlike gösteriliyordu: Sol ya da komünizm. Ülkücü gençler bu tehlikelerle savaşmak için örgütlenmiş, muhafazakâr kesim “komünizmle mücadele dernekleri” aracılığıyla savaşa hazırlanmıştı. Sol hareket yine kendisine kurulan tuzaklara düşmüş ve asker müdahale etmişti.Ancak 36 yıl önce demokrasiye sahip çıkan güçlü bir Cumhuriyet Halk Partisi vardı.O dönemde ortaya konulan senaryoda yine aynı kişiler, aynı güçler bulunuyordu. 12 Mart döneminde belki 12 Eylül gibi kitlesel acılar yaşanmadı, ama Türkiye biraz daha geriye götürüldü. Türk halkına fazla bulunan, Türkiye’nin hak etmediği düşünülen özgürlüklerin üzerine “şal” örtüldü. Ama 12 Mart Türkiye’yi kurtaramadı ki 12 Eylül 1980’de aynı işler daha da sert olarak yapıldı. O da yetmedi ki bugün hâlâ benzer oyunlar sahneye konulmaya çalışılıyor.
Büyüklerimizden birisi dün, “kitapların arasına sıkışanların” yaptıkları eleştirilerin bir önemi olmadığını anlatıyordu. Ona göre birkaç köyde dolaşmak, birkaç işçi ile konuşmak “kitapların arasına sıkışmak” tan daha önemliydi.Tabii ki masa başlarına sıkışmış olarak kalmak, dünyaya sadece uzaktan bakarak, insanların yüzlerini sadece televizyon ekranlarında görerek yorum yapmak yeterli değildir. Tabii ki insanlar hakkında düşünenlerin, çözüm üretmeye çalışanların insanları görmesi, onlarla konuşması gerekir.Ama gördüklerini ve duyduklarını anlamak için epeyce kitabın arasına “sıkışmak” gerekiyor. Çünkü o insanlara nasıl bakılacağını, o insanların seslerinin nasıl dinleneceğini kitaplar gösteriyor.***Amerikanca deyişle “self-made” diye adlandırılan, “kendi kendisini inşa etmiş” insanların arasında, kitap okuyanları aşağılama çok yaygındır. Onlar kitap okumadan “başardıklarını” düşündükleri için kitapların arasına sıkışmış olanlara yukarıdan bakarlar. Kitap okumanın boşuna zaman kaybı olduğunu düşünürler.Kitap okuyacağına gidersin, bir köy dolaşırsın, on kitaptan öğreneceğinden fazlasını öğrenirsin... Öyle olduğunu zannederler.Eskiden kimileri için de “kitabidir” denirdi. Bu deyim, kitaplardan öğrendiklerini ya da daha doğrusu öğrenemeyip ezberlediklerini fazla anlamadan tekrar eden kişiler için kullanılırdı. Ama bu olumsuz nitelemenin amacı kitap okuyanları aşağılamak değildi, muhatapları da genellikle kendisini çok okumuş gibi gösterme meraklıları olurdu.“Çok kitap okur” sözünün yaygın kullanımının bir imrenme ifadesi ve övgü olarak kullanıldığı dönemlerden, aşağılamak için kullanılan günlere geçilmiş olması, tek başına bile önemli bir gerilemeyi gösteriyor.***Devlet büyüklerimizde uzun süredir kitap okuma merakının kalmadığını biliyoruz. Gerekçe hep “zaman yokluğu” dur. Günde yarım saatini ya da bir saatini kitaba ayıramamanın gerekçesi “zaman yokluğu” olamaz. Kitap okumak yerine kısa ve “özlü” raporlar okunur ya da bunlar da okunur gibi yapılır, genellikle konu önemliyse raporu yazana “gel hızla anlat kardeşim” denilir. Ve ardından da milyonlarca insanın hayatını etkileyecek kararlar alınır.Şu anda Irak’ta ne olduğunu anlamak için elimizde iki kaynak var. Birincisi güvendiğimiz gazetecilerin yorumları, aktardıkları bilgiler. İkincisi de Irak meselesini tarihsel boyutlarına bağlayarak anlatan kitaplar. Bu iki kaynak da okunmadan, ikisine de bir göz bile atmadan Irak’a ilişkin politikalar üretiliyor.Siyasiler ve devlet büyüklerinin çok daha fazla kitapların arasına “sıkışmaları” gerekiyor. Gezemedikleri köylerden, gezemedikleri ülkelerden, göremedikleri işçilerden haberdar olabilmeleri için.