Başbakan ile Genelkurmay Başkanı arasında Kuzey Irak politikası konusunda çok açık bir görüş ayrılığı çıktı.Genelkurmay Başkanı Büyükanıt ABD gezisi sırasında, Kuzey Iraklı Kürt liderlerle diyalog kurulmasına kesinlikle karşı olduğunu açıklamıştı.Başbakan Erdoğan da önceki gün bir televizyon programında bu görüşün “Genelkurmay Başkanı’nın kişisel görüşü” olduğunu söyledi.Bunun üzerine dün Genelkurmay Başkanlığı tarafından yapılan açıklamada Orgeneral Büyükanıt’ın sözlerinin “kişisel” değil “kurumsal görüşü” yansıttığı açıklandı.Böylece “sivil-asker krizleri”ne bir yenisi eklenmiş oldu.Bu kriz çok temel bir politik görüş ayrılığını yansıtmaktadır.*** Anayasal sistemimize göre askerin ülkemizin güvenliğiyle ilgili temel siyasal konularda görüş belirtme platformu Milli Güvenlik Kurulu’dur.Burada belirtilen görüşler “tavsiye kararı”na dönüşür ve hükümete iletilir.Ancak konu ne olursa olsun karar verme yetkisi sonuçta hükümete aittir. Yetki de hükümete aittir, sorumluluk da hükümete aittir.Kuzey Irak konusundaki “sivil görüş” Türkiye’nin burada egemen olan Kürt yönetimle görüşme yollarını açması ve terörün bu bölgedeki ayağının siyasal yollarla giderilmesidir.Bunun karşısındaki görüş ise Kuzey Irak Kürt yönetimiyle yakın ilişki kurmak yerine “askeri” yöntemlerle caydırma politikası yürütülmesine, Türkiye’nin askeri güç kullanması yolunun sürekli açık tutulmasına dayanmaktadır.Türkiye yıllarca Kuzey Irak’taki PKK hedeflerine karşı sınır ötesi operasyonlar yapmıştır. Ortada bir gerçek vardır: Bu askeri operasyonlar PKK’yı bölgeden “kazıma” sonucuna ulaşamamıştır.*** Sınır ötesi operasyonlar Kuzey Irak’ta “otorite” boşluğu döneminde ve Bağdat yönetimiyle anlaşılarak, siyasi sorun çıkmadan yapılıyordu. Ancak şu anda Kuzey Irak’ta otorite boşluğu büyük ölçüde giderilmiştir ve bölgede Kürdistan’ın temelleri atılmıştır. Bu yönetimin Türkiye’nin kendi toprağında askeri operasyon yapmasına izin vermesi güçtür.Buna rağmen yapılacak her tür askeri operasyon ise hiç tartışmasız uluslararası toplumun tepkisiyle karşılaşacaktır.Başbakan ile Genelkurmay Başkanı arasında bu konuda büyük görüş ayrılığı olabilir. Ancak sonuçta yetki tümüyle hükümete aittir. Bunu tartışmaksa, Türkiye’deki rejimin niteliği ile ilgili soru işaretleri yaratır.*****not: Danıştay baskını davasıDanıştay’ı basarak kıyım girişiminde bulunan ve bir kişiyi öldürüp üç kişiyi yaralayan “örgüt” davasında dört sanık için dört kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istendi.Sanıklardan birinin de beraati istenince bu örgütün üye sayısı “sekiz” ile dondurulmuş oldu. Böyle bir baskını planlayacak, gerçekleştirmeye cesaret edecek bir örgütün 8 kişi ile sınırlı olması ilginçtir. Savcının cezaları istemesiyle birlikte bu olayla ilgili son noktanın konulmasına bir adım kalmış oldu. İlk soruşturma sırasında bu örgütün çok daha geniş bağlantıları olabileceği üzerinde durulmuş, adı geçen bir emekli subay intihara kalkışmış, ancak soruşturma bu aşamada tıkanmıştı.Mahkeme cezaları verdikten sonra yargı süreci tamamlanmış olacak, ama bu olayla ilgili sorular havada durmaya devam edecek.
ABD Dışişleri Bakanı, aslında uzun süredir belli olan politikalarının tekrarı olarak “Kürdistan” sözünü telaffuz etti.Ne zaman Kürdistan ya da Kürt sorunu üzerine tartışma açılsa, çok değişik tepkiler ortaya çıkıyor. Ancak bu tepkilerin çoğunluğu bugüne kadar kafalara yerleştirilmiş olan belli formüllerin etkisi altında.Kürdistan konusu tartışılırken aslında Türkiye’nin içindeki Kürt sorununu ve terör sorununu bir arada düşünmek gerekiyor.*** Kürt sorunu hem Türkiye’nin bir iç sorunudur hem de bölgesel bir sorundur. Kürtler de bu sorunun çözümüyle ilgili en temel meseleyi Kuzey Irak’a hakim olarak ve burada fiili bir Kürdistan oluşturarak çözme aşamasına gelmişlerdir.Türkiye açısından önemli bir “korku” bu aşamayla başlıyor. Öncelikle Kuzey Irak’ta bir Kürdistan’ın ortaya çıkmasına Türkiye’nin ilke olarak karşı çıkması inandırıcı olamaz çünkü karşıdan gelecek ilk tepki “çitfe standart” suçlaması olacaktır.Kıbrıs’ta Türk azınlığının kendi kendini yönetmesini, kendi toprakları üzerinde egemen olmasını savunuyorsanız, dağılan Yugoslavya’daki bütün eski azınlıkların egemenlik haklarını savunuyorsanız, Kuzey Irak Kürtlerinin kendi kaderlerini tayin hakkına karşı çıktığınızda “çifte standart” uygulamakla suçlanmanız kaçınılmazdır.*** Bu yeni devlet uluslararası toplum tarafından “kabullenilmiş” bulunuyor. Bu yeni devletin asıl “ağabeyi”nin ve soluk alacağı alanın, en yakın ve iç içe yaşadığı ülke, Türkiye olması kaçınılmazdır. Kuzey Irak Kürt yöneticilerinin Türkiye’ye yönelik düşmanca ve toprak talebine yönelik bir tavırları olmadığı sürece bu ilişki kurulabilir, kurulmak zorundadır.Henüz yapılanma aşamasındaki küçük bir devletin, ABD himayesinde olmasına rağmen kocaman ve güçlü bir Türkiye açısından “yakın tehdit” olması mümkün değildir.Türkiye büyüktür, hem gelişen bir ekonomiye sahiptir, hem Avrupa Birliği standartlarında bir hukuk ve demokrasi toplumu olma yolunda çok hızlı adımlar atmaktadır ve hem de dünyanın en güçlü silahlı kuvvetlerinden birine sahiptir.Küçük Kürdistan’ın böyle bir Türkiye ile düşmanca ilişki kurmasının hiçbir mantığı yoktur.Buna karşılık Türkiye’nin de Kuzey Irak Kürtlerinin bölgede dayanakları bulunan PKK’ya karşı “silahlı” müdahalesini beklemesi de mantık dışıdır. “Irak Kürtleri Türkiye Kürtlerine saldırın yoksa sizin dost olduğunuza inanamayız” demenin bir mantığı yoktur. Kurulmakta olan Kürdistan’da Kürtlerin yeni iç çatışmalara girişmelerini istemek gerçekçilikten uzaklaşmak anlamına gelir.Kürdistan meselesine eski kalıplardan ve gereksiz duygusallıklardan arınarak bakmak zorundayız. Çünkü Türkiye’nin iç huzurunun ve barışının anahtarlarından biri de bu meseledir.*****Not: Meclis’te DTP?Demokratik Toplum Partisi kongresinin ilk gününde önümüzdeki seçime bağımsız adaylarla girilip daha sonra grup kurma fikri üzerinde duruldu. Yüzde 10 baraj olduğu sürece DTP’nin tek başına Meclis’e girmesi imkânı bulunmuyor. Ancak DTP’nin Meclis’te temsil edilmesi Kürt sorunuyla ilgili kimi bakışların değişmesi ve bazı konuların daha rahat konuşulabilmesi açısından önemlidir. Tabii ki DTP’lilerin bu imkânı 90’larda DEP deneyiminde olduğu gibi bol kepçe harcamamaları ve gerçek anlamda diyalog yönünde kullanmaları gerekiyor.Eski Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in de bu yönde görüş belirtmesi Türk toplumundaki büyük değişimin bir örneğidir. Evren, 1980’de Diyarbakır askeri hapisanesini kuran ve PKK’ya en büyük örgütlenme maneviyatı aşılayan askeri yönetimin başıdır. O da oradan buraya gelmişse Türkiye’nin geleceği için çok daha umutlu olabiliriz.
Son dönemin kamuoyu araştırmaları Başbakan Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olması durumunda bile AKP’nin genel seçimdeki oy oranının yüzde 30’un altına düşmeyeceğini gösteriyor.Bu, bütün diğer partiler açısından “iktidar ihtimali olmadığını bile bile seçime girmek” anlamına geliyor.AKP dışındaki bütün partiler bu durumu “kader” olarak kabul edebilir ve son çare olarak fazla sert ve sivri seçim kampanyalarıyla “kuğunun son ötüşü” sahnesini oynayabilirler.Ama bu kaderi değiştirebilecek bir ihtimal halen geçerlidir. O da kendilerine sol, demokratik sol ya da sosyal demokrat diyen üç partinin, hatta belki daha küçük başka sol partilerin de katılacağı bir ittifaktır.Bazı araştırmalara göre eğer CHP-DSP-SHP seçime birlikte girmeyi başarırsa, hatta bazı görüşlere göre örneğin Kemal Derviş gibi bir ismi seçim öncesinde başbakan adayı olarak ilan ederlerse yüzde 30’u zorlamaları ve iktidar seçeneği oluşturmaları mümkündür.Buna karşılık, aralarında Cumhuriyet Gazetesi sözcülerinin de bulunduğu bazı kesimler bir “ulusalcı-milliyetçi cephe” önerisi getiriyor. Bunun anlamı da CHP ile MHP, DYP, ANAP’ın bir cephe oluşturarak yüzde 30’u zorlamasıdır. Bunlar temel çatışmayı “İslamcılık mı milliyetçilik mi” şeklinde koyuyor ve AKP’nin temsil ettiği İslamcılığa karşı milliyetçi cephe öneriyorlar.***1970’li yıllarda Süleyman Demirel de sola ve CHP’ye karşı Erbakan ve Türkeş ile “milliyetçi cephe” hükümetleri kurmuş ve toplumdaki çatışma ortamını yatıştırmak yerine kışkırtacak tavırlar almıştı.Bu durumdaki en büyük tuhaflık CHP’nin durumuyla ilgilidir.Kimileri bu partinin “milliyetçi cephe”nin başını çekmesini kimileri de “sol ittifakın” başını çekmesini istiyor.CHP’nin bu iki beklentiye de cevap vermesi güç görünüyor. Baykal ve ekibi, şu andaki karmaşanın devam etmesi ve bir dönem daha Meclis’e girme peşinde. Eğer AKP fazla oy kaybeder, bir CHP-MHP koalisyonu kurulur, partileri bir kez daha iktidara kenarından tutunursa onlar için “çok âlâ” olacak. Ama bunu bile açıkça söyleyemeyecek bir siyasi kaypaklık içindedirler.CHP-DSP-SHP üçlüsünün bir demokrasi programıyla ittifak kurarak seçime girmesi belki yüzde 30’a ulaşan bir oy oranı yakalamalarını sağlar. Ama CHP’nin bunu yapmayacağı çok bellidir.Dolayısıyla AKP halen seçeneksiz iktidar adayı olarak duruyor.*****not: DTP’ye ceza yağmuruSon günlerde DTP’li yöneticilere, yerel yöneticilere ve önde gelen isimlerine hapis cezaları yağıyor. Bunların bazılarının anlaşılır yanı olduğunu söylemek zor. Ancak böyle arka arkaya cezalar yağdırılmasının sanki bir seçim öncesi “yıldırma operasyonu” görüntüsü veriyor. Kuşkusuz yargının işlemesinin seçimlerle ilgisi yoktur. Ama bütün bunlar arka arkaya geldiği zaman, özellikle dışardan bakıldığı zaman oluşan görüntünün sonuçlarını düşünmek gerekiyor.Ülkede gerilim olması ya da olmaması aslında yargının işleyişini de etkiler. Bu, dünyanın her tarafında böyledir. Eğer seçimlere böyle artan bir gerilimle gidilirse bunun sonuçlarının bütün Türkiye’nin aleyhine olacağını da görmek gerekiyor.
uzey Irak’taki kürt yönetiminin başındaki aşiret reislerinden Barzani, NTV televizyonuna verdiği demeçte “Türkler, İranlılar ve Arapların yakın ya da uzak gelecekte bağımsız Kürdistan fikrine alışmaları gerektiğini” söyledi.ABD’nin koruması altında ve onun müttefiki, üstelik de Irak petrolünün bölüşümünde ayrıcalıklı olacağı için Arapların, bağımsız bir Kürdistan fikrine alışmaları kolay değil. En azından önlemek için, bugün Irak’ta varolan çatışma ortamını sürdürmek isteyeceklerdir.İranlılar için bağımsız Kürdistan fikrinin ne anlama geldiği bilinmiyor.Ama bizim açımızdan bunun anlamı biliniyor. Bu fikir biz Türklere hiç de kabul edilebilir gelmiyor. Çünkü en azından üç kuşaktır “Kürt yoktur, dağda yürürken kırt kırt sesi çıkaran Türkler vardır” masalıyla büyütüldük. “Kürt” kavramı 70’li yıllara kadar çok uzakta ve belirsiz bir kavram olarak vardı. Kürt meselesi 1960’lı yılların sonlarında biraz biraz konuşulmaya başlandığı sırada da “Kürt” sözcüğü telaffuz edilmezdi.Oysa Barzani’nin söylediği gibi, çeşitli tarihi koşullar dolayısıyla dört ülkeye dağılmış bulunan yaklaşık 40 milyon insan kendisini Kürt olarak niteliyor.Bu insanların kendilerine ait bağımsız bir ülke ve devlete sahip olmak istemeleri en doğal durumdur. Ama... İşte burada “ama”lar başlıyor.Amerikan askeri müdahalesi sonrasında Irak’ta yaratılmış olan bölünme durumu ülkenin kuzeyinde Kürtlerin yaşadığı bölgede bağımsız bir oluşum için bütün koşulları hazırlamıştır. Daha önce birçok kez birbiriyle çatışmış olan Kürt aşiret liderleri Barzani ve Talabani de belki ilk kez bu kadar yakın işbirliği içinde çalışıyor.Türkiye’nin ya da Arapların Kuzey Irak’ta bağımsız Kürdistan’ın ortaya çıkmasını engellemeleri güçtür.Dolayısıyla biz, Barzani’nin söylediği gibi “Bağımsız Kürdistan” fikrine “alışmak” durumundayız. Çünkü bölgedeki Kürt nüfusun yaklaşık yarısı da Türkiye Cumhuriyeti toprakları içinde yaşayan Türk vatandaşlarıdır. Bunların arasında da Türkiye’nin güneydoğusunu da içine alacak “Büyük Kürdistan” hayali içinde olanlar bulunabilir.Ama onlar da şunu bilmek zorundadır: Türkiye’nin topraklarının bir bölümünü koparmak kimse için şu andaki koşullarda mümkün değildir.Aklın ve mantığın gösterdiği tek yol, bir arada, barış ve dayanışma içinde yaşamanın koşullarını sağlamaktır. Bunun için de kuşkusuz, doğrudan konuşabilmek ve karşılıklı korkuların yersizliğini anlatabilmek gerekir.***not:Yanak okşamaya katkıSabah Gazetesi Başyazarı Mehmet Barlas’ın Başbakan Erdoğan’ın yanağını okşamasıyla ilgili çok şey söylendi, yazıldı. Bunların çok büyük bölümü siyasetçi ile gazetecinin ilişkisinin her zaman belli mesafe taşıması gerektiği yolundaydı.Barlas’a “anlayışla yaklaşan” bir gazeteci ise Hürriyet Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök oldu. Özkök konuyla ilgili yazısında siyasilerle gazetecilerin yakın, samimi dost, arkadaş olabileceklerini savundu. Verdiği örnek, Amerikan Washington Post Gazetesi’nin uzun yıllar yayın yönetmenliğini yapmış ve “efsanevi gazeteciler” arasında yerini almış olan Ben Bradlee’nin ABD başkanlarından Kennedy ile olan dostluğuydu.Bradlee “A Good Life” (İyi Bir Hayat) adlı anı kitabında bu dostluktan söz ediyor. Kitaptaki fotoğraflardan birinde karı koca Kennedy’ler ile karı koca Bradlee’ler Beyaz Saray’da bir kanepenin üzerinde dörtlü poz vermiş. Bradlee’nin eli yanındaki Jackie Kennedy’nin sırtında, ama kanapenin arkalığında ve başkanın eşine dokunmuyor. Bu fotoğraf ilk kez 1995 tarihli bu kitapta yer alıyor. Kennedy’nin ölümünün üzerinden 30 yıl geçmiş, Bradlee emekli olalı 3 yıl olmuş. Yani Bradlee açısından bir “iktidar gösterisi” niteliği de taşımıyor.
Beş yüz elli dört yıldır İstanbul’un fethi ile övündük. Dünyanın en güzel şehrine sahip olmamızı sağladıkları için atalarımıza teşekkür ettik.Bir süredir de İstanbul’un devri için hazırlık yapıyoruz.İstanbul’un tam olarak kime devir olacağını bilmemiz şu anda mümkün değil. Ama zamanı gelince onlar ortaya çıkacak.Devrin zamanıyla ilgili olarak uzmanlar “gün sayıyoruz” diyor. Üstelik çok kanlı, çok acı bir devir olacak.Çünkü hâlâ “bir yerinden başlanmış” değil.***İstanbul’da 1 milyon 200 bin bina bulunuyor.Bunların bazılarının çökmesi için ille de deprem olması gerekmiyor, zaten kendi kendilerine çöküyorlar.Ama uzmanların “gün sayıyoruz” dediği o gün geldiğinde bu 1 milyon 200 bin binanın yarısının ayakta kalması bütün fizik kanunlarının ihlali olacak.İstanbul, yüz binlerce ölünün, yaralının enkazlar altından çıkarılmaya çalışıldığı dev bir felaket bölgesi olacak.Ne kadar sürer.Felaketin ardından hangi salgın hastalıklar çıkar?Bunları da şimdiden bilmek zor.Ama şunları bilebiliriz: Hastane binalarının da birçoğu göçeceği için yaralılardan da çok kayıp olacak. Çocuklarımızın büyük çoğunluğu okulsuz kalacak.Bunları tahmin etmek zor değil.1999 depreminden bu yana geçen 8 yıl boyunca İstanbul depremi üzerine konuşuldu, ama yine uzmanların söylediği gibi “hâlâ bir yerinden başlanmadı.” ***İşte İstanbul’un devri bu felaketten sonra başlayacak. Dünyanın büyük finans grupları, vakıflar, fonlar İstanbul’a gelmeye başlayacak. Dünyanın en güzel şehrinin yeniden inşa edilebilmesi için bütün bu finansçılar, vakıflar, fonlar bir köşeye el atacak.Kimileri tarihi eserlerin onarımı üzerine yoğunlaşacak. Kimileri yeni konut inşasına girişecek, kimileri okulları yapacak.Ve böylece İstanbul’un devri gerçekleşmiş olacak.Dünya ve dünyanın imkân sahibi güçleri böyle güzel bir şehrin harabe olarak kalmasına göz yummaz. Ama bu şehri tekrar derleyip toparlayıp, yıkanların ellerine de teslim etmez.İstanbul’un fethi çok uzakta kaldı. Önümüzde İstanbul’un devri var. İstanbul’u göz göre göre yıkacağız ve fethin bilmem kaçıncı yılında devredeceğiz.
Başbakan Erdoğan ile YÖK’ün arası hep soğuk oldu. Başbakan’ın son suçlamasının nedeni YÖK’ün yeni 15 üniversite kurulmasına karşı çıkması.YÖK Başkanı Prof. Erdoğan Teziç ise dün Başbakan’ın suçlamalarına cevap verirken yüksek öğretimdeki durumumuzun manzarasını anlattı.Üniversite açmak kolay. Ama bunları gerçekten üniversite haline getirmek Başbakan’ın düşünmediği kadar güç. Şehirlerinde yeni üniversite açılmasını bütün iller istiyor ve kendilerine bu imkânı veren başbakanın partisine oy da verebilirler. Ama şu anda faaliyetteki üniversitelerimizin bazılarının hâlâ üniversite olamadığını da ilgili herkes biliyor. Yüksek öğretimde öyle farklılıklar oluştu ki, bazı üniversitelerden diploması olan gençlere üniversite mezunu gözüyle bile bakılmıyor.Yeni açılan 15 üniversitenin her birine ayrılan kaynağın 500 bin YTL olması bile bunların uzunca bir süre tabela üniversitesi olmaya mahkûm olduğunu gösteriyor. Bu kaynakla bazı binalar inşa edilir, birkaç atama yapılır ve sonra durulur.Ama elbette bu binaların üzerine “filanca üniversitesi” tabelaları asılacak ve o şehre giden iktidar partisi vekilleri de “gördünüz işte, size üniversite açtık” diye böbürlenecektir.***YÖK Başkanı aslında bilinen bir gerçeği de tekrarladı. Şu anda üniversitelerimizde görevli öğretim elemanlarının maddi durumlarında uzun süredir hiçbir iyileştirme yapılmamıştır ve bu nedenle nitelikli bilim adamları üniversiteden uzaklaşmakta, hayatlarını başka alanlarda sürdürmektedir.YÖK Başkanı, Başbakanlık ile aralarında süregelen kadro meselesini de anlattı. YÖK, çeşitli görevler için kadro istemekte, Başbakanlık ise bu talepleri yerine getirmemektedir. Bu da yüksek öğretimde temel görevleri yerine getirenlerin sayısal olarak da azalmasına neden olmaktadır.Bütün bunlar bir araya getirildiğinde yüksek öğretim kalitemizin genel olarak düştüğünü söylemek mümkündür.Bu koşullarda yeni üniversiteler açmak, “saldım çayıra Mevlam kayıra” durumundan başka bir şey değildir.Yani yeni üniversiteler de bir seçim malzemesi olarak kalmaya, en azından uzunca bir süre öyle kalmaya mahkûmdur. Bu üniversitelerin açıldığı şehirlerin halkı bunu kolayca görebilir.***not : Oturamayan ilişkiSiyasi iktidar ile medya ilişkisi bir türlü oturamıyor. Son örnek, Kanaltürk adlı televizyon kanalına yönelik mali soruşturmadır. Bu kanalın, bazen yayıncılığın gerektirdiği tarafsızlık ilkelerini aşan bir tavrı olabilir. Sonuçta onu da değerlendirecek olan izleyicidir. Söz konusu yayınları isterse izler istemezse izlemez. TV kanallarının, gazetelerin yayınları böyle ödüllendirilir ya da cezalandırılır. Kanalın bazı yayınlarında “ordu göreve” tarzında konuşulmuşsa, herhangi bir yasa ihlali hariç, bu da yayını gerçekleştirenlerle izleyenler arasındaki bir meseledir.Ancak Kanaltürk’e Bir tür baskın soruşturma uygulanmasını açıklamak zordur. Kanalın kuruluşu ve gelirleriyle ilgili bir kuşku ya da iddia varsa, bu soruşturulur. Ama soruşturma programcıların, gazetecilerin gelir-giderlerinin incelenmesine vardırılırsa o da iktidar açısından ayıba girer.Ülkemizde medya-siyasi iktidar ilişkilerinin uygar bir düzeye gelmesini daha çok bekleyeceğiz.
Araştırmalar, seçime bugünkü yapıyla gidilmesi durumunda AKP’nin tekrar tek başına iktidar olma ihtimalinin yüksek olduğunu gösteriyor.Bunun dışındaki ve daha düşük ihtimaller CHP-MHP koalisyonu ya da AKP-DYP koalisyonu olarak ortaya çıkıyor.Bundan önceki koalisyon hükümetleriyle ilgili tecrübelerimiz her zaman kötü yönetimi çağrıştırıyor. Koalisyon dönemlerindeki durumun, partiler arasındaki, siyasi etiği ayaklar altına alan kadro ve kaynak paylaşımları ve koalisyonu oluşturan partilerin sürekli olarak birbirlerini çelmeleme faaliyeti şeklinde ortaya çıktığını hatırlıyoruz.Oysa koalisyonlar demokratik parlamenter sistemin işlemesini sağlayan ve halkın çoğunluğunun iradesini yansıtma imkânı veren yönetim araçlarından biridir.Ama bu aracı iyi kullanabilmek için siyasal kültürün belli bir aşamaya gelmiş olması da gerekmektedir. İki partiye dayanmayan ve bu kültüre sahip ülkelerde; Fransa’da, İtalya’da, Almanya’da koalisyonlar yürümüştür ve yürümeye devam ediyor.***Beş yıl daha tek başına bir AKP hükümetinin zararları üzerinde duranların yapacakları tek bir şey vardır, o da seçim öncesinde topluma güven verecek uzlaşmaları, seçim ittifaklarını gerçekleştirmektir.DYP ile ANAP ve diğer küçük partilerin de katılacakları, başbakanı önceden belirlenmiş, programı ve yönetim usulleri açıklanmış bir ittifakın kurulması her zaman mümkündür.Aynı şekilde, solda geniş bir ittifak arayışları devam ediyor. Ancak CHP yönetiminin bugüne kadar oluşturduğu politikalar ve tavırlar bu partinin böyle bir ittifaka sıcak bakmadığını gösteriyor.Solda DSP ve SHP’nin başını çekebileceği ve dışardaki sol hareketlerin de katılabileceği bir ittifak ise CHP’nin dışarda kalması durumunda bile yüzde 10 barajını zorlayabilecek bir girişim olabilir.Bu senaryolar dışardan bakıldığı zaman ne kadar mantıklı görünürse görünsün, halen bunların karşısındaki en önemli engel, siyasi liderlerin “ego” larıdır. Ankara’nın kendine özgü yaşamı içinde alabildiğine şişmiş ve şişirilmiş bu egolar mantık yollarını kesmeye devam ediyor.Koalisyonla yönetilmeye olanak ve şans tanıyacak bir siyasal kültürün olmayışı da zaten halka ciddi seçenekler önerilmesini sağlayacak ittifakları zorlaştırıyor.Yüzde 10 barajının altında kalma ihtimali bulunan partilerin birkaçının, ciddi girişimlerde bulunmamaları durumunda kapılarına kilit vurulması tehlikesiyle karşı karşıya olduklarını da görmeleri gerekir. Ancak bunu görmek için o Ankara gözlüklerini değiştirmek de birinci şarttır.*****not:Büyük yanlıştan dönüşFransa’nın bazı işgüzar siyasileri, kendi ülkelerinin özgürlük geleneklerini çiğneyerek “Ermeni soykırımı yoktur” diyenlerin tıpkı “Yahudi soykırımı olmamıştır” diyen ırkçılar gibi cezalandırılmalarını öngören bir yasayı Meclis’ten geçirmişti.Bu girişime karşı sesini yükseltenlerden biri de Hrant Dink olmuştu. Kanunun çıkması durumunda Fransa’ya gidip “soykırım yoktur” diyeceğini açıklayan Hrant Dink’in bu sözleri Fransız basınında da geniş yer bulmuştu.Sonuçta söz konusu yasa Fransa Senatosu’nun önümüzdeki dönem gündemine alınmadı ve teknik deyimiyle “kadük” oldu. Yani bu yasayı geçirmek isteyenlerin faaliyetlerine en baştan başlamaları gerekiyor. Fransız siyasetini iyi izleyenlere göre bu da oldukça düşük bir ihtimaldir.
TCK 301 konusundaki tartışmalar “çıkmaz” üzerine devam ederken Adalet Bakanı Çiçek bu meselede “hedef” haline getirildiğini söyledi. Doğrudur, Çiçek hedef durumundadır, çünkü kendisi Adalet Bakanı’dır ve sorunun çözümü için siyasi inisiyatif kullanmak yükümlülüğü ve görevi kendisindedir.Bir tarafta bu tartışma sürerken, aynı madde nedeniyle yeni soruşturmaların açılması da sonuçta sorunu çözemeyen siyasi iktidarın ayıbıdır.Söz konusu maddenin yazılımı, şu yukardaki cümlenin bile “hükümeti aşağılama” olarak görülüp soruşturma açılmasına imkân verebilecek şekilde. Sorunun çözümü de maddenin açık ve aşırı yorumlara yer bırakmayacak, eleştiri niteliğindeki sözlerin de soruşturma kapsamına alınmasını önleyecek açıklıkta yazılmasıdır. Hukukçular bunun için vardır. Adalet Bakanlığı’nın kadroları, üst yöneticileri, danışmanları bunun için vardır. Ve bu yapılmadığı sürece de TCK 301’in siyasi nedenlerle kullanılması, çok farklı yorumlanması kaçınılmazdır.***Türkiye dışından bakıldığında maddenin akıbeti, AKP hükümetinin ve Türkiye’nin “demokrasi” sınavı gibi görülüyor. Bu da bizim açımızdan bir “ayıp”tır. Kolayca çözülebilecek bir sorun yüzünden dünyaya konu olmanın hiçbir gereği yoktu, ama oldu.TCK 301 sorunu çözülmediği sürece Adalet Bakanı Çiçek “hedef” olarak kalacaktır. Çünkü bu sorunun çözümü için sorumluluk almaktan kaçınmakta, sorunun çözümsüzlüğe doğru gitmesine katkıda bulunmaktadır.Kendi kendimize sorun yaratma ve kendi yarattığımız bu sorunları içinden çıkılmaz hale getirip içinde boğulma konusundaki başarımızı bir kez daha gösterdik.İki yıl önce hızla çözülebilecek bir sorunun ucuna cinayet ve kan eklendiği için de ayıbımız en üst düzeye çıktı.Görüntü bu olunca da Ermeni soykırımı kararını engellemek için ABD’ye gidecek miletvekillerinin anlatabileceği fazla bir şey kalmıyor. Onlarla görüşecek olan Amerikalı siyasiler kısa notlar okuyup gelecek ve bu notların tümünde TCK 301 ve Hrant Dink cinayeti yer alacak.Siyasiler, 301’inci maddeyle ilgili sıkıntıyı zamanında ve akıl yoluyla gidermemenin faturasını anlayabildiği gün büyük aşama kaydetmiş olacaklar. Ama anlaşıldığı kadarıyla buna bayağı zaman var.*****not:Şeriat gelir mi?Gallup “İslam ve Demokrasi” başlıklı bir araştırma yapmış. Türkiye ile ilgili sonuçlar fazlasıyla üzücü. Biri, “şeriatın yasalarda yer almasını” isteyenlerin oranı: Yüzde 32. İkincisi, “Şeriat tek yasa kaynağı olsun” diyenler: Yüzde 9. Bunların üzerine ne yorum yapılabilir? Ama bir başka sonuç var ki, Türkiye’nin güvencesi: Yasalarda şeriatın yer almamasını isteyenlerin oranı yüzde 57.Bu sayılara iki taraftan da bakmak mümkün. Ama yine de yüzde 57 tarafından bakalım ve ülkemizin geleceği için umutlu olmaya devam edelim.