Bir hafta içinde iki cenaze Türk toplumunun özlem ve duyarlıklarının ifade alanı oldu.İsmail Cem dün son yolculuğuna uğurlanırken, protokolde olmayan yüzlerce kişi de temsil ettiği değerlere saygısını belirtmek için törene geldi.İsmail Cem çok şeyi temsil ediyordu. Dürüst ve çalışkan bir siyaset insanının nasıl bir kişilik olduğunu, Türkiye’ye siyaset yoluyla hizmet edilebileceğini ve bu ülkenin değerli insanlarının üst düzey siyaset yapabileceklerini kendi yaşamıyla gösterdi.***İsmail Cem sadece siyasette değil, gazetecilikte de belli değerleri temsil etti. TRT Genel Müdürlüğü de dahil, düzeyli gazeteciliğin ve yazarlığın örneğiydi.Ne yazık ki bütün bunlara, nitelikli bir kişiliğe, bizim toplumumuzda gereken değer verilmiyor. Bir kişiye değer verilmesi için bu nitelikler yetersiz kalıyor.Kara kuru bir TRT’yi çağdaş yayıncılığın geçerli olduğu son derece dinamik bir yayın kuruluşuna dönüştürdü, ama görevinden resmen yaka paça atıldı.Türkiye’de solun çağdaş düşüncelerle yenilenmesi üzerine kafa yordu, binlerce sayfa yazdı, insanlarla tartışmaya çalıştı, ama partisinde tek başına bırakıldı.Neden diye sorduğumuzda da yine toplumsal ve siyasal yapımızın hastalıklarıyla karşı karşıya kalıyoruz. ***Hızlı dönüşümlere direnen, Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren direnen “köylülük” toplumun ilerlemesi ve gelişmesine kuşkuyla bakarken böyle bir değişim için uğraşanlara da kuşku ve korkuyla yaklaşıyor.Bu korkunun ucunda da İsmail Cem gibi kişiliklerin “itilmesi” var. 1970’lerin Demirel’i ve onun temsil ettiği bütün değerler ya da geri değerler için İsmail Cem gibi bir kişi çok “fazla” idi. O nedenle İsmail Cem ve benzerlerini “itmek” onlar için bir tür siyasal ve toplumsal zafer anlamına geliyordu. Nitekim hep öyle yaptılar. İsmail Cem’lerin önde olması, toplumu yönlendirmede etkili olması, kendilerinin kenara itilmesi demek olacağı için savaştılar ve Cem’leri itmeyi başardılar.O yapı İsmail Cem’leri iterken Mehmet Ali Ağca’ları, Ogün Samast’ları üretmeye başladı. Ne yazık ki halen üretmeye devam ediyor.Haftanın başında ve sonunda kalkan iki cenaze bu topluma, Türk insanına kaybettirilenlerin simgesi oldu. Türk halkı bunun farkındadır ve farkında olduğunu göstermiştir.
Hrant Dink cinayetinin sanıklarının ülkücü bağlantıları ve toplumdaki büyük tepki en çok MHP ve BBP’yi rahatsız etti. “En iyi savunma saldırıdır” fikriyle hareket eden bu iki partinin liderlerinin rahatsızlıkları bütün beyanlarında ortaya çıktı.MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin rahatsızlıklarından biri “hepimiz Ermeni’yiz hepimiz Hrant Dink’iz” sloganı oldu. Bunun ne anlama geldiğini düşünmek yerine tepki göstermek sadece bu konudaki güvensizliği gösterir. Ancak Türklüklerine güvenemeyenler, Türk vatandaşı olmanın onuru konusunda kuşkusu olanlar bundan rahatsız olabilirdi. Nitekim sokak milliyetçiliği şampiyonları rahatsız oldu.TÜSİAD’ın “suç”uMHP Genel Başkanı bu arada hızını alamayıp TÜSİAD’a da saldırdı. Saldırının gerekçesi TÜSİAD’ın daha önce hazırlatmış olduğu “demokratikleşme raporu”nu güncelleyip tekrar açıklaması oldu.Bahçeli mantığına göre TÜSİAD bir suç işlemiştir. O suç, Türk demokrasisinin daha da gelişmesini isteme suçudur. Çünkü Bahçeli mantığına göre ileri demokrasi istemek, Türk halkı için en ileri yaşam standartlarını istemek suçtur. Çünkü onlar fazla demokrasinin ülkeyi bölebileceğini düşünürler, korkarlar.Bu da Türk halkına ve demokrasinin bugüne kadarki gelişim sürecine güvenmemek anlamına geliyor. Gerçi gelişmiş demokratik düzende yaşayan hiçbir ülke bölünmüş değildir. Bu ülkelerde siyasi cinayetler işlenmiyor. Bu ülkelerde halkın farklı kesimleri arasında nefret duyguları bulunmuyor. Bu ülkelerde farklı etnik kökenler üzerine ayrımcı tartışmalar yapılmıyor. Ama MHP’nin fikrine göre bunların hepsi “tehlike”dir. Ve gelişmiş demokrasi için daha neler yapılması gerektiğini araştıran, tartışan TÜSİAD da suç işlemektedir.“Akıllı ol yoksa...” Radikal milliyetçiliğin ya da sokak milliyetçiliğinin varlığını sürdürmesini sağlayan temel duygular güvensizlik ve korkudur. Kendine güvenemeyen, kendi ulusuna güvenemeyen, kendi kardeşine güvenemeyen, kendi halkına güvenemeyen, kendisinden başka herkesi potansiyel vatan haini olarak gören bir zihniyetin yarattığı felaketleri yaşamaya devam ediyoruz.Hrant Dink cinayetinin sanıklarından birinin polislerin kolunda mahkemeye giderken “Akıllı ol Orhan Pamuk” diye bağırması o zihniyetin bu topluma reva gördüğü felaketlerin önemli bir göstergesidir.“Akıllı ol” deyişi daha çok sokak argosuna, lümpen kültürüne ait bir sözdür. “Akıllı ol yoksa bacaklarını kırarım” anlamını taşır.Hrant Dink cinayetinin faillerinden birinin Orhan Pamuk’a “akıllı ol” demesiyle, MHP Genel Başkanı’nın TÜSİAD’a “demokrasi işlerini bırak, akıllı ol!” demesi aynı kapının iki tarafıdır.Bu lümpen milliyetçilik için Orhan Pamuk olmak da suçtur, Türk halkı için ileri demokrasi istemek de suçtur. Bu yüzden öyle uyarırlar, “Akıll ol, yoksa...” diye bağırırlar.
Bütün toplum cinayete nefretini bağırırken onlar sustu, ortadan yok oldu. Cenaze kalktı, sesleri çıktı. Bunlar, Türkiye’de işlenen siyasi cinayetlerin yeşerdiği toprağı yıllardır eken, biçen; Mehmet Ali Ağca’lardan Ogün Samast’lara kadar onlarca katili yetiştiren tarlanın sahipleridir.Sorunların kendileri gibi düşünmeyenleri öldürerek çözüleceğine inanırlar, işsiz, umutsuz ve eğitimsiz gençleri dini ve milli nutuklarla etkiler, herkesi düşman olarak gösterir, ellerine silah verir, sokaklara salarlar.***Bunlardan biri Hrant Dink cinayeti için “iki çocuğun yaptığı iş” demiş. Abdi İpekçi’yi de iki çocuk öldürmüştü.Peki Uğur Mumcu’yu kimler öldürdü, “iki çocuk” mu?Ahmet Taner Kışlalı’yı kimler öldürdü, yine mi “iki çocuk?” Muammer Aksoy’u, Bahriye Üçok’u ve daha onlarca siyasi cinayeti hep “iki çocuk”lar mı işledi?Danıştay’da katliama kalkışan da “bir çocuk” muydu?Bedrettin Cömert’i de mi “milli hisleri kabarmış iki çocuk” öldürmüştü?***Doğrudur. Bütün bu cinayetleri işleyenler, kafaları karıştırılmış, vatana hizmet ettiklerine inandırılmış, yetiştirilmiş, eğitilmiş, ellerine silah verilmiş, ceplerine para konulmuş çocuklardır. Ve bütün bu çocukların adresleri aynı yere çıkmaktadır: Irkçı-milliyetçi örgütlere çıkmaktadır.Doğrudur, Türkiye’de bir şer çephesi vardır. Bu cephe kendisine milliyetçi süsü vererek, sokak milliyetçiliğini kışkırtarak, örgütleyerek, Türkiye’yi bir cinayet ve kan ülkesine döndürmek için her yola başvurmaktadır.***Bunların Türkiye’nin demokratik ve gelişmiş bir toplum olması için çalışmak gibi bir dertleri yoktur, çünkü öyle bir toplumda yaşama şansları yoktur, Türk toplumu ilerledikçe bunlar biraz daha toprağın diplerine kaçacak, orada kalplerindeki öfkeyle kendi kendilerini boğacaklardır. Bunları yaşatan kan kokusu, bunları var eden nefret ve düşmanlık duyguları toprağın üzerinden silindikçe beslenmeleri mümkün olmayacaktır.Bunların tek gıdaları kandır, nefrettir, ölümdür. Son icraatları Hrant Dink cinayetidir. Ve bu cinayete karşı bütün toplumdan yükselen tepki bunları paniğe sokmuştur.Bu panikle başka icraatlara da girişebilirler, yeni cinayetler tezgâhlayabilirler. En ilkel canlıların güdüsüyle, kendilerini korumak için biraz daha fazla öldürürler. Ama bütün Türkiye’yi öldüremezler.
Hrant Dink’e sıkılan mermiler anında geri döndü. O mermileri sıktıran hasta beyinler bir kere daha ortalığa döküldü, saçıldı. İnsanlık düşmanı yüzleri, vatan hainliğinin çürüttüğü yürekleri bir kere daha olduğu gibi gördük.Hrant Dink’in cenazesinin ardından yürüyen on binlerce insan o hasta beyinlerin bu toplumu daha fazla hasta edemeyeceklerinin güvencesini verdi.Bu cenaze yıllarca hatırlanacak. Çünkü bu cenaze Türkiye’nin bir barış ülkesi olmasını isteyenlerin seslerini yükseltebildiğini de gösterdi.***Aslında bu cenaze tam anlamıyla kalkmış değildir. Bu cenazenin ve yüreklerdeki ağırlığının kalkması için devletin, evet devletin bütün çete oluşumlarının üzerlerine kararlı şekilde gitmesi, kendilerine ne isim takarlarsa taksınlar, isterlerse kendilerini “derin devlet” diye nitelesinler, hepsinin temizlenmesi gerekmektedir.Uğur Mumcu’nun cenazesi bu temizliği sağlayamadı. Çünkü Ankara’daki iktidarın başında “bu vatan için kurşun atanlar” diyerek çetecileri, kendilerine milliyetçi adı veren uyuşturucu kaçakçısı, silah kaçakçısı katilleri savunacak kadar densiz ve ruhsuz bir başbakan vardı.Ama o başbakanı da her akşam ışıklarını yakıp söndüren on binlerce kişinin iradesi götürdü ve Türk siyasi tarihinin utanç sayfaları arasında kalmasını sağladı.Hrant Dink cinayetini, Abdi İpekçi ve Uğur Mumcu cinayetlerinin halkası olarak görüp, bütün bu değerli kişileri öldüren hasta kafaların aynı halkanın ya da örgütlenmelerin parçası olduğunun bilincine varırsak bir ilerleme sağlayabiliriz.***Bu oluşumların kendilerine biçtikleri görev Türkiye’nin ve Türk toplumunun barış ve huzur içinde yaşayabildiği, her şeyi konuşabildiği, her şeyi tartışabildiği bir dünyada yaşamasını engellemektir.Bu arada bazı soruları da sormaya devam etmemiz gerekiyor.Örneğin soruşturma devam ederken katilin “milliyetçi etkilerle ve bireysel olarak” cinayeti işlediğini ilan eden Emniyet Müdürü hakkında bir işlem yapılmış mıdır? Çünkü o açıklama en azından soruşturmanın gizliliğinin bozulması anlamına gelmektedir ve bu da suçtur.Örneğin bu cinayeti kışkırtan bir ortam yarattığı için, her ortamda saldırılar düzenleyen, Hrant Dink’i hedef seçmiş olan “milliyetçi” avukat hakkında herhangi bir işlem yapılmış mıdır?Örneğin adı Susurluk çetesince işlenmiş suçlarla bağlantılı olarak defalarca ortaya çıkmış, ama hakkında bir işlem yapılmamış olan bir emekli askerin adı yine Hrant Dink’e tehdit iddiasıyla ortaya atılmıştır, bu kişi için herhangi bir soruşturma yapılmakta mıdır?***Bu soruların cevapları Ankara’nın durumun ciddiyetini algılayıp algılamadığını, hasta kafaların kurdukları çetelerin üzerine gitmeye kararlı olup olmadığını da gösterecektir.Türkiye’yi kana bulayan çeteler, Türkiye için, Türk toplumu için Kerkük meselesinden çok daha önemli ve tehlikelidir. Türkiye’yi bunlardan temizleme iradesini göstermek de gerçek milliyetçilik, vatanseverliktir.
Hrant Dink cinayetinin ardından, Türk toplununun neredeyse bütün kesimleriyle gösterdiği tepki çok dikkat çekicidir. Bu ve benzeri cinayetlerin sonuçta Türkiye’ye, Türk halkına kötülük olduğunu, sonuçlarının yine Türk halkının zararına olduğunu Türk toplumu görmüş ve ifade etmiştir.Bu duyarlılığın burada kesilmemesi, olayın çevresindeki başka fenalıkların da temizlenmesini zorlamak üzere devam etmesi gerekiyor.***Hrant Dink, ölümüyle Türk toplumunun bir araya gelmesini, geleceğini birlikte düşünmesini ve ülkeyi uçurumlara götürecek tehlikeleri görmesini sağladı.Bu toplumsal hareketin siyasi karşılığının olması gerekir. O siyasi karşılık da Hrant’a sıkılan kurşunun arkasındaki bütün karanlık yapıların silkelenmesi, devletin bu yapılar içinde yer alanları temizlemesidir.Kaba sokak milliyetçiliğinin sürekli kışkırtılmasının en basitinden bir ilk sonucu, son cinayettir. Bu kışkırtmaları kimlerin, hangi çevrelerin yaptığı da belli.Hrant Dink, TCK 301’inci maddesi dolayısıyla yargı önüne çıkarılarak bir linç girişiminin kurbanı olması istenmiştir. Bu linci planlayanlar, bu lince alet olanlar belki ellerini vicdanlarına koyup düşünme yeteneğine sahip değildir. Ama Türk toplumu gösterdiği tepki ile onlardan bunun hesabını soruyor.***Hrant Dink’in ölümüne kadar ulaşan olaylar zincirine bakıldığında 301’inci madde belasından Türkiye’yi kurtaramayan AKP hükümetini ve CHP muhalefetini, hukukun asıl amacını unutan yargı sistemini, hatta sokak milliyetçisi kışkırtmaların etkisiyle hareket edebilen yargı mensuplarını da unutmamak gerekir.Hrant Dink’e saldıranlara göz yuman güvenlik güçlerinin sorumlularının, daha soruşturma devam ederken olayı “milliyetçi etkilerle işlenmiş bireysel bir cinayet” olarak ilan eden emniyet üst düzey sorumlularının da topluma hesap vermesi gerekiyor.***Türk toplumu gösterdiği tepki ile bu hesapların sorulmasını istiyor. Türk toplumu güvenli bir geleceğe sahip olmanın, geleceğe umutla bakmanın yolunun bu hesapların sorulmasından geçtiğini görüyor ve söylüyor.Siyasi iktidar bu sese kulak vermek, gereğini yapmak zorundadır. Temiz bir ülke; çetesiz, cinayetsiz, terörsüz bir barış ülkesi, demokratik ve insanların birbirlerinin haklarına saygı gösterdiği bir ülke istiyorsak bazı hesapların hemen sorulmaya başlanması gerekiyor.
Katil zanlısının şu ana kadar çizilen profili, internet kafelerde kafası bulandırılmış, kıt akıllı ve kolay kışkırtılabilir bir genç... Önemli bir bağlantısı bilinmiyor, cinayetin bazı milliyetçi kışkırtmaların etkisiyle işlendiğine inanılması için yoğun bir faaliyet var.30 yıl geriye gidelim, 1978-79-80 yıllarını hatırlayalım. Abdi İpekçi’yi öldüren Mehmet Ali Ağca, ülkücülere takılan, ama önemli bir bağlantısı görülmeyen, kafası biraz karışık, akli dengesinden kuşkulanılan bir Malatyalı genç olarak ortaya çıktı. Sonra askeri hapishaneden kaçırıldı. Kimlerin nasıl kaçırdığı hâlâ bilinmiyor.O dönemdeki diğer şiddet olaylarının içinden de başka Malatyalı gençler çıktı. Bunlar arasında o sırada fazla bir bağlantı kurulamadı. Sonra ilk bağlantılar Papa suikastıyla açıklık kazandı. Bu Malatyalı gençlerin birbirleriyle ilgisi vardı.Sonra bu bağlantıların üzerine fazlasıyla giden bir gazeteci daha öldürüldü. Uğur Mumcu, Ağca-Papa suikastı bağlantısının son parçasını oluşturan ve tablonun bütününü de gözler önüne serecek, daha sonra Susurluk çetesi olarak ortaya çıkacak oluşumun peşine düşmüştü. Kuşkusuz devlette bazı kaynaklar Uğur Mumcu’ya yol göstermiş, hatta ona bazı bilgileri vermişti. Yani devlet aslında Susurluk çetesini biliyordu.Sonra Uğur Mumcu öldürüldü. Ağca’yı askeri hapisaneden kaçıranlar bulunamadığı gibi Uğur Mumcu’yu öldürenler de bulunamadı.***Son dönemdeki bazı olaylara bakıldığında, Hrant Dink cinayeti de dahil, 20 yıl önceki Malatyalılara benzer bir Trabzonlu gençler dizisi ortaya çıkıyor. O zaman birileri o Malatyalı gençler arasında kullanmaya uygun bir damar bulmuştu. Bugün de Trabzonlu gençler arasında bir damar bulunduğuna ilişkin kuşkuları dikkate almak gerekiyor.Rahip cinayeti, Danıştay baskını, Hrant Dink cinayeti... Bu olaylar çerçevesinde bazı ipler çekildiğinde, bir ucu 20 yıl öncesinin oluşumlarına dayanan, yine bazı ülkücü çevreler, bazı emekli asker kişiler, bunların Susurlukçularla bağlantıları, kendilerine “ulusalcı” diyen bazı gruplar çıkıveriyor.***Hrant Dink cinayeti, kafası bulanık bir gencin tek başına kalkıştığı bir eylem olarak ele alınıp dosya kapatılırsa, bu ülkenin başına gelecekler daha bitmemiş demektir.Danıştay baskınının dosyası o kadar hızlı kapatılmamış olsaydı, belki Hrant Dink cinayeti de olmayacaktı.1980 öncesi yaşananları, Ağca’nın yakalandığında verdiği profili hatırlayıp, bütün bu olaylarda daha sonra ortaya çıkan ilişkileri de düşündüğümüzde Dink cinayetinin arkasının mutlaka ortaya çıkarılması gerektiğini görüyoruz.Türkiye Cumhuriyeti Devleti bunu yapabilecek güce ve imkânlara sahiptir.
Ulaşırlar. Bu topluma önderlik edenlerin kafaları bu kadar karışık, hafızaları bu kadar zayıf olursa, gerçekleri söylemekte bu kadar korkak olurlarsa onlar da amaçlarına ulaşır. Hem de bugünkü gibi rahatlıkla. Bir cinayetle ulaşırlar.Daha önce de yaptılar, ulaştılar. Türkiye’ye 12 Mart’ı yaşattılar, 12 Eylül öncesini ve sonrasını yaşattılar, her seferinde de Türkiye’yi gelişmiş Batı dünyasından uzakta tutma amacına ulaştılar.***Hrant Dink cinayeti üzerine “ince” ve bilgiççe yorumlar yapanlar “kime yarar sağlar” sorusunu soruyor ve “Ermeni davasına” diye cevap veriyorlar.Yine unutturulmak isteniyor; Ermeni davası, yani 1915 yılında Ermenilerin soykırıma uğradığı görüşü hemen hemen bütün dünyada kabul edilmiştir. En çok on yıl sonra bu görüşü resmen kabul etmemiş olanlar, sadece demokrasinin bulunmadığı Müslüman ülkeler olacaktır.Dink cinayeti hakkında fazla karmaşık komplo teorilerini tekrar ederek kafaları karıştırmaya çalışmanın bir faydası yok. Bu çabalar, bu cinayetin hedefini bilerek ya da bilmeyerek gizlemek anlamına gelir.Cinayetin amacı son derece açıktır. Nitekim Batı medyası olayı aktarırken çeşitli şekillerde “İşte Türkiye böyle bir ülke” görüşünü vurgulamıştır.Hâlâ siyasi cinayetlerin işlendiği bir ülke olarak görüldüğü sürece de Türkiye’nin uygar dünyanın içindeki yerini almasına giden yollar tıkanmış olacaktır.***Cinayetin hedefi belli olduğuna göre, işleyenlerin işletenlerin isim olarak olmasa da kimler olduğu bellidir.Yargıtay baskını sonrasında, askeri eğitimi olmayan bir kişinin nasıl olup da attığı her kurşunla bir kişiyi vurabildiği sorusu bile sorulmadan soruşturma tamamlanmış, olay “bireysel suç” sınıfına sokulup kapatılmıştır.Hrant Dink cinayetiyle ilgili ayrıntılar ortaya çıktıkça, katilin “profesyonel” bir kimliği olduğu da anlaşılıyor. Gazetenin kapısına gelip yukarı çıkmak isteyen katilin ilk amacı, anlaşılan Dink’i çalışma odasında vurmak, hatta diğer gazete çalışanlarını da vurmaktı. Yukarı çıkamayınca aşağıda, kapının yanında uzun süre beklemek ve soğukkanlı bir şekilde cinayeti işledikten sonra yine en uygun şekilde izini kaybettirmek asla bir “amatör” ün işi olamaz.***Sabancı cinayetini işleyenlerden biri, bir türlü Türkiye’ye getirilemedi ve Belçika’da ortadan yok oldu. Aynı cinayetin faillerinden birisi Suriye’den getirildi, ama hapishanede öldürüldü. Yargıtay cinayetinin faili saldırıyı kendi başına yaptığına herkesi “inandırdı”, soruşturma kapandı; babasının oğlunun kendini vatan için feda ettiğine ilişkin sözlerine de kimse aldırmadı.Uğur Mumcu cinayeti hâlâ aydınlanmış değildir. Ahmet Taner Kışlalı cinayeti de hâlâ aydınlanmış değildir.Hrant Dink cinayeti aydınlanacak mı? Ben sanmıyorum, ama umut etmek istiyorum.
Eğer soruşturmanın sonunda bir yerinde, “İnfiale uğramış bir genç, harçlığıyla tabanca almış ve kendi başına bu cinayeti işlemiş” derseniz kimse buna inanmaz.Eğer cinayetin aslında “Batı’daki Ermeni diasporasının işine yaradığı çünkü böylece bütün parlamentolardan soykırım kararlarının çıkacağını, dolayısıyla bir Ermeni tarafından işlenmiş olabileceği” ni söylerseniz ne yazık ki gülünç duruma düşersiniz.Eğer “O da çok sivrilikler yaptı, insanları kızdırdı” diyerek gerekçe üretmeye çalışırsanız cinayete dolaylı suç ortağı olursunuz.Hrant Dink cinayeti dolayısıyla Türkiye’nin Ermeni soykırımı konusunda söyleyecek bir sözünün kalmadığı doğrudur. Dünya, “Siz 2007 yılında bir Türk Ermenisi gazeteciyi öldürüyorsunuz, kim bilir 1915’te neler yapmışsınızdır” diye basit bir mantık yürütecek ve Türkiye’den gelen hiçbir haklı itiraza kulak asmayacaktır.***Ama cinayetin sadece Ermeni diasporasının, milliyetçi Ermeni örgütlerinin amaçlarına uygun bir durum yarattığını zannedenler fena halde yanılıyor.Çünkü bu durum, Türkiye’nin Batı ile ilişkilerini koparmak, Avrupa Birliği’ne girişini engellemek isteyenlerin amaçlarına da çok uygundur.Batı ülkelerinin meclislerinden ya da çeşitli organlarından soykırım kararları geçtikçe, bu çevre Türk halkına dönecek, “Görüyorsunuz, Batı bize düşman, Türk’ün Türk’ten başka dostu yok” diye bağıracaktır. Bunda başarılı olabilirler; çünkü bu taktik daha önce de tutmuştur, çünkü bunlar olurken Türk halkının bir bölümü Hrant Dink cinayetini unutmuş olacaktır.1979 yılında Abdi İpekçi öldürüldüğünde malum çevreler “propaganda malzemesi olarak kullanmak için solcular kendileri öldürdü” diye yazmış, insanları buna inandırmaya uğraşmıştı. Sonra “Bir ülkücü genç kendi başına vurmuş” denildi. Sonra bunun arkasından Papa suikasti ve Susurluk rezaleti çıktı.***Türkiye’nin gelişmiş bir demokratik ülke olmasını istemeyenler 1979’da Abdi İpekçi’yi 1993’te Uğur Mumcu’yu, 2007’de Hrant Dink’i öldürdü. Bu cinayetleri, Türkiye geri götüreceğini bilerek işlediler. Bunun adına milliyetçilik dediler, vatanseverlik de dediler.Hrant Dink, kendisini “Türk Ermenisi” olarak niteleyen ve o yaratıkların kafalarının alması mümkün olmayan bir vatanseverdi.***Bir not: Deniz Baykal’a sordular: “Hrant Dink’in cenazesine katılacak mısınız?” CHP Genel Başkanı cevap verdi: “Daha programımı bilmiyorum, bakacağım...” Bunu, tabii her kelimenin arasına bir iki tane “ııı...” sokarak söyledi. Programında bu cinayetten, bu cinayeti işleyenlerin amaçlarını boşa çıkarmaktan daha önemli işleri olan Deniz Baykal’ın sadece bu sözü, siyasi hayatının çoktan sona ermiş olması gerektiğini göstermektedir.Özür: Perşembe günkü gazetemizde yayınlanan “Hesap ve Palavra” başlıklı yazımız bir teknik sorun nedeniyle dünkü gazetede tekrarlandı. Özür dileriz. Ama öte yandan, Meclis’in Irak-Kerkük toplantısı dolayısıyla o yazıda dile getirilen uyarıların ne kadar yerinde olduğunu Meclis’te yapılan konuşmalar doğrulamıştır. Bu tekrarın böyle bir yararı olduğu da düşünülebilir.