Son yapılan kamuoyu araştırmalarının sonuçlarına bakıldığında önümüzdeki dönemde Türkiye’nin önünde iki hükümet ihtimali bulunduğu görülüyor.Yüzde 30 dolayında bir oy oranını koruyan AKP’nin yeniden hükümet olması birinci ihtimaldir.İkinci ihtimal ise yaklaşık yüzde 15’er oy potansiyeline sahip CHP ile MHP’nin bir koalisyon kurmasıdır.Tabii ki bu genel tablo milletvekili dağılımını göstermediği için hangi ihtimalin daha ağırlıklı olduğunu söylemek mümkün değil. Ancak tablonun gösterdiği kesin bir gerçek, sol oyların kaybolduğudur.Radikal milliyetçi MHP ile aynı sözleri “ulusalcı” sıfatıyla söyleyen CHP’nin oy almak istedikleri kesim aşağı yukarı aynı kesim oluyor.Bu durumda, geçen dönemde her sorun hakkında aynı politik çizgiyi savunmuş iki partinin koalisyon yapması da doğaldır.***CHP ile MHP’nin ekonomik gelişmeyi sağlama konusunda, eğer varsa, herhangi bir önerileri kamuoyuna yansımış değildir.Buna karşılık Kıbrıs sorunu, Kürt sorunu, Avrupa Birliği, Kuzey Irak gibi önemli konuların tümünde CHP ile MHP’nin savundukları görüşler aynıdır.Son olarak gereğinden fazla konuşulan TCK 301’inci madde konusunda da iki parti sözcülerinin ortak görüşü bu maddenin olduğu gibi kalması yönündedir.CHP-MHP koalisyonu belki Avrupa Birliği’ne tam üyelik başvurusunu geri çekmez. Ama bugüne kadar söylediklerini yaparlarsa Türkiye-AB ilişkileri fiilen duracaktır. Bunu da bütün dünya, “Türkiye Avrupa Birliği üyeliğinden, Avrupa Birliği standartlarından vazgeçti” şeklinde okuyacaktır.Öyle okumasının en basit ve hızlı sonucu da zaten ülkemizin çekmekte zorlandığı yabancı sermaye yatırımlarının sıfırlanması olacaktır. O zaman “milliyetçi-ulusalcı” fikir üreticileri işsizlik konusunda yeni çözümler bulmak zorunda kalacaktır.***Önümüzdeki seçimde karşılaşılacak temel seçmen tepkileri ortaya çıkmış bulunuyor. AKP’den memnun olan, AKP’nin herhangi bir rejim sorunu çıkarmayacağını düşünen ve kendilerinin partisi olarak görenler oylarını o yönde kullanacaklardır.“Vatan elden gidiyor, her yerde düşman var” korkusu içinde olanlar MHP’ye yönelirken, “laiklik tehlikede, gerisinin önemi yok” diye düşünenler de CHP’ye oy verecektir.12 Eylül askeri yönetimi altında bile yüzde 30’un altına düşmemiş olan sol oyları bulabilmek içinse çok aramak gerekecek.*****Not: Askerliği de kaldırınBunu kimsenin söylemesi mümkün değil. Genç Parti’nin futbol altı reklamları dışında. Hafta sonunun futbol eğlencesi arasına karışan Genç Parti “her işsize ayda şu kadar para vereceğini”, “üniversite giriş sınavını kaldıracağını” söylemişti.Geçen haftanın sloganı ise tarımla ilgiliydi ve ne anlama geldiği pek anlaşılmıyordu. Tarım kesimine nasıl bir vaatte bulunulduğunu herhalde bu kesimden olup da anlayan biri çıkmamıştır. Genç Parti, gençlere işsizlik parası verecek, onları üniversiteye sınavsız sokacak; bir de “askerliği kaldıracağız” ya da “askerliği bir haftaya indireceğiz” desin...Diğer vaatlerde bulunma cesaretini gösteren bunda da o cesareti gösterebilir. Eğer gösterir ve yine Genç Parti’ye oy veren olursa durumumuz vahimden öte demektir.
Hoca koca adamlar, 2007 yılında ellerini silah üzerine koyarak “ölmek, öldürülmek, öldürmek” diye yemin ediyor. Herhalde birtakım vatan hainleri tespit etmişler, devletin güvenlik güçlerinin bunlarla yeterince mücadele etmediğine de karar vermişler, durumdan vazife çıkarıp örgütlenmişler.Açıklandığına göre yemin ettiren kişilerin başında emekli subaylar ve polisler varmış.Bu şahısların tıbbi denetimden geçmeleri gerekebilir. Ama toplumumuzda “ölmek, öldürmek” ruhuyla yaşanların çokluğuna bakılırsa doktor yetiştirmenin zor olacağını da söyleyebiliriz.Adamlar maç biletine para ödemiş, tribüne gelmiş ve “ölmeye ölmeye geldik” ya da “ölümüne falanca spor” diye bağırıyor. Kardeşim, alt tarafı bir futbol maçı, biraz spor, bol bol eğlence, ölmek öldürmek nereden çıktı, gibi bir soruyu bunlara sormanın da bir anlamı yok. Futbol izlerken eğlenemeyen, ölmekten bahsedenler böyle bir soruyu kavrama şansına da sahip değil.Şöyle desek: Hukuk devletinde ölmek ve öldürmek hakkı sadece devletin güvenlik güçlerine yasalarla verilmiş hak ve görevdir, aklına esen vatan millet diye bağırıp adam öldürmeye kalkamaz.***Ellerini tabanca üstüne koyarak ölüm yemini eden kişilerin emekli kamu görevlileri olması sorunun iyice içinden çıkılamaz hal aldığını gösteriyor.Emekli olduktan sonra yapacak bir iş bulamamalarının da bu duruma katkısı olmuş olabilir. Çünkü ne yazık ki insanlarımızın önemli bölümü iş dışındaki vakitlerini değerlendirecekleri, o zamana anlam katabilecekleri merak ve uğraşlara sahip değil. Ülkemizdeki erken emekli olma sistemleri dolayısıyla daha genç denebilecek yaşta emekli olanların üç kuruş emekli maaşlarıyla pek az uğraşıya yönelme şanıs var. İmkân ve toplumsal faaliyet olarak kahve ya da lokallerde toplanıp, gazete ve televizyon haberlerini yalapşap ya da tersinden okuyarak memleketi kurtarma faaliyetlerine girişmelerini anlayışla karşılamak mümkün. Ama işi ölmeye ve öldürmeye vardırmaları başka bir psikolojik durumun ifadesi olarak ortaya çıkıyor.O zaman bu kişilerin kafalarından ölmek ve öldürmek fikirlerini atmalarını sağlamak için bazı işlerle meşgul edilmeleri gerekir. Devletimiz bu işe hemen el atsın, emekli kamu görevlilerini meşgul etme merkezleri kursun. O merkezlerde bunlara dünya ile ilgili bazı dersler de verilsin. Yoksa ölmek ve öldürmek üzerine kafaları iyice bozacaklar.*****not: Yenilerini bulana kadar...VATAN’ın yayına başladığı günden itibaren, daha önce çalıştığımız gazetelerdeki gibi, pazar günleri daha çok Doğu felsefesinin ürünü olan hikâyeler yayınladık. Birçok okurumuz bunların kaynağını sordu. Bu hikâyeleri sayısı yüzü aşkın kitaptan; bazen bir romanın içinden, bazen bir filmdeki diyalogdan buluyor, okurlarımıza aktarıyorduk. Son zamanlarda yeni hikâye bulmakta sıkıntı yaşamaya başladık. Hatta daha önce yayınladığımız bazı hikâyelerden, güncel olaylarla bağlantısı olacağını düşündüklerimizi tekrar yayınladık.Kısacası, yeni hikâyeler bulduğumuz zaman yine pazar günleri okurlarımıza sunacağız. Bulamazsak, eski hikâyeleri tekrar etmeyeceğiz ve farklı yazılarla görevimizi yapmaya devam edeceğiz.
Hrant Dink cinayeti çevresindeki izler sürüldükçe yine aynı kişilere ulaşılıyor. Ülkemizin hayatına siyasi cinayetlerin sokulduğu 60’lı yıllardaki ilk günlerden bu yana, izler aynı yerlere çıkıyor, önümüze hep aynı kişiler çıkıyor: Siyasi partiler aynı, gençlik örgütleri aynı, işlerin başındaki kişiler aynı. Hatta 1980 öncesinde sağcı bilinen kişileri öldüren radikal solcu bir örgütün de istihbarat örgütlerinin denetiminde olduğu, birlikte uyuşturucu işlerine karıştıkları da Susurluk araştırmaları sırasında söylenmiş, ancak olayın o yönü fazla kazılmamıştı.Aynı örgütün Sabancı suikastını gerçekleştirdiği anlaşıldı. Faillerden biri hapisanede öldürülmüştü. Diğeri ise Belçika’dan bir türlü getirilemedi.***Bu olaylar dolayısıyla sorular soruldukça cevaplar da artık kendiliğinden geliyor.Cevaplardan biri, geçtiğimiz günlerde bir televizyon programında eski bir Milli İstihbarat Teşkilatı yöneticisinin halen hapiste bulunan bir mafya kişisini gözlerinden öpmesiyle verildi.Aynı kamu görevlisi, ülkücülerin devlet tarafından kullanıldığını da bir kez daha doğruladı. Bu kamu görevlisinin kullanma biçimini “Bir yangın var, birileri ben de bir kova su dökeyim diyor” sözüyle açıklaması da devlete, içinden yapılmış ağır bir hakarettir. Yani Türkiye Cumhuriyeti devleti bazı işleri kendisi yapamıyor, başaramıyor ve bunun için ülkücülerden, katillerden medet umuyor!.. Aslında Türk Ceza Kanunu’nun 301’inci maddesi kapsamına girmesi gereken sözlerdir bunlar.***1960’lı yıllarda örgütlenmiş olan belli bir yapı, adına ne denirse densin; bunca yıla dayanmıştır, direnmiştir ve varlığını göstermeye devam etmektedir.Sivil siyasiler zaman zaman “diklenseler” de bu yapıyı çözememiş, zayıflatamamış ve ona boyun eğmiştir.Böyle durumlarda “siviller yapamıyorsa kim yapacak” sorusunu sormak eski bir alışkanlığımız. Bu soruyu tekrar soralım ve bir cevap bulmaya çalışalım.Bu yapı çözülmedikçe, çökertilmedikçe Türkiye siyasi suikastların ülkesi tipik bir Orta Doğu ülkesi sınıfında kalmaya devam edecektir.Devletin çeşitli organlarını da çürüten bu yapıyı yok edecek devlet gücünün ve iradesinin varolduğuna inanmak istiyoruz.*****Not: İstanbul kimin?Orhan Pamuk’un yapamadığı bir konuşmanın metni yayınlandı. Bu konuşmadaki “Ben de İstanbul’un yabancısıyım” sözü üzerine atlayacak olanlar çıkacaktır. İstanbullu olma meselesine kompleksle yaklaşan ve toplumun önünde görünen kişilerin sayısı az değildir. Aralarında Orhan Pamuk’un bu sözü üzerine “yani biz İstanbullu değil miyiz, İstanbul bizim değil mi” diye atlayanlar olacaktır.İstanbul bizim. Merak etmeyin, kimse elimizden alamaz, yeter ki biz İstanbul’u bozmak ve elden çıkarmak için bugüne kadar gösterdiğimiz çabaları sürdürmeyelim.Bu arada... İstanbul’un nüfusu 1960’ta 1 milyonun altındaydı. Şu anda en az 12 milyon, bazı tahminlere göre de 14 milyonu bile aşıyor.İstanbul, İstanbul’da yaşayıp İstanbul’u seven, İstanbul’un dünyanın en güzel şehri olarak kalmasını isteyen ve bunun için çaba gösteren herkesindir.
TCK’nın 301’inci maddesinin bugüne kadar nasıl uygulandığı ortadadır. Hükümet bu konuda hâlâ sorumluluk alıp maddenin fikir özgürlüğünü kısıtlayan şeklinden çıkarılması için girişim yapmamakta ısrar ediyor.Konunun havale edildiği bazı meslek örgütleri, sendikalar, dernekler ve sivil toplum örgütlerinden çıkan sonuç da tamamen durumu idare etmek oldu.Hükümete öneri olarak verilen madde metnindeki fark birkaç kelime değişikliğinden ibarettir. Öneriyi getirenlerin görüşü aslında bir ricadan öteye gitmiyor. O rica da “Lütfen bu maddeyi düşünce özgürlüğünü kısıtlayan şekilde kullanmayın” cümlesinin dışında bir unsur taşımıyor.Bu önerinin hükümet tarafından 301’inci maddenin yeni şekli olarak benisenmesi durumunda da pratikte herhangi bir değişiklik olması mümkün değildir.***AKP son iki yılı, bu maddenin yüksek yargı içtihatlarıyla kendiliğinden şekillenmesini bekleyerek geçirdi. Ama hükümetin beklediği içtihatlar oluşmadığı gibi, maddeyi her organ farklı yorumlamaya devam ediyor.301’inci maddeyi artık bütün dünya öğrendi. Dışardan bakanlar, bu maddenin çevresinde ve bu madde tartışmasının ardında Türkiye’deki demokratik gelişmenin sürüp sürmeyeceği sorusunun cevabını bulmaya çalışıyor.Ne yazık ki hükümetin sık sık kullandığı “En ileri demokrasilerde bile buna benzer maddeler var” söylencesi meslek örgütlerini de etkilemiştir. Batı demokrasilerinde 301’e benzeyen ve uygulanan maddelerin amacının ırkçı aşağılamaları önlemek olduğunu onlar da gözden kaçırdılar ya da görmezden gelmeyi tercih ettiler.***Kanunlarımızda “hakaret ve aşağılama” ya da “tahkir ve tezyif”i yasaklayan başka maddeler de bulunuyor. Bunlar açık tanımları olan, yorum alanını geniş tutmayan maddelerdir ve kimsenin bunlara bir itirazı yoktur.301’inci madde üzerindeki tartışma tam anlamıyla demokrasi anlayışlarının tartışmasına dönmüş bulunuyor.Bu konuda “madde tümüyle kalkmalıdır” diyen meslek örgütlerinin gerekçeleri bugüne kadar yüzlerce kez kamuya ve yetkililere aktarıldı. Ama önemli bir fırsat yine kaçırıldı. 301’inci maddeden davalar açılmaya, insanlar yargı önüne çıkarılmaya devam edecektir.“Bize bu kadar demokrasi yeter” anlayışının aslında Türk toplumuna yöneltilmiş büyük bir aşağılama olduğunun farkına varamadığımız sürece bunları yaşayacağız.*****Not: Siyasette etikMeclis Komisyonu bir etik kurul oluşturulmasına ilişkin yasayı görüşmeye başladı. Aslında yasa “siyasi etiği” yani siyasilerin temel ahlaki kurallara bağlı kalmalarını sağlama amacını taşıyor. Böyle bir yasa çıkarma ihtiyacı duymak bile siyasilerin kendileriyle ilgili fikirlerini ortaya koyuyor.Ama yasa henüz ilk görüşülme aşamasındayken AKP’li bir milletvekili önemli bir unsura dikkat çekti.Tasarıya uygun şekilde yine basın eklenmiş ve siyasilerin “etiği”nden çok köşe yazarlarının “etiği”nin korunması amaçlanıyor.Siyasiler, toplumun kendi haklarındaki yargılarını düzeltmekten çok kendilerini eleştiren yazarlar için yeni bir denetim unsuru getirmek istemiş. Siyasi etik meselesinin de yine başarılı olamadığımız bir alan olarak kalması ihtimali yüksektir.
Hrant Dink cinayetinin ardındaki sis perdesi de habercilik peşindeyken karşılaşılan bilgi kirliliği de çözülmeye başladı.Spekülasyonlar temizlendiğinde ortada kalan birkaç gerçek vardır. Birincisi, cinayetin örgütlenmesinin herkesin gözü önünde gerçekleştiği ve baş örgütçünün de polis ve jandarma muhbiri olarak devletten para alan bir kişi olduğudur. Planlama ve hazırlıklar tamamen göz önünde yapılmış, jandarma olaydan bilgilenmiş, emniyet bilgilenmiş, ama sonuç değişmemiştir.Gerçek çok vahimdir. Devletin güvenlik güçleriyle çalışan bir kişi olayı baş sorumlusudur.***Toz dumanın arkasından kalan ikinci gerçek de askerlerle polislerin başrolü oynadığı, katile Emniyet’te kahraman muamelesi yapılması sahnesidir.Bunu birkaç polis ve jandarmanın işgüzarlığı ya da yanlış etkilerle hareket etmesi olarak görüp kapatmak da suça katılma anlamına gelir.Üçüncü gerçek de karakol görüntülerini, eksik bilgi nedeniyle jandarma karakolu olarak veren televizyon kanalına Genelkurmay tarafından ceza uygulanmasıdır. Jandarma Genel Komutanlığı’nın açıklamasında “komplo”dan söz edilmiştir.Anlaşıldığı kadarıyla polis ile asker arasında karakol muamelesinin sorumluluğunu birbirine yükleme savaşı yaşanmıştır. Bu konuda Genelkurmay’ın cezayı gazetecilere kesme tavrı da çeşitli şekillerde yorumlanabilir.Ama gerçek farklı değildir. Katile kahraman gibi muamele edilmesinin failleri hem polis görevlileri hem de jandarma mensuplarıdır.***Bu olayla ilgili bir başka gerçek de İstanbul Emniyet Müdürü dolayısıyla bir kez daha ortaya çıktı. Bu kamu görevlisinin, cinayetin ilk günü olayı “milliyetçi duygularla yapılmış kişisel bir eylem” olarak niteleyip soruşturmanın gizliliği kuralını da ihlal ettiği kamuoyunu yanıltmaya yönelik ve sorumluluğunu aşan bir icraatı oldu.Olayın ardından Emniyet Müdürü ile ilgili olarak İçişleri Bakanı’nın korumacı tavrına bakıldığında da özellikle Emniyet örgütündeki “tarikatçı ilişkiler ve dayanışma” ile ilgili sorular tekrar gündeme geldi.***Bu cinayet çevresindeki kişilerin kendi yörelerindeki “ülkücü” çevrelerle ilişkileri de unutulmaması gereken bir başka gerçektir.Şimdi birbirine bağlanması ve “derin devlet” ten söz edenlerin ucundan tutmaları gereken bütün unsurlar ortaya çıkmış bulunuyor.Bundan sonrası hukuk devleti olup olmamakla ilgilidir. Bu tablonun üzerine sivil iktidar sahipleri ve askeri otorite birlikte ve uyum halinde gidebilirse bir sonuca ulaşılır.*****Not: Yine aynı korkuAmerikan Kongresi’nden Ermeni soykırımı kararının geçmesine bu kez kesin gözüyle bakılıyor. Eğer korkulan olur ve karar Kongre’den geçerse, arkası daha da hızlı şekilde gelecektir. Yani en umulmadık ülkelerin meclislerinden de aynı kararın çıkması kaçınılmaz olacaktır.Bu durumun bir tek açıklaması vardır: Ankara’nın bu konudaki resmi politikası tümüyle iflas etmiş ve o politika Türkiye’nin gereksiz ve haksız yere zarar görmesine yol açmıştır. Bu durumu, yani kendi yanlışlarını gizlemek isteyenler yine bağırıp çağıracaklardır. Halkı kandırmak için seslerini yükselteceklerdir. Ama sonuç değişmeyecektir. 1915 yılında Osmanlı İmparatorluğu’nu yöneten üç paşanın sorumluluğundaki vahim bir olayın cezası bugün Türk halkına kesilmiş olacaktır.
Türkiye’de radikal milliyetçiliğin, ırkçı milliyetçiliğin kökenleri cumhuriyetin ilk yıllarına dayanır. Ancak bu hareketin daha kitlesel ve etkili olması 1960’lı yıllarda sağlanmıştır.İkinci Dünya Savaşı sırasındaki Nazi Almanyası ve Hitler sever isimlerden bazıları o yıllarda “milliyetçi toplumcu” hareketi yaratmışlardır.“Milliyetçi toplumcu” tanımı doğrudan doğruya Alman Nasyonal Sosyalist İşçi Partisi, yani Nazi partisinin kendisine verdiği sıfattan çevrilmiştir. “Nasyonal Sosyalist”in Türkçe karşılığı “milliyetçi toplumcu” oldu.Bu hareketin sonrası da iyi biliniyor. 1960’lı ve 70’li yıllarda bu hareket radikal solun yükselmesine paralel olarak ve “komünizm tehlikesine karşı” yoğun şekilde desteklendi. Hareketin önde gelen isimlerinin Susurluk’a kadar uzanan bir çizgi içinde sürekli olarak devletle ya da devletin içinde bazı kişilerle ilişkili olması bir raslantı değildir.Bu hareket toplumun alt kesimlerinde etkili olabilmek için en kaba sokak milliyetçiliğini kışkırtarak ve her sorunu en düz milliyetçi nutuklarla karşılamaya çalışarak kendini var etti. Etkinliğinin yükselmesinde en önemli pay da karşıdaki milliyetçilere, yani Kürt milliyetçilerine aittir. PKK terörü insanların canını yaktıkça, kan döküldükçe toplumda tam karşı çizgiye yöneliş kendisini gösterdi.***Batı toplumlarında da bu kaba ve ırkçı milliyetçilik zaman zaman etkili olabiliyor. Orada da bu hareketin besleyicisi, yabancı düşmanlığı. 11 Eylül sonrasında radikal İslamın saldırıları da karşı tarafta yani Batı ülkelerinde radikal milliyetçi duyguların yükselmesine yol açtı.Türkiye’nin yine bu düşman kardeşler sistemi içine sıkışmasının sorumlusu tabii ki kötü yönetimler, kötü ve ufuksuz yöneticiler, bir türlü dünyaya açılamayan, dünyayı kavrayamayan çevrelerdir.Milliyetçiliğin en derin anlamıyla vatanseverliğin dışına çıkarılmasının; ırkçı, demokrasiden korkan, güce ve şiddete tapan, yabancı düşmanı ve kompleksli bir ruh halinin ifadesi olarak sokak milliyetçiliğine dönüştürülmesinin topluma vereceği zararları görmek için biraz siyasi tarih bilmek yeterlidir.Bugün milliyetçilik kavramı çevresinde yaşanan ve yaşatılan kafa karışıklıkları, vatanseverlik ile katilliğin birbirine karıştırılmasına kadar uzanan kasıtlı çabaların içinde sadece sağ değil, kendisini sol ve Atatürkçü zanneden, ama tarihsel ve toplumsal gelişmelerin dışında kalmış kesimler de bulunuyor.Dünya ile ve kendisiyle barışık bir toplumda sokak milliyetçiliğinin etkisi olamaz. Ama bizde etkili oluyor ve anlaşıldığı kadarıyla bir süre daha olmaya devam edecek.*****Not: Rum kışkırtmasıKıbrıs Rum yönetimi son petrol arama faaliyetiyle yeni bir provokasyon girişimini başlattı. Bu grup da Türk düşmanlığını; Türklere zarar verme peşindeki ve barış içinde birlikte yaşamaktan korkan bir Rum milliyetçiliğini canlı tutup, bunun için de en çok Türk askeri varlığını bir korku unsuru olarak kullanıyor.Kıbrıs Türk toplumu, Ankara’nın eskimiş resmi politikalarını aşarak barış içinde ve eşit vatandaşlar olarak bir arada yaşama isteğini çoktan ortaya koydu. Ama Kıbrıs Rum yöneticileri bundan hiç hoşlanmadı. Çünkü onları da ayakta tutan, Türk tarafının daha radikal tavırlar almasıydı.Kıbrıs Rum yöneticilerinin bütün barışçı yolların önünü kesme tavırlarını artık dünya da görmeye başladı.
Türkiye’nin resmen laik olmasının 70’inci yılında bitmeyen bir sıkıntı, Ankara’nın tepelerinden bir kez daha yayıldı. Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Meclis Başkanı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na laiklik ilkesinin yazılışının 70’inci yılı dolayısıyla birer mesaj yayınladı ve kendi laiklik tanımlarını verdi.Başbakan ile Meclis Başkanı’nın anladığı laiklik, din ve vicdan özgürlüğü ile sınırlı. Bu tanımda devletin ya da herhangi bir kurumun, kişilerin dini, siyasi ve toplumsal inançlarına karışmaması esas alınıyor.Cumhurbaşkanı’nın tanımında ise bunun yanına onun kadar önemli bir unsur ekleniyor. Bu da toplumsal ilişkileri düzenleyen hukuk düzeninin dini kurallardan tümüyle sıyrılmış olmasıdır.Başbakan ve Meclis Başkanı bu mesele üzerinde nasıl düşündülerse, din ve vicdan özgürlüğünü güvence altına alan düzenin hukukun laikliğinden geçtiğinin dikkatlerinden kaçtığı anlaşılıyor.***Hukuk düzenini ve toplumsal ilişkileri düzenleyen tüm kuralların dini kurallardan etkilenmemesi denildiğinde de dini bir simge olarak kullanılan türbanın kamusal alanda kısıtlanmasına geliniyor.Bunun ötesinde bugün, yani laikliğin Anayasa’ya değişmez maddeler arasında katılışının üzerinden 70 yıl geçmiş olmasına rağmen hâlâ tanım tartışmalarına girişilmesi bir yanıyla üzücüdür; diğer yanıylaysa kuşku vermektedir.Kuşkusuz Türkiye’nin bu tartışmaları hâlâ aşamamış olmasının bazı nedenleri vardır ve bunlar arasında da laikliğin birçok temel ilkesinin zaman zaman delinmiş olması bulunuyor.Yine de siyasal İslam ile bağlarını kopardığının işaretlerini vermeye özen gösteren AKP’nin en tepesindeki kişilerin kuşku uyandıracak tavırlar içine girmesinin bir anlamı yoktur.Türkiye’yi halkı Müslüman olan diğer ülkelerden ayıran ve onların çok üzerinde bir yere ulaştıran laiklikle oynanması mümkün değildir.“Yeşil devrim” isteyenlerin zaman zaman seslerini yükseltmelerinin fazla bir önemi yoktur. Çünkü Türk toplumunun en önemli birleştirici unsurlarından biri laikliktir. Muhtelif “delme” girişimleriyle önemli sonuçlara ulaşabileceğini zannedenler de yanılır.AKP bu konudaki kafa karışıklıkları gidermek zorundadır.***Not: Gazetecilik dersiBizde her türlü iktidarı elde etmiş kişilerin en önemli meraklarından biri de gazetecilere gazetecilik öğretmektir. Milli Takımlar Teknik Direktörü Fatih Terim dün bir basın toplantısı yaptı ve beğenmediği haberler, yorumlar üzerine uzun uzun konuşarak gazetecilik dersi verdi. Gazetelerde yanlış haber olabilir, beğenilmeyen yorum olabilir. İlgili kişiler bunları düzeltir, kendi yorumunu aktarır. Basının görevi de ikna olduğu düzeltmeleri yapmaktır. Ama ilgili kişilerin gazetecilik öğretmek gibi bir görevleri yoktur.Fatih Terim’in uzun konuşmasının ardından genç bir muhabirin “bütün basın adına özür dilemesi” de futbol basını dahil olmak üzere genç meslektaşlarımızın temel eğitimlerinin zayıflığının bir örneği olmuştur.Herkes önce kendi işini iyi öğrenmek, iyi yapmak durumundadır. Buna futbol dünyasındakiler de gazeteciler de dahildir.
Dezenformasyon, gazetecilik dillerinde yanıltıcı haber anlamına gelir. Her yanıltıcı haberin bir amacı vardır. Gazeteciler, bazen arkasındaki yanıltma amacını sezerek haberi kamuoyuna aktarmazlar. Bazen de aktarırlar.Hrant Dink cinayetinden itibaren Türk medyası günlerdir “dezenformasyon” yağmuru altında. Gazete ve televizyonlar elde ettikleri her bilgi kırıntısını kamuoyuna aktarmaya çalışıyor. Bu son derece anlaşılır bir durum. Çünkü kamu yetkililerinin doğru bilgi vereceğine kimse inanmıyor. Dolayısıyla gazeteciler ellerindeki bütün imkânlarla cinayetin ardındaki ilişkileri ortaya çıkarmak için çalışıyor.***Bu bilgi yağmurunun içinde en gerçek haber ise karakol olayıdır. Burada kimsenin inkâr edemeyeceği bir gerçek ortaya çıktı.Emniyet ve jandarma görevlilerinin cinayet zanlısı ile kurdukları samimi bağlar hiçbir kıvırtmaya gerek bırakmayacak açıklıkta.Hukuk devletlerinde böyle vahim bir durumun sorumluları olarak en tepedekiler görülür ve onlar herhangi bir çağrıya gerek bırakmadan görevlerinden ayrılır. Bizde ise olayın asker kanadı bir komplo beyanında bulunmuş ve görüntülerin kasıtlı olarak aktarıldığını söylemiştir. Bu, olabilecek en kötü savunmadır. Çünkü ortada bir olay var ve aktaranın amacı ne olursa olsun, gerçek. Nitekim bu olay dolayısıyla dört polis görevden alındı, dört jandarmanın görev yerleri değiştirildi. İşlenen suçun cezasının bu kadar zayıf oluşunu da en tepedeki kişiler açıklamak zorunda. Ama kimse açıklamaya yanaşmıyor. Çünkü her açıklama en tepedeki sorumlulukları hatırlatacak, koltukları sallayacaktır. Buna karşılık burada da ceza, haberi yayınlayan televizyon kanalına verildi. Ve bunun da açıklanabilir bir tepki olmadığı bellidir.***Kesin bilgilerden biri de cinayet ihbarının Trabzon Emniyeti tarafından İstanbul’a bildirilmiş olmasıdır. Bunu da yalanlayan olmadı; tam tersine, yetkililer doğruladı. O zaman İstanbul Emniyeti kelimenin tam anlamıyla “hallaç pamuğu” gibi atılmıyorsa birilerinin hangi nedenlerle korunduğunun da açığa çıkması gerekiyor.Başsavcı dünkü açıklamasında, soruşturmanın gizliliği ilkesini hatırlatmış ve medyayı buna uymaya çağırmıştır. O zaman Başsavcı’ya, İstanbul Emniyet Müdürü’nün zanlının yakalanmasının hemen ardından yaptığı açıklama ile ilgili olarak ne işlem yapıldığını sormak da her vatandaşın hakkıdır.Hrant Dink cinayetinin ardından yaşanan dezenformasyon dalgasının amacının izleri birbirine karıştırmak olduğunu düşünmek için çok fazla neden var. Bu kirlilik kafaları biraz daha karıştıracak, hatta medyada yer alan haberlere itibar edilmemesini sağlayabilecektir.O zaman yetkililere, en tepedekilere; Başbakan, İçişleri Bakanı, Adalet Bakanı, Genelkurmay Başkanı ve Jandarma Genel Komutanı’na çok açık sorumluluklar düşüyor. Onlar bu görevlerini geciktirdikleri sürece her türlü çete oluşumuna, bu çeteleri vatansever, katilleri de kahraman gibi gören ve göstermek isteyenlere cesaret vermiş olacaklardır. Şu anda olan da budur.