Öğrencileri Konfüçyüs’e bir devletin ne zaman iyi yönetilmiş olacağını sordu.Şu cevabı aldılar: “Yakındakiler sevinir, uzaktakiler oraya gelirse...” O sırada bir beyin yanında memur olarak çalışan bir öğrencisi “doğru yönetmek nedir” diye sordu. O da şu cevabı aldı: “Çabuk başarılar beklememeli ve küçük kazançlar aramamalı. Eğer çabuk başarılar beklenecek olursa asıl büyük başarılara erişilemez. Eğer küçük kazançlar aranacak olursa büyük bir eser meydana getirilemez.” Konfüçyüs “kazanç” kavramını açıklamak için de şunları söyledi: “Seçkin kişi, adam olmuş kişi ödev içindir, bayağı insan ise sadece kazanç içindir... Bir kişi, özellikle yöneten kişi, yaptığı her işte hep kendi kazancını, kendi kârını kolluyorsa çok düşmanlık kazanır.” ***Hükümdar tarafından bir eyaleti yönetmesi için atanan bir öğrencisi geldi, Konfüçyüs’ten öğüt almak istedi. Konfüçyüs o eyalet halkının nasıl kişiler olduğunu sordu. “Şehirde idareleri çok zor, güçlü kişiler var” diye cevap verdi yeni yönetici. Konfüçyüs ona şu öğüdü verdi: “Ciddiyetle ve titizlikle en cesur ve asi olanlar el altına alınabilir. Yüksek kalplilik ve adaletle güçlüler kendi yanına çekilebilir. Sevgi ve saygı ile darda olanlara yardım edilebilir, fakirlerin sevgisi kazanılabilir. Entrikacılar ise biraz tatlılık ama kesin kararlılıkla yola getirilebilir. Eğer bunları uygularsan yönetim zor bir şey değildir.” Kendisinden akıl soran, öğüt isteyen yöneticilere Konfüçyüs şunları söyledi:“Kim ki devletini ahlâkla yönetebiliyorsa, ona ne olabilir? Ama kim devletini ahlâkla yönetemiyorsa ahlâk ona ne verebilir... Bir Kişinin kendisi doğru ise emir vermesine gerek yoktur. Onun kurduğu düzen içinde her şey kendiliğinden yürür. Eğer o kişinin kendisi doğru değilse, istediği kadar emir versin dinleyen kimse çıkmaz... Devlet yönetimine gelen üstün kişi kendisine iş yükler, devlet yönetimini ele geçiren bayağı insan ise hep başkalarından iş bekler...” Bir bey Konfüçyüs’e devlet yönetimine nasıl kişileri getirmesi gerektiğini sordu. Şu cevabı aldı: “Kendi kendisini yönetebilen için devlet yönetiminde bir güçlük yoktur. Kendi kendisini yönetemeyenin, başkalarının başına geçmek nesinedir?” ***Si eyaletinde büyük bir kuraklık ve kıtlık olmuştu, halk oldukça kötü durumdaydı. Konfüçyüs o sırada bölgeden geçiyordu. Eyaleti yöneten kişi Konfüçyüs’ün yanına gitti, ne yapması gerektiğini sordu. Şu cevabı aldı: “Kötü yıllar olabilir. Bu kötü yıllarda yöneticiler az at kullanmalı, angaryaları bıraktırmalı, devletin büyük posta caddeleri bir süre onarılmamalı. Yöneticiler ayinlerde ipek kumaş ve mücevher sunmayı bırakmalı, atalar için yapılan kurban törenlerinde musiki olmamalı, kurban edilen hayvan sayısı pek aza indirilmeli. İyi bir hükümdar halkını kurtarmak için töreleri bozmaktan bile çekinmemeli.” Konfüçyüs’e bir hükümdarın yanında çalışanların nasıl davranmaları gerektiği soruldu. Konfüçyüs şu cevabı verdi: “Onu hiçbir zaman aldatmamalı ve yanlış kararlarında ona direnmelidirler...”
Karakolda bir katile kahraman muamelesi yapılması toplumumuzda çok ağır bir “değerler kirliliği” yaşandığını gösterdi.Hrant Dink’in cenazesinde “Hepimiz Ermeniyiz” sözünün ne anlama geldiğini kavramaktan yoksun bu kirliliğin diğer ucunda da o karakol görüntüleri bulunuyor.Bir katile, üstelik kamu emniyet görevlileri tarafından kahraman muamelesi yapılması, bayağı bir cesaret işidir. Bunu yapabildiklerine göre, bu polis ve jandarmaların yaptıklarının hem kendi kamu görevleri açısından hem de insani bakımdan suç olduğunu bilmedikleri anlaşılıyor. Hem bir memur hem de bir insan olarak bunun bir suç olduğunu bilmiyorlar çünkü bu toplumun değerleriyle çok fazla oynanmış ve bu korkunç kirlenme sağlanmıştır.***“Hepimiz Ermeniyiz” sözüne öfke duymakla, maçlarda tribünlerde açılan pankartlar ve atılan sloganlar ve karakol görüntüleri aynı bütünün parçalarıdır. Bir siyasi cinayeti “milliyetçi duygularla yapılmış bireysel eylem” ilan eden emniyet müdürü de aynı bütünün bir başka parçasıdır. Ve bu kirlilik habis bir ur gibi bütün varlığımızı kirletiyor.Milliyetçiliği yabancı düşmanlığı, başka ulusları aşağılama, başka dinsel inançları hor görmek diye sunan ve toplumu bu yolda etkileyenler, toplumdaki eğitim geriliğinden faydalanarak nemalanmak isteyenler, ektiklerini biçiyorlar.***Son karakol görüntüleri dolayısıyla birkaç jandarma ve birkaç polise göstermelik cezalar vermek de değerler kirlenmesinin bir sonucudur.Çünkü gerçek değerler düzeninde İçişleri Bakanı ile Jandarma Genel Komutanı görevlerinden ayrılmayı seçeceklerdi. Elbette bu olay onların doğrudan suçu değildir, ama bulundukları görevlerin getirdiği sorumluluk bunu gerektirir. Şu anda bu görevde olanlar ve daha önce bu görevlerde bulunmuş olanlar işlerini doğru yapamamıştır ki o karakol rezaleti yaşanmıştır. Bunun hesabını verecek olan da en tepedeki sorumlulardır. Bugünkü değerler kirliliği içinde en tepedeki sorumlular sorumluluklarını üstlenemiyorsa o kirlilik devam edecektir.Temizlik dört polis ile dört jandarmanın görev yerlerinin değiştirilmesiyle sağlanamaz. Bunu, toplumun büyük temiz çoğunluğu görüyor. Bu uru bünyeden söküp atacak olanlar urun farkında değillerse de bu ülke en kötü senaryolara hazır olmalıdır.
Türk Ceza Kanunu’nun 301’inci maddesine ilişkin yazılarımız üzerine Adalet Bakanı Cemil Çiçek aradı ve konuyla ilgili tutumuna açıklık getirmek istedi.Bakan’ın söyledikleri daha önce söylediklerinden farklı değil. Ona göre, gelişmiş demokrasilerde de düşünce özgürlüğünü kısıtlayan yasalar bulunuyor. Buna ilişkin verdiği örnek de bütün Avrupa ülkelerinde geçerli olan, “Yahudi soykırımının inkârını” cezalandıran ve oldukça sıkı şekilde uygulanan yasalar.Bize göre bu yasalarla TCK 301’in herhangi bir ilişkisi bulunmuyor. Ayrıca Adalet Bakanı’nın batıdan verdiği örnekler de bizim belirttiğimiz gibi, “ırkçılık”la ilgili uygulamalar.Adalet Bakanı, TCK 301’in de her kanun gibi değişebileceğini, kendisinin de değişmesine karşı olmadığını söylüyor. Ancak bunun çıkmaza girmesinin nedeni olarak, görüşleri istenen sivil toplum örgütlerinin bir türlü anlaşamamasını gösteriyor.* Görüşüne başvurulan gazeteci örgütlerinden üçü de birbirinden tümüyle ayrı görüşte. Bunlardan biri madde tümüyle kalksın derken, bir diğeri değişsin diyor, üçüncüsü ise “dokunulmasın” görüşünü savunuyor.Bu durumda gazeteci örgütleri başta olmak üzere konuyla ilgili sivil toplum örgütlerinden ortak bir görüş çıkmasının mümkün olmadığı da anlaşılıyor.***Cemil Çiçek, 301 meselesinde kendisinin ve bakanlığının başı çekmesinin söz konusu olamayacağını da siyasi gerekçelerle belirtiyor. Bu gerekçelerin başında da yarın seçim meydanlarında “Türklüğü savunamayan bakan” gibi demagojik suçlamalarla karşı karşıya kalabileceğini gösteriyor.Adalet Bakanı’nın bütün söylediklerini arka arkaya okuduğumuz zaman ortaya basit bir sonuç çıkıyor:* Eğer görüşlerine başvurulan sivil toplum örgütleri ortaya ortak bir görüş çıkarabilirlerse Hükümet bu öneriyi benimseyecek, dolayısıyla meselenin sorumluluğunu tümüyle bu örgütlerin üzerine bırakacak. Eğer bu anlaşma olmazsa da, önümüzdeki seçimde kaba milliyetçi suçlamalarla karşılaşmak istemeyen AKP bu konuda bir adım atmayacak.***TCK 301’inci maddesinin varlığından kaynaklanan bütün olumsuzluklara, cinayete varan kışkırtmalara rağmen AKP hükümeti bu maddeyi değiştirme konusunda siyasi sorumluluk almaya yanaşmıyor.Ana muhalefet partisi CHP de sadece hükümeti sıkıştırmak uğruna ve milliyetçi dalgadan üç beş oy kapmak için yararlanma umuduyla her türlü değişikliğe karşı çıkmaya devam edecek.Sonuç: TCK 301’in değişmesi çok zordur. Bu madde kullanılarak yapılacak kışkırtmalar da devam edecektir.Başka cinayetler işlenirse de bunun sorumluluğunu hem AKP hükümeti hem CHP muhalefeti taşıyacaktır.
Adalet Bakanı, Türk Ceza Kanunu’nun 301’inci maddesiyle ilgili olarak başka ülkelerden verdiği örnek ve kıyaslamalarla kamuoyunu yanıltıyor.Söylediğinde bir tek doğru vardır: 301’inci maddeye benzeyen maddeler hemen hemen tüm Batı ülkelerinin yasalarında yer almaktadır. Ancak...Örneğin bu madde Fransa’da, “devlet, yani Fransa devleti Ruanda’da, Fildişi Sahili’nde katliam yapmıştır, Cezayir’de soykırım yapmıştır” diyen herhangi bir kişiye, tarihçiye ya da yazara uygulanmamıştır.301’e benzer maddeler Batı ülkelerinin yasal sistemlerinde “toptan aşağılama” ya da “ırkçı aşağılama”lara karşı ulusu savunma maddeleridir. Bunlarda “devletin korunması” gibi bir kaygı, amaç yoktur. Amaç, “ulusal aşağılama” ve “ırkçı” yorumların yolunu kapatmaktır.*** İngiltere’nin en önemli yönetmenlerinden biri olan Ken Loach geçen yıl Cannes Film Festivali’nde büyük ödül kazandı. Film, geçen yüzyıl başlarında İrlanda’da geçiyor ve İngiltere devletinin burada katliam yaptığını, soykırıma bile kalkıştığını anlatıyor. Baştan aşağıya o günün İngiltere yöneticilerini, memurlarını suçluyor. Bu film nedeniyle İngiltere’de hiç kimsenin aklından yönetmen aleyhine “İngiliz ulusunu aşağılama” gibi bir maddeyle dava açmak geçmemiştir. Üstelik İngiliz devlet televizyonu BBC, filmin ödül aldığını ilk haber olarak verirken yönetmenin İngiltere devletini ağır şekilde suçlayan konuşmasının en çarpıcı ve sert bölümlerini de yayınlamıştır.*** Adalet Bakanı TCK 301’inci maddesini savunmaya çabalarken, yasalardaki her maddenin hukuk düzeninin bütünü içinde anlam kazandığını da gözden kaçırmaya çalışıyor. Bakan’ın kıyasladığı ülkelerde düşünce özgürlüğü, ifade özgürlüğü en geniş anlamıyla güvence altına alınmıştır, dolayısıyla TCK 301’in Türkiye’de uygulandığı şekilde uygulanmasının mantığı bütün hukuk düzeninin dışına çoktan çıkarılmıştır.301’inci maddenin bu şeklinin ve uygulanmasının yaratacağı sonuçları en vahim şekilleriyle yaşadık. Bütün bunlara rağmen Adalet Bakanı’nın direnmesinin herhalde kendisi açısından bazı gerekçeleri vardır.Bakan’a düşen, kamuoyunu yanıltan ve bir hukukçuya yakışmayan kıyaslamalarla bu maddeyi savunmak değil, asıl gerekçelerini söylemektir. Hrant Dink cinayetine kadar ulaşan olaylar zincirini eğer Türkiye’nin Adalet Bakanı tam olarak değerlendiremiyor, bu bağlantılar zincirini göremiyorsa da o koltukta oturması hem kendisine hem de ülkeye zarardır.
Hrant Dink cinayeti ile ilgili olarak yeni ortaya çıkan bilgiler halkın sık sık sorduğu bir soruyu tekrar hatırlattı: Devlet bu cinayetlerin perde arkasını, ilgili kişileri biliyor da bize mi söylemiyor?Tabii bu sorunun arkasından bir soru daha geliyor: Devletin içinden birileri bu işlerin aydınlanmasını istemiyor mu?Devletin ilgili birimlerinin ellerinde büyük teknolojik imkânlar olduğu da gizli değil. Hatta gizli dinleme imkânlarının yasaları zorlayan şekillerde kullanıldığına ilişkin fazlasıyla belirti de var.Bir örnek: Yılbaşı gecesi Taksim’de silah atan ve bir gencin ölümüne yol açan kişi telefon dinlemesi sayesinde hemen yakalanmıştır. Birkaç bin kişiden oluşan bu kalabalığın içinden, poliste herhangi bir kaydı bulunmayan ve izlenmemiş bir kişi olan failin yakalanması güvenlik güçlerinin imkânlarının genişliğini gösteriyor.Böyle bir olayda zanlının hemen yakalanmasının ama Hrant Dink ve başka cinayetlerin yaklaşık bir yıl önce emniyete ihbar edilmesine rağmen önlem alınmamasının bir mantığı olması gerekir.***Bu konular üzerine düşünüldüğünde 14 yıl önceye, Uğur Mumcu cinayetinin birkaç saat sonrasına dönmek de gerekir. Mumcu’nun evine gelen üst düzey bir emniyet yetkilisinin ağzından, olayın en sıcak anlarında şu cümle çıkmıştı: “Bu cinayet aydınlanmaz...” Bunları düşünmek zorunda kalıyoruz. Çünkü, Hrant Dink cinayetinin aylar öncesinden emniyete ihbar edildiğine ilişkin haberler yalanlanmadı. Bunun doğru olduğunu kabul ettiğimizde de yine baştaki soruya dönüyoruz: Devlet bize söylenenden çok daha fazla bilgiye sahip mi, bu olaylarla ilgili olanları biliyor, tanıyor ama bunlara fazla dokunamıyor mu?Örneğin Susurluk çetesiyle ilgili ve uyuşturucu kaçakçılığından hükümlü bir kişiye KKTC’de kumarhane işletme izni verilmesini kimin sağladığı sorusunu da sormak gerekiyor.***Ankara’daki seçilmiş ya da atanmış bütün yetkililer şunu bilmelidir ki, kamuoyu bu soruların cevabını fena halde onların aleyhine veriyor. Seçilmiş ya da atanmışlar arasında bu işlerle ilgili pek çok kişinin bulunduğuna inanıyor.1960’lı yıllarda “komünizm tehlikesi”ne karşı birçok Batı ülkesinde devlet birimlerinin desteğiyle illegal örgütlenmeler gerçekleşti. Ama bunlar temel amaçlarının dışında hareket etmeye başladıkları anda yine o devletler tarafından hızla tasfiye edildiler. Fransa’da, İtalya’da, İspanya’da, Yunanistan’da bu gibi oluşumların varlığına son verilirken bazılarında “yukarı”lara kadar gidildi; bazılarında gidilmedi ama tümünde bunların etkinlikleri yok edildi.Bu ülkelerin herhangi birinde bu işlere adı karışmış herhangi bir emekli asker kişi ortada görülmüyor, yıllardır da görülmedi. Ama bizde hâlâ bu kişiler ortadaysa ve çeşitli siyasi faaliyetler içindeyse yukardaki sorunun cevabının çok açık olarak tekrar verilmesi gerekiyor. Bunu yapacak olanlar da seçilmişlerin kararlarına uymak zorunda olan bütün asker ve sivil atanmışlardır.
Ankara’nın Irak ve Kuzey Irak siyasetlerinin nasıl yanlışlar üzerine kurulduğu, bu siyasetleri üretenlerin geleceği göremedikleri bir kez daha ortaya çıktı.Konu Irak ile yapılan petrol ve akaryakıt alışverişi...Türkiye bugüne kadar Irak’ın, merkezi hükümetin denetiminde olan devlet şirketi ile iş yaptı. Geçtiğimiz günlerde Irak ile iş yapan petrol ve akaryakıt şirketlerine gelen bir yazı ile ticari görüşmelerin bundan böyle Kuzey Irak yetkilileri ile yapılması gerektiği bildirildi.İlgili bakan dün esti köpürdü, “Bize oldu bitti yapılamaz” dedi. Bu “oldu bitti” Kuzey Irak Kürt yönetimini resmen tanımak anlaına geliyor. Bakan konuyla ilgili öfkeli sözler söylerken “bizim muhatabımız Bağdat’taki merkezi yönetimdir” dedi.Bağdat’ta merkezi bir yönetim yok ve işgalin ilk günlerinden itibaren bir merkezi yönetim olma ihtimalinin bulunmadığı da belli. Ankara’nın “Irak’ın bağımsızlığı ve bütünlüğü” konusundaki beyanatları sadece “iyi niyetli dilekler”dir. Çünkü Amerikan yönetimi ve işgal kuvvetleri de Irak’ta bundan böyle bir “bağımsızlık ve bütünlük” olmasının mümkün olmadığını görmüş ve itiraf etmiştir.Ankara hâlâ bunu göremiyor ve olmayacak dualara amin diyerek dış politikasını yürütmeye kalkıyorsa, elde edilecek sonuçlar her zaman Türkiye’nin aleyhine olacaktır.O politikalar çöktüŞu ana kadar “elde edilen” sonuçlara bakıldığı zaman Ankara’nın Irak ve Kuzey Irak politikasının çöktüğü ayan beyan görülmektedir.Ankara, Kuzey Irak’ta fiilen bağımsız bir Kürt devleti konusunda hep kuşku belirtmiş, çeşitli şekillerde bunu istemediğini bildirmiştir. Ama sonuçta Kuzey Irak’taki Kürt yönetimi, fiilen bağımsız bir devlete götüren adımları atmaya devam ediyor.* Kerkük’ün Kürt yönetimine girmemesi için tehdit dahil bütün yollar kullanılmış, ancak Amerikan yönetimi tavrını değiştirmemiştir. Şehrin durumunu belirleyecek referandumun ertelenmesi istenmiş, ancak sonuç alınamamıştır. Referandum bu yıl yapılacak ve Kerkük’ün Kürt bölgesinde kalışı resmileşecektir. Bu da Ankara’nın resmi politikasının sonuçsuz kalması demektir.Ankara’nın asli göreviBunları daha önceden görmek, Türkiye’nin çıkarlarını gerçekler üzerine kurulacak politikalarla korumak Ankara’nın görevidir. Bugüne kadarsa hep “Irak’ın bütünlüğü” tekerlemesi tekrarlandı durdu. “Kuzey Irak’a gireriz ha!” ve “Kerkük bizden sorulur yoksa siz bilirsiniz!” gibi tehditlerle sonuç alınmasının mümkün olmadığını Batı medyasını az buçuk izleyen herkes görebilirdi. Ama Ankara görmedi.Türkiye’nin Irak ve Kuzey Irak politikasının barış ve herkesin refahı açısından tek bir yöne çevrilmesi gerektiğini son gelişmeler bir kez daha gösterdi. O yön de Kuzey Irak’taki Kürt devletinin “kardeş” olarak görülmesi ve bunun Türkiye’nin içerisindeki Kürt sorununun çözümü yolunda kullanılmasıdır.Irak ve Kuzey Irak’la ilgili sorunları bunun dışında, özellikle de askeri yollarla çözmeye kalkışmanın Türkiye’nin başına açacağı dertleri görmemek için herhalde Ankara’da oturmak gerekiyor.
Birkaç gün önce Meclis’in önüne bir paket bırakıldı. İçinde Türk İntikam Tugayları imzalı bir bildiri vardı. Önceki akşam, bir genç elinde kurusıkı tabanca ve Türk bayrağı ile araba vapuru kaçırdı.Bunların arkasının kesilmesi çok zor olacak. Zor olacak çünkü “milliyetçi” duygular üzerine “kaşımalar” devam ediyor.Milliyetçi ve dini inançlar üzerine yapılacak her türlü kaşımadan sonuç alınması kolaydır. İnsanların üzerinde fazla düşünmedikleri, kolayca etkilendikleri temalar bu iki alanda doğar. Buradan “kutsal değerler” adı verilen bir sisteme dönüşür, buradan da namus cinayetlerine kadar varan, töre cinayetlerini haklı gösteren bir toplumsal hastalığa kadar ulaşır.***Şu anda Türk toplumu bütün şiddetiyle bu durumu yaşıyor. Burada takılmış, duyguları fazlasıyla kaşınmış bir kitle, o nedenle Hrant Dink cinayetini protesto edenlerin söylediği “Hepimiz Ermeniyiz” sözünü anlamıyor, bu sözün dayandığı kardeşlik, dostluk ve barış ruhuna uzak kalıyor.Bütün siyasi yapımız, yaklaşan seçimlerin getirdiği küçük çıkar hesaplarıyla bu tür kaşımalar üzerine yoğunlaşmış durumda.Bütün siyasi partiler, seçim taktiklerini bir kesimin muhafazakâr duygularının sömürülmesi üzerine kurmuş bulunuyor. MHP, BBP ve Genç Parti gibi siyasi partilerin varlık nedenleri zaten bu duyguların sömürüsüdür. En kaba sokak milliyetçiliğini kışkırtmak, toplumsal sorunlar üzerine düşünülmesinin engellenmesi ve her yerde “düşman” görüp göstermek, bu siyasi anlayışı var eden temel unsurlardır.***Koroya son dönemde kimlik bunalımı geçiren AKP ile CHP’nin de katılmış olması durumu iyice ağırlaştırmıştır.Hrant Dink cinayeti bile bu kesimin biraz daha düşünmeye yönelmesini sağlamamış, tam tersine, “Hepimiz Ermeniyiz” sözüne takılı kalmışlar ve “kaşıma” işlevlerini bu söz üzerinden devam ettirmişlerdir.2007’nin, Türk toplumunda şu anda iyice sert esen kaba milliyetçi ve muhafazakâr duyguların sürekli kaşınacağı bir yıl olacağı bellidir. Ancak bugün bu duyguları kaşıyarak küçük siyasi çıkarlar peşinde koşanlar, yarın başka cinayetler işlendiğinde topluma yaptıkları kötülük dolayısıyla birinci derecede suçlu durumunda olacaklardır.Türkiye 1980 öncesine bu rüzgârlarla gelmişti. Bugün Türk toplumunun ve cumhuriyetin önüne kurulan tuzaklar daha da kötü senaryolara dayalıdır. Bu oyunların ucunda yaşanabilecek felaketler 1980’den daha vahim tablolara yol açabilir.Kaşıdıkça kanama artar ve bu kan bir anda bütün toplumu sarabilir.
Şirazlı Şeyh Sadi, padişah adetleri hakkındaki hikâyelerinden birinde tek bir “iklime sığmayan”, “yedi iklimi varken sekizinciyi de zaptetmek isteyen” padişahları anlatır.***İşittim ki doğunun çok kuvvetli bir padişahının şehzadelerinden biri kısa boylu, pek gösterişsiz imiş. Diğer kardeşleri ise hep uzun boylu ve güler yüzlü imiş.Bir gün padişah, o kısa boylu ve gösterişsiz oğluna, onu pek beğenmediğini sezdiren bir bakışla bakmış. Zeki şehzade durumu hemen anlamış. Babasına gereken bütün saygıyı gösterdikten sonra şöyle demiş:“Şah baba! Padişah baba! Akıllı kısa, cahil uzundan daha iyidir. Boyca her büyük olanın kıymette daha iyi olması lazım gelmez. Koyun paktır, fil mundardır.Yer üzerindeki dağların en küçüğü Tur’dur, fakat Cenab-ı Hakk’ın indinde kadir ve mertebece diğer dağlardan daha büyüktür. İşittin mi, bir gün bir zayıf âlim, bir şişman ahmağa şunu demiş: Arap atı zayıf ise de bir tavla eşekten daha iyidir.” Şehzadenin sözüne babası gülmüş, üzerinde durmamış. Yanda dinleyen devlet erkânı, beğenmişlerse de seslerini çıkarmamışlar. Ama şehzadenin kardeşleri incinmiş...Bir insan söz söylemedikçe ayıbı, hüneri gizli olur. Her ormanı boş sanma, içinde bir kaplanın uyumuş olması pek mümkündür.İşte tam o sıralarda çetin bir düşman padişaha yüz göstermiş, harp ilan etmiş. İki ordu karşı karşıya gelmiş. Meydanda atını ilk oynatan o kısa boylu gösterişsiz şehzade olmuş ve düşmana hitaben şöyle demiş:“Ben o kimse değilim ki, cenk gününde arkamı görmüş olasın. Kanlı toprak arasında bir baş görürsen, işte o baş benimdir. Harbe giren, kendi kanıyla oynar. Kaçacak olursa da ordusunun kanıyla oynamış olur.” Şehzade bunu söyledikten sonra düşman askerlerine hücum etmiş. İşe yarar yiğitlerden birkaçını öldürmüş, sonra dönüp babasının huzuruna gelmiş, yer öpmüş ve şöyle demiş:“Muhterem baba, şahsım sana hakir görünmüştü. Sakın şişmanlığı hüner saymayasın. Muharebe meydanında ince belli Arap atı işe yarar, besili öküz bir şey yapamaz.” Nakledenler der ki, bu padişahın düşmanı çok, ordusu ise az imiş. Askerin bir kısmı, nasıl olsa yenileceğiz diye kaçmak istemiş. Şehzade askere seslenmiş: “Yiğitler, çarpışın ki kadın elbisesi giymeyesiniz!” Şehzadenin bu sözü üzerine bütün yiğitler, piyadeler, süvariler harekete geçmiş, birlikte hamle etmiş. Ve o gün içinde düşmanı mağlup etmişler.Bunun üzerine padişah şehzadenin yanaklarından öpmüş, onu kucaklamış. Şehzadeye karşı iyi duyguları her gün biraz daha artmış, sonunda onu veliaht ilan etmiş.Bunun üzerine kardeşleri kıskanmışlar, yemeğine zehir katmaya karar vermişler. Suikast hazırlığını gören kız kardeşlerden birisi veliahta uzaktan “sakın yemek yeme” diye işaret etmiş. Zeki çocuk işi anlamış, yanındakilere “Hünerliler ölsün de hünersizler onların yerini tutsun, bu olmayacak bir iş” demiş ve kız kardeşini alıp babasına gitmiş.Padişah diğer oğullarını önce cezalandırmış, sonra husumetin tamamen bitmesi için bir çözüm düşünmüş ve ülkesini çocukları arasında bölüştürmüş, her birine memnun olacağı bir kısmını vermiş. Böylece husumet bitmiş, fitne kalmamış.Âlimler demiş ki:“On derviş bir kilimde uyur, iki padişah bir iklime sığmaz... Allah adamı bir ekmeğin yarısını yerse, diğer yarısını fakirlere verir... Bir padişah yedi iklime malik iken diğer iklimi de fethetmek arzusunda bulunur...”