12 Eylül uzak değil

1 Ocak 2007

1980 yılında Genelkurmay Başkanı Evren’in önderliğinde yapılan askeri darbenin ardından yaşananlar kolay unutulacak gibi değildir.12 Eylül olayı bir trajediydi. İşkencelerden, ölümlerden, dökülen kandan, haksızlığa uğramış, hayatı mahvedilmiş binlerce insandan oluşan tam bir trajedi.İnsan hayatında her şey ne sadece trajedi olur ne sadece komedi. Hayat bu ikisini sürekli olarak iç içe ya da yan yana yaşatıyor. Güldane’nin dediği gibi “gülmek varsa ağlamak da var”.***Şili’deki Pinochet darbesi sonrası yaşananlar ile Türkiye’de 12 Eylül sonrası yaşananlar arasında fazla bir fark yoktur. Sadece orada ölü sayısı, öldürülen insan sayısı daha fazladır.Güldane, “Beynelmilel” filminin başkişisi. 12 Eylül ile ilgili hiçbir anısı olmayanlar, pek az bilgisi olanlar da bu filmi izlemeli ve o dönemi hem gülünç yanlarıyla, hem absürt uygulamalarıyla hem de yaşanan trajedi ile tanımalı.***“Beynelmilel” 1982 yılında Adıyaman’da geçiyor. Ve 12 Eylül dönemine dair her şey filme güçlü ve ölçülü bir mizah duygusuyla yansıtılıyor.“Beynelmilel” adı, komünist enternasyonalin marşı “Enternasyonal”den geliyor. Adıyaman nere Enternasyonal nere diyenler yanıldıklarını filmi görünce anlayacaklardır.O yaşananlar yaşandı, insanlar öldü, insanlar işkence gördü ne oldu? Bugün Rus Kızılordu Korosu bütün dünyayı dolaşıp konserler veriyor, Enternasyonal televizyonlarda çalınıyor, o gün korkunç bir suç aleti gibi görünen kitaplar serbestçe satılıyor, kimse bu kitapları gizli okuma gereği duymuyor.***“Beynelmilel” bütün yapısı, en küçük ayrıntısına kadar, en küçük diyaloğuna kadar ince ince işlenmiş bir “siyasi” film. Üstelik son bölümüne kadar güldüren bir film. İyi mizahın okları “halk” dediğimiz insanlardan da esirgenmemiş, askerler ve subaylardan da, devrimci gençlerden de... Ama bunca gülünç unsur yine de bir trajediyi trajedi olmaktan çıkaramıyor.Pinochet geçenlerde öldüğünde dünyanın bütün önemli gazeteleri neredeyse “oh olsun” başlıkları attı. 12 Eylül’ün mimar, mühendis, işkenceci, dayakçı, hakim, savcı ve şakşakçıları herhalde bunu görmüş ve bir parça düşünmüşlerdir.“Beynelmilel”i herkes görmeli.

Devamını Oku

İleriye bakmak

31 Aralık 2006

Trende insanlar karşılıklı oturur. Biri ileriye bakar diğeri geriye.Geriye bakan, geçip giden görüntüleri görür. Yakındayken her şey iyi seçilmektedir fakat uzaklaştıkça seçmek zorlaşır ve görüntüler bir an gelir, kayboluverir.İleriye bakansa, gelecek görüntüleri izler. Bu görüntüler önce uzaktadır, henüz zar zor seçilmektedir ama varoldukları bilinir. Yaklaştıkça netleşirler, neyin ne olduğu daha iyi anlaşılır hale gelir ve sonra onlar da geçmişin görüntülerine karışır.***Nazım Hikmet ile Vâlâ Nurettin, yirmili yaşlarında büyük bir maceraya katılmak üzere trenle giderlerken bunu konuşurlar. Ve hep geleceğe bakmak için sözleşirler.***İnsanların kendilerini ifade ederken kullandıkları kavramlar da trende oturdukları yere göredir. Biri “yılbaşı” der, diğeri “yıl sonu” der. Birinciler için gelen esastır, ikincilerse hâlâ geçip gidenle meşguldür.Yılbaşı, geleceğe bakmak için bir fırsattır. Papa Gregorie’nin talebi üzerine Gregoryen takvimini hazırlayan papaz ve onu geliştirip bugünkü hale getirenler, yılbaşı kavramının zamanla bu kadar anlam kazanacağını herhalde düşünmemiştir.***Yılbaşı, zaman kavramının ne kadar izafi olduğunu da gösterir. Kimisi için bir yıl geçmek bilmemiştir, kimisi ise nasıl geçtiğini bile anlamamıştır. Bazıları yılları karıştırır; yaşanan yılbaşı ve yılların sayısı çoğaldıkça bu karıştırma hali daha da içinden çıkılmaz olur.***Trende geleceğe bakarak yolculuk edenler için yılbaşı kavramı iyimserlik yüklüdür. Zaten yılbaşı, geleceğin geçmişten daha iyi olacağına inanç nedeniyle kutlanan bir gün olmuştur. Ve bu iyimser beklenti insanları çeşit çeşit kararlar almaya yönlendirir. Kimisi küçük kararlar alır, kimisi hayatını tümüyle değiştirme planları yapar.***Ama her yılbaşı, içinde biraz da burukluk taşır. O burukluğun içinde giden yılın iyi anıları vardır, ama aynı zamanda geçen yılın kötü anılarının tekrarlanması ihtimalinin yarattığı korku da vardır.Ona ister yılbaşı diyelim ister yıl sonu; bir yılın geçip gittiği, yeni bir kapının açıldığı duygusu insana her zaman iyi gelir.Yeni yılınız kutlu olsun.

Devamını Oku

Bu da geçer...

30 Aralık 2006

Bu hikâyeyi daha önce birkaç kez aktardık. Ama öyle günler vardır ki bu hikâyeyi hatırlamanın ve üzerine yeniden düşünmenin tam zamanıdır...***Dervişin biri, uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra bir köye varır. Karşılaştığı köylülere kendisine yemek ve yatak verecek biri olup olmadığını sorar. Köylüler dervişe kendilerinin fakir ve evlerinin de küçük olduğunu söyleyip onu Şakir diye birinin çiftliğine gönderirler. Derviş yola koyulur. Yolda rastladığı köylülerin anlattıklarından, Şakir’in bölgenin en zengin kişilerinden olduğunu anlar. Bölgedeki ikinci zengin ise Haddad adında bir başka çiftlik sahibidir.Derviş, Şakir’in çiftliğinde çok iyi karşılanır. Yer içer, dinlenir. Şakir de ailesi de hem misafirperver hem gönlü geniş kişilerdir... Yola çıkma zamanı gelir, derviş Şakir’e teşekkür ederken, “Böyle zengin bir insan olduğun için hep şükret” der.Şakir şöyle cevap verir:“Hiçbir şey olduğu gibi kalmaz, bazen görünen gerçeğin kendisi değildir. Bu da geçer...” Derviş yol boyunca bu söz üzerine uzun uzun düşünür.Aradan birkaç yıl geçmiş, dervişin yolu yine aynı bölgeye düşmüştür. Şakir’i hatırlar, uğramaya karar verir. Rastladığı köylülere Şakir’i sorar.“Haaa o Şakir mi” der köylüler, “O iyice fakirledi, şimdi Haddad’ın yanında çalışıyor.” Derviş hemen Haddad’ın çiftliğine gider, Şakir’i bulur. Eski dostu yaşlanmıştır, üzerinde eski püskü giysiler vardır. Üç yıl önceki bir selde sığırları telef olmuş, evi yıkılmıştır. Toprakları da işlenemez hale geldiği için çaresiz, selden hiç zarar görmemiş ve biraz daha zenginleşmiş olan Haddad’ın yanında çalışmaya başlamıştır. Şakir ve ailesi üç yıldır Haddad’ın hizmetkârıdır.Şakir bu kez dervişi son derece mütevazı olan evinde misafir eder. Kıt kanaat yemeğini onunla paylaşır... Vedalaşırlarken derviş Şakir’e olup bitenlere çok üzüldüğünü söyler ve Şakir’den şu cevabı alır:“Üzülme... Unutma, bu da geçer...” ***Yedi yıl sonra dervişin yolu yine aynı bölgeye düşer. Ve büyük bir şaşkınlık içerisinde olanı biteni öğrenir. Haddad birkaç yıl önce ölmüş, ailesi olmadığı için de bütün varını yoğunu en sadık hizmetkârı ve eski dostu Şakir’e bırakmıştır. Şakir Haddad’ın konağında oturmaktadır, geniş arazileri ve binlerce sığırıyla yine yörenin en zengini olmuştur.Derviş eski dostunu iyi gördüğü için ne kadar sevindiğini söyler ve yine aynı cevabı alır: “Bu da geçer...” ***Birkaç yıl geçmiş, derviş yine Şakir’e uğramak istemiştir. Ona bir tepeyi gösterirler. Tepede Şakir’in mezarı vardır ve taşında şu yazılıdır: “Bu da geçer.” Derviş, “Ölümün nesi geçecek” diye düşünür ve gider.Ertesi yıl Şakir’in mezarını ziyaret etmek için geri döner, ama ortada mezar filan yoktur. Büyük bir sel gelmiş, bütün tepeyi süpürüp savurmuş, Şakir’den geriye hiçbir iz kalmamıştır.***O yıllarda ülkenin sultanı, kendisi için çok farklı bir yüzük yapılmasını ister. Öyle bir yüzük olmalıdır ki, sultan mutsuz olduğunda umudunu tazelemeli, mutlu olduğunda ise kendisini tembelliğe kaptırmasına izin vermemelidir.Hiç kimse sultanı tatmin edecek böyle bir yüzüğü yapamaz. Bir gün sultanın adamları bu bilge dervişi bulur, yardımını isterler. Sultan yüzük işine takmıştır.Derviş, sultanın kuyumcusuna hitaben bir mektup yazıp verir.Kısa bir süre sonra yüzük sultana sunulur. Sultan önce bir şey anlamaz, çünkü son derece sade bir yüzüktür bu. Derken üzerindeki yazıya gözü takılır, biraz düşünür ve yüzüne büyük bir mutluluk ışığı yayılır. Yüzüğün üzerinde “Bu da geçer” yazmaktadır.

Devamını Oku

Saddam’ı asmak

29 Aralık 2006

Elbette Saddam Hüseyin bir diktatördü. Halkına ve diğer halklara kötü davranan, rüyaları uğruna on binlerce insanı öldüren, ölüme gönderen bir diktatördü.Saddam şu anda asılmayı bekliyor. Belki bu yazı basıldığı zaman asılmış olacak.Orta Doğu’da Saddam’ın asılmasının fazla bir şeyi değiştirmesi mümkün değil. Çünkü Orta Doğu’yu bu hale getiren Saddam değildi. O sadece koşullardan yararlanmayı iyi bilen bir diktatördü.***Irak konusu ne zaman geçse, çeşitli siyasiler tekrar tekrar “Irak’ın bütünlüğü korunmalı” diyor. Irak da bugün Orta Doğu’yu oluşturan ve halkının büyük çoğunluğu Müslüman olan diğer ülkeler de Birinci Dünya Savaşı ertesinde sömürgeci Avrupa’nın “yarattığı” ülkelerdir.Sömürgeci Avrupa Orta Doğu’da haritalar çizerken Sünni Arapları dörde, Şii Arapları üçe, diğer Arapları küçük emirliklere, Kürtleri de üçe bölerek bölgeyi sonsuza kadar kendi egemenliğinde tutmayı amaçlamıştır.Ulusal bütünlük diye bir kavram savaşın tarafları olan ülkelerin hiçbirinde geçerli değildir. Bu ülkelerin yapıları zaten etnik ve dinsel farklar üzerine oluşturulmuştur.Şu anda Şiilerle Sünniler Irak’ta zaman zaman Amerikalı öldürüyor, daha çok da birbirlerini öldürüyorlar.Bu parçalanmış ve unsurlarının tümünün birbirlerine düşman olup birbirinden korkması üzerine kurulu düzenin ortasında da İsrail bulunuyor.Diğer tarafta ise Sünni Arap dünyasında radikal İslam büyük bir tırmanış içinde. Şii islam ise zaten radikal dincidir.Böyle bir kaosun ortasında Saddam Hüseyin’in asılmasının tek bir sonucu olabilir. Sünni kesimde etkili olan radikal İslamcılar Saddam’ı da bir bayrak olarak kullanacak ve anti-Amerikan direnişe biraz daha “haklılık” kazandıracaklardır.***ABD’nin üç yıllık Irak işgali süresince can kaybı 2 bin 800’e ulaşmıştır. Bu, 11 Eylül saldırıları sırasında hayatını kaybeden Amerikalıların sayısından fazladır. 11 Eylül’ü insani gerekçe olarak kullanan ABD’nin kayıplarının giderek artmasını bir süredir Amerikan toplumu da sorguluyor.Saddam Hüseyin’in asılması Orta Doğu’daki kargaşaya yeni bir ilmek daha atılmasından başka bir şey değildir. Ancak bu idam, ABD’nin bazı konulardaki notlarını biraz daha aşağıya çekecektir. Şu andaki Amerikan yönetimi Saddam’ı asarak Orta Doğu’daki yanlışlarına bir yenisini ekleyecektir. Ama bunların faturasını sadece kendisi değil bütün Orta Doğu’da yaşayanlar ödüyor.

Devamını Oku

Çıkar, biter... Mi?

29 Aralık 2006

Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı’na adaylığıyla ilgili olarak bazı kesimlerde yeni bir bakış gelişiyor. Buna göre Erdoğan aday olur, AKP’liler firesiz ona oy verir ve Erdoğan Çankaya’ya çıkar, kimsenin de söyleyecek tek sözü kalmaz...“Erdoğan koltuğa oturur, tartışma biter” mantığı, bu olayı fazla hafife alıyor. O mantık açısından bakıldığında Erdoğan’ın Köşk’e çıkması tartışmayı da bitirir gibi görünebilir ama aslında sorunlar asıl o andan itibaren başlayacaktır.Ve o görüntüde her şeyden önce Türkiye’nin “birinci kadını”nın Arap modasına göre giyinip dolaşması yer alacaktır. Bunu halkın bir kesimi “ne olacak” diyerek hoşgörebilir, ama hoşgörmeyeceklerin çok büyük bir kesim olacağını da Erdoğan’a “çık Köşk’e gitsin” diyenler dikkate almak durumundadır.***Görüntünün arkasında ise Sezer’in Cumhurbaşkanlığı döneminden kalan iki önemli sorun bulunuyor.Birincisi şu: Sezer tarafından tam bir hukukçu duyarlılığıyla incelenmiş ve geri çevrilmiş yasalar vardır. Bunların bazıları tekrar gündeme gelecek ve yeni Cumhurbaşkanı tarafından imzalanacaktır.İkinci sorun ise yine Sezer’in yaptırmadığı atamalardır. Yaklaşık 700 üst düzey kamu görevi şu anda “vekâleten” yürütülüyor.Bilindiği gibi, Sezer imza atması gereken bütün atamalar için, atanacak kişi ile ilgili olarak sorumlu kamu kurumlarından bilgi istiyor ve buna göre karar veriyor.Sezer’in onaylamadığı 700 üst düzey kamu görevlisinin atamalarını Erdoğan tartışmasız imzalamak zorundadır. Çünkü bu atamaları gerçekleştiren bizzat kendisidir, kendi hükümetidir. AKP’nin devlet içindeki ve dışındaki kadroları bu kişilerin hızla atanmasını bekleyecektir. Dolayısıyla Erdoğan eğer Çankaya’ya çıkarsa ilk icraatı, tümünü imzalamak olacaktır. Bu da yine toplumun önemli bir kesimi tarafından “devletin tümüyle AKP’nin egemenliği altına girmesi” olarak görülecektir. O durumda da Cumhurbaşkanı’nın tarafsızlığı meselesi en ağır şekilde gündeme gelecektir. ***Erdoğan Çankaya’ya çıkarsa her şey bitmez, tam tersine her şey o andan itibaren başlar.Erdoğan’nın adaylığıyla ilgili olarak bugüne kadar söyledikleri de, kendisinin niyetli olduğunu gösteriyor.Erdoğan’ın Çankaya’ya çıktıktan sonra neler olabileceği ve kendisinin nasıl bir Cumhurbaşkanı olması gerektiği konusunda açık bir fikir sahibi olmaması halinde Türkiye ciddi bir Cumhurbaşkanı kriziyle karşı karşıya kalabilir.Erdoğan, “çık gitsin, her şey o anda biter” diyenlere itibar etmek yerine “ertesi gün”ü ve sonrasını iyi hesaplamak zorundadır.

Devamını Oku

Kuyudaki taş duruyor

28 Aralık 2006

Hükümet sözcüsü, Anayasa’nın Cumhurbaşkanı seçimini düzenleyen 102’nci maddesiyle ilgili son tartışmayı “postmodern” olarak niteledi. Bu AKP açısından ancak zekice bir atlatma cevabı olarak görülmelidir; yoksa sorunu çözmez.Turgut Özal’ın seçilmesinde 102’nci madde ile ilgili olarak tartışma çıkmamış olması da herhangi bir hukuki dayanak oluşturmaz.Daha önce herhangi bir yanlış yapılmışsa, o yanlışın yapılmış olması, tekrarının yolunu açmaz.Özal seçildiği sırada Demirel ve SHP güçlü bir muhalefet yapıyordu. Ancak kamuoyu Özal’ın seçilmesinin “doğal” olduğunu kabullenmiş, tepkiler Ankara ile sınırlı kalmıştı. Ayrıca Demirel, Özal’sız kalmış bir ANAP’ın iç kavgalara düşeceğini ve gücünden çok kaybedeceğini hesaplıyor, için için Özal’ın Çankaya’ya çıkmasını istiyordu. O nedenle kimse bu seçimi engelleyecek ya da zorlaştıracak bir arayış içine girmedi.***Bugün ise durum farklıdır; çünkü 2007 yılındaki Tayyip Erdoğan ile 1989 yılındaki Turgut Özal’ın hem siyasal konumları hem de toplumun onlara bakışı çok farklıdır.Cumhurbaşkanı seçiminin Anayasa’nın 102’nci maddesini 1989 yılında olduğu gibi yorumlayarak gerçekleştirilmesi durumunda seçim Anayasa Mahkemesi’ne gidebilir. Bu bile başlı başına vahim bir durumdur.Meclis bir Cumhurbaşkanı seçiyor ve bu seçim mahkemelik oluyorsa, ülkemizde siyasetin çivilerinin büyük çoğunluğunun henüz yerli yerine oturamadığını kanıtlamış oluruz.Anayasa nasıl yorumlanırsa yorumlansın, maddeler ne kadar kötü yazılmış olursa olsun, ilgili maddedeki temel amacın Cumhurbaşkanı’nın geniş bir uzlaşma ile seçilmesi olduğu ortadadır. Ancak bu yasayı çıkaranlar, 1980 öncesindeki rezaletlerin yaşanmaması için son sözü yine de “salt çoğunluğa” bırakmış; bu da olamıyorsa seçime gidilmesini, yani halkın hakemliğine başvurulmasını öngörmüştür.***Şu anda Meclis’te bulunan iktidar ve ana muhalefet partileri arasındaki ilişki ya da diyalog sistemi ne yazık gerçekten en alt seviyededir. Bu seviyenin tekrar yukarıya çekilmesi ve Cumhurbaşkanı seçiminde mantıklı bir uzlaşma aranması için bugünkü ruh hallerinin bayağı değişmesi gerekir.Aksi takdirde Cumhurbaşkanı seçimi mahkemelik bile olabilir. Kuyuya atılan son taşı çıkarmak göründüğü kadar kolay değildir.

Devamını Oku

Kuyuya atılan büyük bir taş mı?

26 Aralık 2006

Şu anda yürürlükte olan 1982 Anayasası “kötü” bir anayasadır. Yazımı “kötü”dür. Ana fikirlerinin birçoğu “kötü”dür. 12 Eylül askeri yönetiminin “kışla ülke” mantığına göre hazırlanmış bu Anayasa, tümüyle değişmesi gereken bir metindir.Askeri yönetimin ardından gelen sivil yönetimler zaman zaman 1982 Anayasası’na müdahale etti. Bunlar, orasını burasını düzeltme şeklinde oldu; ama esastaki karmaşayı gidermeye ve Türkiye Cumhuriyeti’ne çağdaş bir anayasa kazandırmaya yönelen olmadı.Anayasa’nın 101. maddesi Cumhurbaşkanı’nı tanımlar, 102. maddesi ise nasıl seçileceğini anlatır.Bugüne kadar 102. madde ile ilgili herhangi bir tartışma olmadı. Turgut Özal Cumhurbaşkanı seçildiği zaman kimse 102. maddenin getirdiği “üçte iki çoğunluk ile seçilir” cümlesini bugün getirilen şekilde yorumlamamıştı.Daha sonra Demirel ve Sezer’in seçilmeleri ise birinci turda ve üçte ikinin üzerinde bir çoğunlukla gerçekleştiği için yine hiç kimse Anayasa’nın 102. maddesini kurcalamaya kalkmamıştı.***Bu kez farklı bir durum var. Ve 102. madde, Yargıtay Onursal Başsavcısı Sabih Kanadoğlu’nun uyarısıyla tekrar ele alınınca, anayasa hukukçularının da katıldığı bir yeni durum ortaya çıktı.Bir kez daha özetlersek, Kanadoğlu ve anayasa hukukçuları şöyle diyor:102. maddeye göre Cumhurbaşkanı seçiminin ilk turu yapıldığında Meclis’in üçte iki çoğunluğunun, yani 367 milletvekilinin oy kullanması gerekir. Eğer oy kullanan milletvekili sayısı bunun altında kalırsa seçim süreci başlamamış olur. Üç gün sonra yine aynı durum olur ve bu Anayasa’nın öngördüğü toplam 30 günlük süre içinde böyle devam eder, salt çoğunluk gerektiren diğer turlara geçilemezse milletvekili seçimleri yenilenir.Bu maddenin temel mantığı Meclis’in Cumhurbaşkanı seçiminde küçük bir çoğunluk ile değil, geniş bir uzlaşma ile hareket etmesinin istenmesidir.Bu yorumun pratikteki anlamı da bellidir. Muhalefet partileri seçim yapılan yirmi gün boyunca genel kurula girmez, girse bile oy kullanmaz. AKP’nin milletvekili sayısı üçte ikinin altında, 354 olduğu için de otomatik olarak seçime gidilir.***Bunu büyük bir siyasi kriz olarak görmemek gerekir. Burada siyasi hesap yapanların göz önüne almaları gereken durum, seçimlerin yapılmasına ve yeni Meclis’in oluşmasına kadar geçecek sürede Cumhurbaşkanlığı’na TBMM Başkanı Bülent Arınç’ın vekalet edecek olmasıdır.Anayasa’nın 102. maddesi üzerinden büyük bir siyasi savaş başlatmak isteyenler AKP’nin hangi hamleyi yapabileceğini de düşünmek zorundadır.Kanadoğlu’nun uyarısı ciddidir, kuyuya atılmış bir taş değildir. Ama bu mesele de siyasi uzlaşma yoluyla atlatılabilir.

Devamını Oku

Görüntü kirliliği

25 Aralık 2006

İşi gereği ülke içerisinde birçok yeri dolaşan, değişik çevrelerle görüşen bir kişi, kendisine en çok ulaşan şikâyeti aktardı. Buna belki şikâyet değil “gözlem” demek gerekiyor, ama dile getiriliş şekline ve tekrar tekrar gündeme gelişine bakılırsa, önemli.Gözlem ya da şikâyet şu: AKP’nin iktidara geldiği genel seçim ve yerel yönetimlerin büyük çoğunluğunu kazandığı yerel seçim döneminde partinin önde gelenleri gayet mütevazı hayat sahibi kişilerdi. Son dönemde ise neredeyse hepsi evlerini değiştirdi, otomobillerini değiştirdi; daha önce küçük bir aile otosuyla gezenler lüks ciplere terfi etti...Bu gözlemin ne ölçüde yaygın olduğunu bilmek mümkün değil. Ama AKP’nin en tepelerine baktığımızda, çok açık bir “hayat tarzı değişikliği”nin çeşitli işaretlerini görüyoruz.Elbette buradan yola çıkarak büyük yolsuzluk, hırsızlık teorilerine varmak haksızlık olur. Ama sokaktaki vatandaş bu hayat tarzı değişikliğini görüyorsa, arkasında başka şeyler arama hakkına da sahiptir.***Kamu kaynaklarının herkesi beslediği bir ülkede o kaynakları, yönetimini elinde bulunduranların istedikleri şekilde yönlendirdiğini biliyoruz.Bu yüzdendir ki her siyasi iktidar değişikliğiyle birlikte ortaya yeni “zenginler” çıkar. Başbakanların uçağında ve davetlerinde bulunanların bir bölümü değişir.Şu anda devlet kaynaklarının bir bölümünü, IMF ve Dünya Bankası denetimleri dolayısıyla bol kepçe harcamak ya da dağıtmak imkânı bulunmuyor.O zaman da elde “araziler” kalıyor. Burada büyük rantlar yaratmak, her zaman yerel yönetimlerin elindedir. Örneğin çok kısıtlı imar imkânına sahip bir araziyi makul bir fiyata satarsınız, sonra imar planını değiştirip büyük kâr edilmesini sağlarsınız. İşte malum soru da o zaman ortaya çıkıyor: Bal tutanlar parmaklarını yalıyor mu?***AKP’nin yerel veya ulusal düzeyde yöneticisi olanların ya da çeşitli organlarda, yerel meclislerde “seçilmiş” olarak görev yapan kadrolarının hayat tarzlarındaki hızlı değişim bazen magazin haberleri olarak da kamuoyuna yansıyor. Bütün bunların ciddi bir “görüntü kirliliği” yarattığı ortada. Bu görüntü kirliliği, özellikle daha küçük yerleşim birimlerinde herkesin gözü önünde oluyorsa, vatandaşın AKP’ye ilişkin “temizlik” görüşünün değişmesi de kaçınılmazdır.Türk halkının iyice canının sıkıldığı konulardan biri de “seçilmişler”in kamu kaynakları üzerinden siyaset yapmasıdır. Halk bunu yapanları daha önce ağır şekilde cezalandırdı, AKP’yi de cezalandırmaması için hiçbir neden yok.

Devamını Oku