Kuzey Irak ve Kerkük sorunlarını Meclis’te görüşmek ve görüştürmek için bütün siyasi partiler yarışa girdi. Bu görüşmede neler söyleneceği de aşağı yukarı belli oldu. Yarış, sokak milliyetçiliği çerçevesinde gerçekleşeceği için yazanların kaleminden, konuşanların dilinden kan damlayacak.Konu Kuzey Irak’taki PKK örgütlenmesi, Kerkük’ün bu yıl yapılacak referandumda Kürdistan’da kalması “tehlikesi” ve Kürt liderlerin bunun için Türkmen azınlığa yaptıkları baskılardır.Aslında açıkça konuşulmayan ve bunlara yakından bağlı, hatta meselenin esasını teşkil eden bir başka konu var. O da Kuzey Irak’ta bağımsız bir Kürdistan’a çok yaklaşılmış olması.Buradan başladığımız zaman, “gerçek ABD koruması”ndaki bir Kürdistan’a çok yaklaşılmış olması.*** Eğer Kerkük referandumu bu şehri bir Kürt şehri olarak tescil ederse, Irak petrol gelirlerinin yüzde 20’sinden fazlası da Kürdistan’ın olacak.Parçalanmış bir Irak’ın içinden çıkacak üç devletten birinin Kürdistan olmasını engellemenin bir tek yolu vardır: Kuzey Irak’ı işgal etmek. Yani hem Kürtlerle hem de bölgedeki Amerikan kuvvetleriyle çatışmaya girmek, büyük kayıplar vermek ve bölgede uzun süre kalmanın hesaplarını yapmak. Bu tabloda PKK kamplarının temizlenmesi ikinci planda kalıyor. Gerçi bu bölgede bulunan ve PKK’nın yönettiği 30 bin dolayında insanın hepsinin öldürülmesi mümkün değildir. Ama demek ki Türk askerinin karşısında üç askeri kuvvet vardır. PKK en önemsizi olsa da, dağ savaşı alışkanlıkları dolayısıyla o durumda göz önüne alınması gereken bir askeri güç olacaktır.Üstelik bu savaş yabancı bir toprakta verilecektir. Türkiye komşu bir ülkenin toprağında işgalci durumunda savaşan bir güç olacaktır.*** Askeri bir müdahale ile Kerkük’ün Kürt şehri olmasının engellenebileceğini düşünmek ise hayallerin ötesinde bir durumdur. Bunun için, Türk askerinin daha güneye ilerlemesi ve Kerkük’e girmesi gerekecektir.Harita üzerinde bakıldığında görünen şu olacaktır: Türkiye, muhtemel Kürdistan’ı işgal etmiştir.Diyelim ki askeri açıdan başarılı olundu. Kendi içimizdeki Kürtlerle sorunumuzu tam çözememiş halimizle sırtımıza bir de Irak Kürtlerini almış olacağız.Bu tablo, elbette ki en uç tablo. Ama yakın tarih, birçok toplumun bir anda kendisini bu halde bulduğunun örnekleriyle doludur.Yukarıdaki tabloyu dünyada kimseye anlatmak mümkün olamayacağı gibi, diğer maliyetlerini de düşünmek Meclis’te hançerelerini yırtarak konuşacak olanların birinci görevidir.
Kuzey Irak ve Kerkük sorunlarını Meclis’te görüşmek ve görüştürmek için bütün siyasi partiler yarışa girdi. Bu görüşmede neler söyleneceği de aşağı yukarı belli oldu. Yarış, sokak milliyetçiliği çerçevesinde gerçekleşeceği için yazanların kaleminden, konuşanların dilinden kan damlayacak.Konu Kuzey Irak’taki PKK örgütlenmesi, Kerkük’ün bu yıl yapılacak referandumda Kürdistan’da kalması “tehlikesi” ve Kürt liderlerin bunun için Türkmen azınlığa yaptıkları baskılardır.Aslında açıkça konuşulmayan ve bunlara yakından bağlı, hatta meselenin esasını teşkil eden bir başka konu var. O da Kuzey Irak’ta bağımsız bir Kürdistan’a çok yaklaşılmış olması.Buradan başladığımız zaman, “gerçek ABD koruması”ndaki bir Kürdistan’a çok yaklaşılmış olması.*** Eğer Kerkük referandumu bu şehri bir Kürt şehri olarak tescil ederse, Irak petrol gelirlerinin yüzde 20’sinden fazlası da Kürdistan’ın olacak.Parçalanmış bir Irak’ın içinden çıkacak üç devletten birinin Kürdistan olmasını engellemenin bir tek yolu vardır: Kuzey Irak’ı işgal etmek. Yani hem Kürtlerle hem de bölgedeki Amerikan kuvvetleriyle çatışmaya girmek, büyük kayıplar vermek ve bölgede uzun süre kalmanın hesaplarını yapmak. Bu tabloda PKK kamplarının temizlenmesi ikinci planda kalıyor. Gerçi bu bölgede bulunan ve PKK’nın yönettiği 30 bin dolayında insanın hepsinin öldürülmesi mümkün değildir. Ama demek ki Türk askerinin karşısında üç askeri kuvvet vardır. PKK en önemsizi olsa da, dağ savaşı alışkanlıkları dolayısıyla o durumda göz önüne alınması gereken bir askeri güç olacaktır.Üstelik bu savaş yabancı bir toprakta verilecektir. Türkiye komşu bir ülkenin toprağında işgalci durumunda savaşan bir güç olacaktır.*** Askeri bir müdahale ile Kerkük’ün Kürt şehri olmasının engellenebileceğini düşünmek ise hayallerin ötesinde bir durumdur. Bunun için, Türk askerinin daha güneye ilerlemesi ve Kerkük’e girmesi gerekecektir.Harita üzerinde bakıldığında görünen şu olacaktır: Türkiye, muhtemel Kürdistan’ı işgal etmiştir.Diyelim ki askeri açıdan başarılı olundu. Kendi içimizdeki Kürtlerle sorunumuzu tam çözememiş halimizle sırtımıza bir de Irak Kürtlerini almış olacağız.Bu tablo, elbette ki en uç tablo. Ama yakın tarih, birçok toplumun bir anda kendisini bu halde bulduğunun örnekleriyle doludur.Yukarıdaki tabloyu dünyada kimseye anlatmak mümkün olamayacağı gibi, diğer maliyetlerini de düşünmek Meclis’te hançerelerini yırtarak konuşacak olanların birinci görevidir.
İstanbul’un trafiği, Başbakan sayesinde ülkenin en önemli meselesi oldu. Erdoğan konuyu, kıraathanede gazeteleri kıraat ettikten sonra fikir ve çözüm üreten “akil”lerin edasıyla yaptı.Getirdiği önerileri enini boyunu düşenmeden söylediği için, konuyla ilgili hiç kimse bunları ciddiye almış değil. Bir ülkenin başbakanının sorunun temel nedenlerini bilmesi gibi bir durumdan uzun süredir uzak olduğumuz için kimileri ciddiye alıyormış gibi yaptı.***Sorular ve cevaplar aslında basittir.Soru: İstanbul’da araç sayısı neden çoğalıyor?Cevap: Çünkü İstanbul’un nüfusu her gün biraz daha artıyor, toplu taşıma imkânları zayıf olduğu için de herkes kendi çözümünü üretmek istiyor, borç harçla araç ediniyor.Soru: İstanbul’un nüfusu neden her gün artıyor?Cevap: Türk halkının en büyük sorunu olan işsizlik, insanları büyük şehirde ekmek aramaya zorluyor.Soru: İşsizlik sorunu böylece çözülüyor mu?Cevap: Hayır, işsizlik büyük şehirlerde aynı şekilde devam ediyor.Şimdi asıl soruyu soralım:Dünyanın gelişmiş ülkelerindeki büyük şehirlerinde bu sorun neden bu kadar ciddi ve giderek artan boyutta değil?Cevap: Çünkü İstanbul gibi bütün büyük şehirler için çok ciddi ve uygulanan şehir planları yapılmıştır, çok ciddi yapılaşma kısıtlamaları vardır, kimse istediği yere istediği bina inşa edemez, şehrin ana planının dışında bir uygulamaya girişemez.İstanbul uzunca sürede bir büyük köye dönüştürüldü ve her gün bu yolda biraz daha ilerliyor. Çeşitli nedenlerle İstanbul’a gelenler kolaylıkla başını sokacakları bir ev buluyor. Başbakan’ın oturduğu kaçak bina da bu sürecin ürünü, İstanbul’un yarısı da...***İstanbul’un sorunlarını en azından şu aşamada dondurmak ve halihazırdaki kaçak yapılaşmayı düzene sokmak başta olmak kaydıyla diğer tedbirlere yönelmek üzere zaman kazanmak için alınacak bir tek karar vardır: İstanbul ve ilçelerinde yapılaşmanın durdurulması. Bütün şehir planları tam olarak yapıldıktan sonra plana uygun olarak izinlerin açılması.Bunun anlamı devasa bir rantın ortadan kaybolmasıdır. İstanbul’un her köşesi rant kaynağı. Bir siyasi iktidar yeni rant yaratılmasını geçici olsa bile durduramaz.Durduramadığı sürece de İstanbul’un nüfusu artmaya devam edecektir, İstanbul’daki araç sayısı artmaya devam edecektir, hiçbir altyapı yatırımı da bir rahatlama getiremeyecektir.Metroda bu kadar gecikmiş olmak da aynı sorunun bir parçasıdır. O yüzden, milyonlarca kişinin İstanbul’a gelmesi için kapıları ardına kadar açanların metroyu düşünmemesinin şaşılacak hiçbir yanı yoktur. “Allah rızkını verir” diyerek çok çocuk yapılmasını teşvik etmek de, “Allah yardım eder” diyerek uzun vadeli plan yapmaktan uzak durmak aynı zihniyetin doğal sonuçlarındandır.Bu hükümet ya da bir başkası, ufak tefek tedbirlerle, üçüncü dördüncü köprülerle İstanbul’un “kurtulmayacağını” görüp gerçek bir “master plan” yapılana kadar bütün yapılaşmayı durdurmazsa İstanbul asla kurtulmaz, sadece “üçüncü dünyanın en kalabalık, en büyük köyü” olarak kalır.
CHP Genel Başkanı Deniz Baykal kaba sokak milliyetçiliğine devam ediyor. Hem de Türkiye için en tehlikeli olabilecek alanlarda, üstelik en alt düzeyde devam ediyor.Son oyununu şöyle kurdu: Kuzey Irak ve Kerkük dolayısıyla Meclis’te genel görüşme yapılsın ve hükümet Kuzey Irak’a askeri müdahale yetkisi istesin, biz de verelim...Meclis’te genel görüşme yapıldıktan ve bütün nutuklar atıldıktan sonra hükümete askeri müdahale yetkisi verilmesiyle birlikte Baykal bağırmaya başlayacaktır: Haydi müdahale edin!Bu yıl sokak milliyetçiliği yarışının tavana vuracağı yıl olacak. Baykal Kuzey Irak’a askeri müdahale konusunu da bu yolda kullanmak için hazırlıklara böylece başlamış oluyor.***Kuzey Irak’a PKK varlığı ya da Kerkük sorunu dolayısıyla yapılacak bir askeri müdahalenin uluslararası toplumda destek bulması mümkün değildir. Böyle bir askeri müdahale durumunda, bugünkü koşullarda Türkiye en basitinden, bir komşu ülkeye “saldırmış” olarak görülecektir.Böyle bir müdahalenin bütün dış ilişkilerimizde, özellikle de ekonomik ilişkilerde yaratacağı sonuçları “müdahale edin” diye bağıracak olanlar görmezden gelecek, halka da göstermemeye çalışacaktır. Arkasından da yine “bütün dünya bize düşman” edebiyatı gelecektir.Irak’ın parçalanmasıyla Kuzey Irak’ta Kürdistan kurulmasını ya da fiili durumun resmiyete dönüşmesini Türkiye’nin askeri müdahale ile engelleyeceğini sananların ya da bunu iddia edenlerin asıl amacının Türkiye’yi Batı dünyasından koparmak olduğu açıktır.Baykal’ın CHP’yi bu oyunun ortasına çekmesi, belki sokak milliyetçiliğiyle kazanmayı umduğu oyları kazanmasını sağlayabilir. Ama Türkiye’nin geleceğiyle bu şekilde oynamanın, haklı görülebilecek hiçbir yanı yoktur.***Meclis’te, Kuzey Irak’a askeri müdahalenin sakıncalarını ve vahim sonuçlarını dile getirebilecek cesarete sahip vekiller olmalıdır. Onlar gerçeği, kendilerine yapılacak kaba saldırılara rağmen halka anlatmalıdırlar.CHP içinde de küçük oyunlarına Türkiye’nin geleceğini kurban etme küçüklüğüne düşmeyecek sağduyulu siyasiler olmalıdır. Baykal’ın kaba oyunlarına en başta onların karşı çıkması gerekir.Sosyal demokrat CHP’yi sokak milliyetçisi bir sağ partiye dönüştürenlere karşı gerçek CHP’lilerin de söyleyecekleri kuşkusuz vardır.
En güçlü günlerini yaşayan bir Çin hükümdarı Konfüçyüs’e şöyle dedi: “Sizin bilgeliğiniz sayesinde üstat, çok güzel sözler duyuyor, birçok şey öğreniyorum; siz olmasaydınız böyle güzel sözler duyamayacaktım. Ama ben bu sarayda doğdum; muhafızların arasında, dadıların kucağında büyüdüm.Bu yüzden yas nedir, tasa nedir, yorgunluk nedir, korku nedir bilmedim, hiç tehlike hissetmedim.Üstat, siz insanın adam olması için bu beş basamaktan geçmesi gerektiğini söylüyorsunuz, ama benim hayatım bu beş basamaktan geçmeye uygun bir hayat değil. Söyleyin, ben ne yapayım? Yası, tasayı, yorgunluğu, korkuyu, tehlikeyi nasıl öğreneyim?” Konfüçyüs cevap verdi: “Böyle konuştuğunuza göre bunların ne olduğunu biliyorsunuz demektir. Bundan sonrasını kendi kendinize öğrenebilirsiniz.” Hükümdar ısrar etti:“Benim kalbimi geliştirebilmek için size ihtiyacım var. Ne olur bana yardımcı olun.” Üstat anlatmaya başladı:“Hükümdarım; dedelerinizin, büyük dedelerinizin kurduğu tapınağa giderseniz, sağdaki merdivenden büyük salona çıkarsanız, buradaki o çok eski kolonlara, başlıklara, salona yerleştirilmiş olan dedelerinizin eşyalarına; masalarına, yastıklarına, kılıçlarına, oklarına, yaylarına bakarsanız ve düşünürseniz: Orada onca eşya vardır, ama onları kullanmış olanlar artık görünmez olmuşlardır. Eşyalara bakın ve onları kullanmış olanları düşünün. Böyle düşünürseniz yas nedir anlarsınız.Eğer sabahın ilk ışıklarının belirdiği zaman kalkar, elbisenizi ve tacınızı giyerseniz, gün doğarken bütün devlet adamlarını huzurunuza alırsanız, tek tek bütün işlerle ilgilenirseniz ve bunu yaparken en küçük işteki en küçük bir yanlışın bile kargaşalığa, çöküntüye yol açabileceğini düşünürseniz tasa nedir anlarsınız.Güneşin doğuşuyla başladığınız devlet işleriyle güneş batmaya yüz tutuncaya kadar uğraşmaya devam ederseniz, bu arada çocuklarınız gelip gider, konuklarınız gelip gider, siz bütün işlerinizin arasında onlara da payelerine dikkat ederek davranır, nezaket törelerinin gerektirdiği tavırları gösterirseniz, hiç kimsenin selamını karşılıksız bırakmaz, yakınlarınız ve dostlarınıza gereken dikkatle ve ilgiyle yaklaşırsanız yorgunluk nedir anlarsınız, yorgunluğu yaşarsınız.Eğer kafanız devlet işlerinin bütün yoğunluğuyla doluyken, bin bir düşünce kafanızda dolaşırken, başşehrinizi dolaşır, kafanızdaki bütün tasalarla dört kapısından ufka bakarsanız, sizden çok önce bu topraklarda kurulmuş bütün imparatorlukların yıkıntılarını görürsünüz, bunlar o kadar çoktur ki... Bunları görünce de korku nedir anlarsınız, korkuyu yaşarsınız.Hükümdar gemiye, halk da suya benzer. Gemiyi taşıyan sudur, ama gemiyi deviren de yine sudur. Eğer tehlikeyi böyle düşünürseniz, tehlike nedir onu da çok iyi anlarsınız.Eğer bu beş şeyi anlar, beş basamağı aklınızda tutarsanız, yönetiminiz süresince pek az hata işlersiniz.” ***Bir öğrencisi Konfüçyüs’e sordu:“Üstat, size göre ben yeterince bilgi sahibi oldum mu?” Konfüçyüs de ona sordu: “Sana bilmenin ne olduğunu öğretmemi istiyor musun?” Öğrencisi heyecanla “evet” dedi.Üstat öğretti: “Bilmek şudur: Bildiğin şeyler için biliyorum demek, bilmediğin şeyler için de bilmiyorum demek.”
Amerikan yönetiminin Irak savaşıyla ilgili yeni plan ve açıklamalarında tam bir “bölgesel korkutma” üslubu kullanılıyor.Korkutma maddeleri şöyle sıralanıyor:- Irak üçe bölünür.- Şii-Sünni çatışması bütün bölgeye yayılır.- İran, Irak’taki Şiilerin çoğunlukta olduğu bölgeyi yönetmeye başlar.- Sünni bölgesi radikal İslamcıların eline geçer.- Iraklı Kürtler ile Türkiye arasında sorun çıkar.Bu korkutma maddeleri aslında şu anda Irak’taki ve bölgedeki duruma dair tespitlerin sıralanmasından başka bir şey değil.Irak zaten üçe bölünmüştür ve bu bölünmenin giderilmesinin mümkün olmadığını bütün gelişmeler gösteriyor.Irak’ın üçte ikisine Sünni ve Şii radikal İslamcılar zaten hakimdir. Şii-Sünni savaşı şu anda sadece Irak topraklarında ve en şiddetli şekilde sürüyor ama başka ülkelere yayılması zordur. Suriye zaten bütün çatışmaların içinde. Iraklı Şiiler zaten İran’ın kontrolü altında. Türkiye ile Iraklı kürtler arasında zaten PKK ve Kerkük sorunları var...***Bayan Rice’ın ana korkutma maddeleri zaten gerçekleşmiş olduğu için de Amerikan yönetim Irak’a 21 bin asker daha gönderecek ve yeni bir plan yaptı.Türkiye ile Iraklı Kürtler arasındaki sorunların başka boyutlara tırmanması korkusu varsa, bunun giderilmesi için yapılacak iki şey vardır.Biri PKK’ya verilen desteklerin çekilmesi ve kampların boşaltılmasıdır.İkincisi de Kerkük’ün zorlama yöntemlerle ve Türkmen toplumu üzerinde baskılar kurularak Kürdistan’a katılma faaliyetinin durdurulması.Iraklı Kürt liderler, ülkelerinin geleceğinin gerçek dayanağının Türkiye olabileceğini hâlâ görmüyor. Bayan Rice onları da korkutarak gerilimi devam ettiriyor. Özetle şunu söylüyor: “Biz başarısız olursak ve Irak üçe bölünürse Türkiye sizi ham yapar...” ***Kuzey Irak hangi statüde olursa olsun; Türkiye’nin güvenliğini tehdit eden bir üs olarak kullanıldığı sürece Kuzey Irak için Türkiye, bir tehdit olacaktır.Ama Kuzey Iraklı Kürtler PKK sorunu çözmek konusunda ciddi adımlar atar ve Türkmenler üzerinde kurdukları baskıyı kaldırırlarsa Türkiye’den korkmalarına gerek yoktur.Amerikan yönetiminin korkutmak için yazdığı felaket senaryosu gerçek oldu. Bu senaryonun içine Türkiye’nin yapıcı ve güçlü bir barışçı unsur olarak katılması Kuzey Iraklı Kürtlere ve Amerikalı hamilerine bağlıdır.
CHP ve diğer küçük partiler dışında kalmış sol çevreler son dönemde DİSK’in de desteğiyle yeni bir girişim başlattı. Adına, ilk geniş toplantı tarihi dolayısıyla “10 Aralık Hareketi” diyorlar.Bu girişimin de soldaki bitmez tükenmez yeni “oluşum”lardan biri olarak kalıp kalmayacağı henüz belli değil. Ancak bugüne kadar yapılan çeşitli açıklamalar girişimin çerçevesini batıda yaygın sosyal demokrat-sosyalist anlayışların oluşturduğunu gösteriyor.***Bugünkü toplumsal ve siyasal koşullarda böyle bir partileşmenin yine halkın geniş kesimlerine “yabancı” kalacağını savunanlar olacaktır. Ancak böyle bir parti temel ilkelerini uzun vadeli olarak anlatma, toplumsal siyasetler geliştirme şansını değerlendirebilir. O takdirde de Türk siyasi hayatında önemli bir işleve sahip olabilir.CHP yönetiminin partiyi sığ ve muhafazakâr çizgiye çekmesiyle solda büyük bir boşluk oluştuğu ortada. Önümüzdeki seçim, bugün varolan partiler tarafından tümüyle sağda oynanacak bir oyun haline getirilecektir. Bunların yarışı da “kim daha milliyetçi”, “kim daha muhafazakâr”, “kim dünyaya daha fazla tepkili” gibi en klasik radikal sağ platformda geçecektir.Tayyip Erdoğan duvarları aylı yıldızlı afişlerle donatarak kendi milliyetçiliğini anlatırken Deniz Baykal da “Ama güneydoğuya asamadın” diyerek kendi milliyetçiliğinin daha “sağlam” olduğunu göstermeye çalışıyor.Seçimler yaklaştıkça bu koro aynı minval üzerine şakımaya devam edecek, gerçek sorunlarla ilgili çözüm getiremeyişlerini böylece örteceklerdir.***“10 Aralık Hareketi”nin en azından solda CHP’nin çizgisinden memnun olmayanlara bir seçenek oluşturabilmesi için önce parti haline gelip halkın önüne çıkması gerekir.Bu konuda da DSP ile belli bir anlaşma sağlanmıştır. DSP’nin “10 Aralık Hareketi”nin katılmasıyla adına uygun bir demokratik sol kimliğe dönmesi soldaki seçmenin dikkatini çekebilecek bir değişim olabilir.Şu anda bu konudaki “teknik” meselelerin ne ölçüde çözüldüğünü bilmiyoruz. Ancak “sol”un tekrar Türk toplumsal ve siyasal hayatına girebilmesi için bu girişim önem taşıyor. Demokratik Sol Parti adı altında ve onun örgütleri güçlendirilerek bir hamle yapılması da Türk demokrasisine büyük katkı sağlar. En azından Türk halkı önümüzdeki yıl boyunca bazı değişik fikirler dinleyecek, bugünkü gerçek sorunları üzerine konuşanları görebilecektir.
Hükümetin siyasetin şeffaflaşması için iki yeni yasal düzenleme yapacağı açıklandı. Bunlardan biri, “mal bildirimi”nde bulunmak zorunda olanların kapsamının genişletilmesi.Mal bildirimi yükümlülüğü kapsamında üst düzey kamu görevlileri, siyasiler ve belli görevlerdeki gazeteciler bulunuyor.Yıllardır on binlerce “mal bildirimi” evrakı valiliklerde birikir durur. Ama bugüne kadar bir tek kişi hakkında bu bildirimlere dayanarak işlem yapıldığı görülmemiştir. Sadece bildirimde bulunmayanlar uyarılır, bu da oldukça seyrektir.O mal bildirimlerinin denetlendiğine ilişkin herhangi bir faaliyet de duyulmuş değildir. Belgelerde yazılı olanları belki bazı kamu görevlileri okumakta, “ileriye dönük notlar” almaktadır.***Yerel yönetimlerde görevli olan kişiler de mal bildirimi kapsamındadır. Ama bunlarda da türlü söylentilere, ihbarlara, şikâyetlere rağmen herhangi bir işlem yapıldığı duyulmuş, görülmüş değildir.Örneğin İstanbul’un eski bir belediye başkanı, oldukça masraflı bir reklam kampanyası ile parti kurma girişiminde bulunmuş, çeşitli gazetelerde bu kişinin harcadığı kaynakları nereden bulduğuna ilişkin sorular sorulmuş, ama yine herhangi bir işlem ya da araştırma yapılmamıştır.“Yastık altı” denilen sistemin yaygınlığı nedeniyle olağan dışı varlığın açıklaması da belli, biliniyor: Filanca akrabam evde sakladığı paraları ya da altınları bana verdi... Bu açıklamayı bu ülkenin başbakanları bile yapmış, kimse de “peki o akraba o varlığı nereden elde etmişti” diye sormamıştır.***Denetimi olmayan, yaptırımı hiç olmayan bir sistemi biraz daha yaygınlaştırmak, o sistemin hiçbir etkinliği kalmamasını sağlamakla eş anlamlıdır. Mal bildirimi zorunluluğu olan birkaç yüz bin kişinin bildirimlerinin yanına birkaç yüz bin daha eklenince işin tümüyle içinden çıkılamaz hale geleceği bellidir.Bunu Ankara’dakilerin bilmemesi mümkün değil. O zaman şu soruyu soralım:Bildikleri halde neden kapsamı genişletiyorlar?Muhtemel cevap da şudur:Kamuoyuna “biz ne kadar temiziz, görün” mesajı vermek için.AKP dört yıllık iktidarı süresince özellikle yerel yönetimler düzeyinde oldukça yoğun suçlamalarla karşı karşıya kaldı. Seçim öncesinde bunları unutturmak için “mal bildirimi kapsamını genişletmek” gibi gösterilere ihtiyaç duyulması da yine belli bir rahatsızlığın sonucu olarak görülebilir.