Alicenaplık

16 Aralık 2006

Molla Camî, iki konuda “alicenaplık” olduğunu söylüyor. Birisi şudur:Dostlarında, arkadaşlarında her lahza yüzlerce kusur görsen bile onları affetmelisin.İkincisi de şudur:Hiçbir zaman öyle bir şey yapmamalısın ki, sonunda özür dilemek zorunda kalasın.Alicenaplık, kardeşlerini mazur görmek demektir. Hataları karşısında özür dileyeceğin bir muameleyi onlara reva görmemelisin.***Hint hükümdarı taşınıyordu. Kitapları toplandı, develere yüklendi. Hükümdar “bunlar çok olmuş” dedi, “en önemlilerini ayırın, bir tek deveye yükleyin.” Veziri, kitaplardan sorumlu kişiyi çağırdı ve üç konudaki kitapları yüklemesini söyledi:Birincisi, hükümdarı adalete yönelten kitaplar. “Çünkü” dedi, “hükümdar, adaleti kendisine meslek kabul ederse, büyük küçük herkes huzur içinde yaşar ve ülkede asayiş hüküm sürer. Yüreği yaralı bir tek mazlum olsa bile, onun iniltisi bütün alemi sarar ve ülkeyi sarsar. Keşmekeş içinde bir dünyadan kurtulmak için hükümdarın adil olmasından başka bir şey gerekmez.” İkincisi, halkın kanunlara itaat etmesinin yollarını gösteren kitaplar.“Çünkü” dedi, “Hükümdar zulüm tohumu ekerse halk da ona itaat etmez, kanunları dinlemez. Arpa ekilen yerden buğday alınmaz. Halk kanuna itaat ederse hükümdar zulüm yapamaz. Hükümdar zulüm yapmazsa halk kanunlara itaat eder.” Üçüncüsü sağlık hakkındaki kitaplar.Vezir son olarak şunları söyledi: “Acıkmadıkça yemeğe el uzatmayan ve doyar doymaz sofradan kalkan sağlığını kaybetmez. Bu üç konudaki kitapları okuyan hükümdar, adil olması ve sağlıklı kalması gerektiğini öğrenir.” Molla Camî bu hikâyeye bağlı olarak şunu söylüyor:Bilgi senin için mecburi ve zaruridir. Onu elde edip öğrenmeye bak. Bütün gerekli şeyleri öğren. Sonra onları kullanmayı da öğren. ***Molla Camî öğüt verirken kimin neden kaçınması gerektiğini şöyle anlatıyor:Üç şey vardır ki üç zümreye yakışmaz:1- Hükümdarlara aksilik, sertlik2- Bilginlere mal mülk ihtirası3- Zenginlere hasislikYazarın kalemi üç şeyi, üç kişi için kötü yazar, kötü olarak kayda geçirir:1- Kudretli hükümdarın sert huyluluğu2- Bilginin mal hırsı ve tamahı3- Zenginin cimriliğiFilozoflar şöyle demiştir:Bir ülke adaletle mamur, zulümle viran olur. Adalet, bulunduğu yerden bin fersah öteye ışık verir. Zulüm ise, yapıldığı yerden bin fersah öteye kadar olan her yeri karartır.Ey kudretli kişi:Adaletle iş görmeye bak, hep buna çalış. Adalet sabah ışığı gibi doğar ve aydınlığı bin fersah öteye gider, dağılır.Zulmün karanlığı ortalığı kaplarsa, cihan karanlık ile, hayat acıyla, darlıkla, yoklukla dolar. ***Molla Camî “çevre” için şöyle diyor:Kudretli hükümdarın yakın dostları bilgili, iyi düşünceli ve ağırbaşlı kimseler olmalıdır, şaklaban ve şarlatan nedimler değil.Birinciler hükümdarı kemal derecesine yükseltir. İkinciler ise soytarı adamlardır, hükümdarın değerini düşürür.Bilginin dudağından dökülen her nükte bir cevherdir. Geniş yürekli, olgun bir kimse hikmet mücevherleriyle donanmış bir hazinedir.Ey kudretli kişi, sakın o hazineyi kendinden ayırma, uzaklaştırma. Şaklaban ve şarlatanları ise asla yanına yaklaştırma.

Devamını Oku

Nasıl gelecek?

15 Aralık 2006

Bütçe görüşmeleri hükümet ile muhalefet partileri arasında temel ekonomik ve siyasi konulardaki görüş farklarının ortaya konulduğu, politika anlayışlarının vurgulandığı bir platformdur.2007 bütçesinin görüşmeleri dün Meclis’te başladı. Maliye Bakanı bütçeyi sunarken geleneksel olarak işlerin ne kadar iyi gittiğini anlattı.Ana muhalefet partisi genel başkanı Baykal, ekonomik alana yönelik eleştirilerle başladığı konuşmasını güncel siyasi polemiklerle tamamladı.***Baykal’ın konuşmasında, günlük siyasi itiş kakışın ötesinde bir bölüm vardı. O bölümde Türkiye’ye doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının gelmediğini, gelen sermayenin kârlı kuruluşları satın aldığını ve yeni iş alanları yaratılmadığını anlattı. Anlattıkları doğrudur, durum aynen öyledir.Ama burada sorulması kaçınılmaz bir soru var: Baykal doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının Türkiye’ye çekilmesi için ne yapılmasını öngörüyor?Konuşmasında bu sorunun cevabına ilişkin bir ima bile yoktu. Ama aslında yürüttüğü politikalarla bu soruya cevap veriyor.Bütün Orta Avrupa ülkelerine, o ülkelerin ekonomik büyüklüklerini katlayan ölçülerde doğrudan yabancı sermaye yatırımları gerçekleşmiştir.Türkiye ise bu sürece hızlı ve heyecanlı bir şekilde başlamış, ancak Baykal’ın da aralarında bulunduğu AB karşıtı cephe bu süreci yavaşlatma konusunda başarılı olmuştur.Yabancı sermaye yatırımları rejim sorunları bulunan, düşünce özgürlüğünün kısıtlandığı ülkelere gitmiyor. Bunu görmek için internet sitelerinde yapılacak kısa bir yolculuk yeterlidir.***Baykal, yürüttüğü gerilim politikasıyla sürekli olarak rejim sorunlarını vurguluyor, zaman zaman da “askeri müdahale”den söz ediyor.Baykal ayrıca Türkiye’de düşünce özgürlüğü ve insan haklarının “yeterli” olduğu görüşünde; daha demokratik bir ortam için çalışmak bir yana, bugüne kadar sağlanan gelişmelere de “Avrupa’nın dayatmasıyla oldu” görüşüyle sıcak bakmıyor.Rejim tartışmasını arkada bırakmamış, demokrasi açısından eksikleri bulunan bir ülkeye doğrudan yabancı sermaye yatırımı gitmiyor, gitmez.Baykal, Türkiye’ye doğrudan yabancı sermaye yatırımı yapılmamasından şikâyet ediyor ama bunu engelleyen asıl sorunların devamı için de ısrarlı bir politika izliyor.Baykal bu konuda kimsenin bilmediği bir şeyler, yeni yollar biliyorsa söylesin de herkes öğrensin.

Devamını Oku

Tren sadece yavaşladı

14 Aralık 2006

Kötümser bakanlar, Avrupa Birliği ile Türkiye arasındaki ilişkilerde yaşanan tıkanmayı trenin yoldan çıkması gibi görebilir.Ne var ki özellikle Kıbrıs konusu kullanılarak yaratılmak istenen engellerin ancak belli ölçüde amacına ulaştığını söyleyebiliriz.Burada Almanya-Fransa-Avusturya ekseninin treni yoldan çıkararak meseleyi çözme girişimleri diğer Avrupa ülkelerinin direnciyle karşılaşmıştır. Avrupa, Türkiye’yi dışlamanın maliyetini de görme durumundadır.Eğer Avrupa’daki Türkiye karşıtlarının elinde kalan tek imkân Kıbrıs olsaydı, Türkiye açısından daha sağlam bir durum yaratılabilirdi.Ancak Avrupa’dan Türkiye’ye bakıldığında reform sürecinin tam olarak yürümediği, rejim sıkıntılarının yaşandığı ve siyasi istikrarsızlık ihtimallerinin bulunduğu görülüyor.***Böyle bir bakışı haklı kılacak gerekçeler vardır. AKP hükümeti geçen iki yıldaki reform hızını kesmiş, 301’inci madde gibi kolay çözümlenecek konular, düğüme dönüştürülmüştür.Hükümetin Kıbrıs’la ilgili attığı son adımın ardından gündeme gelen Genelkurmay Başkanı’nın “Bize sorulmadı” çıkışı da demokratik rejimin işleyişiyle ilgili temel sıkıntıların devam ettiği görüntüsünü vermiştir.Önümüzdeki yıl yapılacak cumhurbaşkanı seçimi ve genel seçimlerin olağan dışı gerilimlere yol açması ihtimali de dışardan bakanlar için önemli bir noktadır.***Son döneme kadar Kıbrıs konusunda Türkiye bütün dünyada tartışmasız bir şekilde “uzlaşmaz taraf” olarak görülüyordu. Ancak Annan Planı oylamasıyla birlikte Türkiye ve KKTC çözüm iradesini ortaya koyunca dünyanın bakışı da değişti. Nitekim Avrupa Birliği bu konuda adım atma sözü verdi, ancak uygulamadı. Bunu engelleyen ve bu yolla Türkiye’yi yıldırma politikası izleyen Fransa-Almanya-Avusturya üçlüsü Kıbrıs (Rum) Cumhuriyeti’ne teslim olma görüntüsü verdiğinden Birlik içinde ağır eleştirilerle karşılaşıyor.Kıbrıs’ı kullanarak Türkiye’yi yıldırma siyaseti izleyen üç ülkenin ortak yanı Türkiye’den en fazla göçü bu ülkelerin almış olmasıdır. Bu da her üç ülke açısından Türkiye’yi bir iç politika konusu haline getirmiştir ve merkez sağ hükümetler daha sağ politikalarla yabancı düşmanlığı üzerinden oy hesabı yapmaktadır.***Türkiye’nin Avrupa Birliği yolu, dümdüz ve sorunsuz bir yol değildir. Tren daha çok kez duracak, yavaşlayacak, raydan çıkma korkuları yaşanacaktır. Önemli olan Türkiye’nin Avrupa Birliği’nin getirdiği ileri standartlara doğru yürüyüş iradesini göstermeye devam etmesidir.

Devamını Oku

Erken seçimin faydası

13 Aralık 2006

Cumhurbaşkanı Sezer ilk kez güncel siyasetle ilgili fikir söyledi. Önerisi, Nisan ayında genel seçim yapılması ve Mayıs ayında yeni cumhurbaşkanını yeni Meclis’in seçmesidir.Bunun birinci faydası cumhurbaşkanı seçimi ile ilgili bütün polemiklerin ortadan kaldırılmasıdır.Bugünkü durumda genel seçimden önce yapılacak olan cumhurbaşkanı seçimi, ister Erdoğan aday olsun isterse olmasın büyük tartışmalar yaratacaktır.Buna karşılık Nisan’daki genel seçimin ardından yapılacak bir cumhurbaşkanı seçiminde gerilim en alt düzeye inecektir. Eğer bu seçimden AKP tek başına hükümet kuracak çoğunlukla çıkarsa onun adayına olan bakış değişebilir. En azından insanlar “bileğinin hakkıyla” diye düşünecek, büyük gerilim siyasetlerine sıcak bakmayacaktır.Eğer Nisan seçiminden bir koalisyon ve birkaç partili bir Meclis çıkarsa, bu kez de cumhurbaşkanı adayı bir uzlaşma ile belirlenmek zorunda kalınacak ve yine basit tartışmalar ortadan kalkacaktır.Son Kıbrıs tartışmalarının gösterdiği bir gerçek Ankara’daki yönetim “sıkıntısı”dır. AKP hükümeti ile başta Cumhurbaşkanı ve Genelkurmay arasında temel meselelere bakış farkları çok belirgin hale gelmiştir. Bu meselelerden birincisi ve en önemlisi Avrupa Birliği ve Kıbrıs’tır. Gerek Cumhurbaşkanı gerekse Genelkurmay, çeşitli beyanlardan anlaşıldığı kadarıyla Avrupa Birliği hedefini ya da Avrupa Birliği standartlarını asıl amaç olarak görmeme eğilimindedir. Kıbrıs meselesindeki anlamsız tıkanıklıkların kaynağı da budur.Bu tıkanmayı giderecek olan tek ve asıl araç da yine seçimdir. 2007 yılına bakıldığı zaman, hem içerden hem dışardan sadece seçimlere kilitlenmiş bir Türkiye görünmektedir.Bunun anlamı, bu yılın da iç siyaset kavgalarıyla geçirilmesi, tıkız tartışmalarla sinirlerin bozulması ve 2007 yılının kayıp yıllar listesine yazılmasıdır.Oysa Nisan ayında erken genel seçim yapılması ve Mayıs ayında yeni cumhurbaşkanının seçilmesiyle Türkiye 2007 yılının yarısını kazanmış olacaktır. Tekrar daha ciddi ve hayati konulara dönülecek, asıl meseleler konuşulmaya başlanacaktır.Hükümet partisi Nisan ayında erken seçimi ciddi olarak düşünmek zorundadır. Bu kararı ülkeye bir yıl kaybettirmeme gerekçesiyle aldığını ilan ettiğinde kimsenin karşı çıkması da mümkün değildir.Nisan ayında yapılacak bir seçim, şu anda çekinerek beklediğimiz bütün sıkıntıların çözümü olur.

Devamını Oku

Af varsa adalet olmaz

12 Aralık 2006

Eski bakanlardan Yaşar Topçu için Yüce Divan’dan “erteleme” kararı çıkmıştı. Kararın yeni açıklanan gerekçesindeyse Bakan’ın otoyol ihalesinde bazı şirketleri kayırdığı yazılı.Bir çıkar ilişkisi tespit edilmediği için, Bakan “görevi kötüye kullanma” suçundan üç yıla kadar hapis cezası alacaktı. Ama alamadı. Çünkü “görevi kötüye kullanma” suçu da meşhur Rahşan affı kapsamına giriyordu. Böylece eski bakan affedilmiş oldu.Demokrasinin geliştiği ülkelerde devlet adamı ve siyasilerin görevlerini yaparken gösterdikleri hassasiyetle bizdekilerin hassasiyetini karşılaştırmayacağız. Bizdeki durumun ne kadar feci olduğunu gösteren öyle örneklerle o kadar sık karşılaştık ki, artık bu hali tam anlamıyla kanıksadık.***Eski bakan Topçu hakkındaki gerekçeye bir kez daha bakarsak, başka bir ağır durumu da tekrar görüyoruz. Bakan’a yüklenen suç, “bazı firmaları kayırarak görevini kötüye kullanmak”tır. Daha ağır olanı ise bunu çıkar sağlamak için yapmış olmaktır. Topçu hakkında, kayırma dolayısıyla çıkar sağladığına ilişkin bir kanıt bulunmamıştır.Çıkar sağlamadı diye, işlenen suç suç olmaktan çıkmıyor. “İhalede firma kayırmak” yeterince ciddi bir suçtur.Olayın perde arkasında ise “devlet müteahhitleri” ve “hükümet müteahhitleri” sistemi bulunuyor.Sadece devletle iş yapan bir müteahhit grubu vardır, bunlara “devlet müteahhitleri” denir. Hükümet müteahhitleri ise hükümetlerle birlikte değişir. Bazıları daha beceriklidir ve gelen her hükümetle iyi ilişki kurar. Bazılarıysa fazla partici görünür, iş aldıkları hükümet gitti mi onların da devletle işi biter. Daha doğrusu ilişkileri olan partinin tekrar hükümet kurmasını beklerler.Ankara’da böyle bir sistem vardır ve bu sistem tıkır tıkır işler. Bazı müteahhitler “ölçüyü kaçırdıklarında” sistemin varlığını herkes duyar, ama yine de sistem asla bozulmadan işler.***Topçu olayındaki bir başka boyut da, Rahşan Ecevit’in isteği ve o sırada başbakan olan rahmetli Bülent Ecevit’in gayretiyle çıktığı için “Rahşan affı” olarak bilinen aftır. Bu affın aslında Rahşan Hanım’ın ilk başlarda savunduğu gibi sadece “kader kurbanları”nı kutaran bir af olmadığı belli. Ayrıca “kader kurbanı” meselesi de oldukça karışık. Alkollü araba kullanırken hız sınırını aşarak insan öldüren birini “kader kurbanı” saymak, saflığı da aşan bir durumdur.Topçu olayı iki gerçeği daha göz önüne getirdi. Ankara’daki devlet ihaleleri sisteminin değişmesi mümkün değildir. İkinci gerçek de genel aflar her zaman adalet duygusunu yok eder, adaletin gerçekleşmesini önler.

Devamını Oku

105 yıl sonra

10 Aralık 2006

Tam 105 yıldır, her 10 Aralık günü aynı tören yapılıyor. 10 Aralık, Alfred Nobel’in öldüğü gün ve 1901’den bu yana 105 yıl bu tarihte hiç şaşma olmamış. 1926’dan beri de dünyanın en prestijli ödülü olan Nobel, hak edenlere bugünkü salonda veriliyor.Stockholm büyük konser salonu ağzına kadar dolu. Kral, Kraliçe ve İsveç Akademisi üyeleri bir yanda, bu yılın ödüllerini alacak olanlar diğer yanda. İsveçli bakanlar ve bazı parlamenterler de onur konukları arasında. Yanlarında Kraliyet ailesinin diğer fertleri var.Tören başlıyor ve İsveç Kralı, birer tanıtımın ardından sahiplerine ödüllerini veriyor. 5. sıradaki Pamuk’un da neredeyse bütün kitaplarının özlü birer tahlili sunuluyor, Orhan Pamuk bunları büyük bir dikkatle izliyor ve Türkçe davet edilerek ödülünü yerel saatle 17.25’te Kral’ın elinden alıyor...105 yılda bu törene herhangi bir Türk’ün katıldığını duymadık. Biz izliyoruz ve izleyen ilk Türk gazeteciler olarak heyecanımızı gizleyemiyoruz. Yanımdaki İsveçlilere “Bakın, şu karşıdaki genç adam bizim yazarımız, Türk yazar Orhan Pamuk... Ben de onun için buradayım” demek geçiyor içimden ama kendimi tutuyorum.Bana göre en büyük alkışı Orhan Pamuk alıyor. Belki herkes aynı ölçüde alkışlanmıştır da bana öyle gelmiştir...Gelenek ve çağdaşlıkYeri gelmişken seremoniyle ilgili bir noktayı hatırlatalım: Kral’a asla arka dönmeme, geriye doğru yürüyerek ayrılma kuralı, İsveç’te sosyal demokrasinin kurulmasıyla birlikte terk edilmiş.Törende iki grup davetli var. Bir kısmı normal koyu renk giysi, diğerleriyse “frak” giyiyor. Bu frak hikâyesi de bizde birçok kişinin ilgisini çekti, hafiften eğlenceye dönüştürüldüğünü buralardan izledik. İşin aslı şu ki “frak zorunluluğu” törenin ve yemeğin en üst düzey bir toplantı olduğunu ifade eden bir simge. Ve gelenekleşmiş bir kural. Elbette ki frak, bizde alışılmış bir kıyafet değil, fakat konuk olunan bir yerde ev sahibinin geleneklerine saygı gösterip uymayı da bize en başta ailelerimiz öğretmiştir.Tören bitti, ödüller sahiplerini buldu ve hemen yakındaki şehir merkezine geçildi. 12 yılda inşa edilerek 1923’te tamamlanan bu binanın en büyük salonu “Mavi Salon” olarak adlandırılıyor. Tam 1300 kişi oturarak yemek yiyor. Gelenek, 1934’ten bu yana sürüyor. Kral ve ailesi yerlerini alıyor, sonra ödül sahipleri ve aileleri, sonra da “konuklar”, yani bizler.Birden, bu salonda daha önce kimlerin yemek yediği akla geliyor ve XX. Yüzyıl’ın düşünce, bilim ve edebiyat hayatının bütün yansımaları yüksek tavanın altındaki yerini alıyor. İnsanlığın gerçek mirasının her yıl burada, bir tören ve bir yemekle anılması, bu bilim ve kültür mirasına önemli katkıda bulunan özel kişilerin her yıl burada yerlerini alması, belleklere kazınan simgesel bir olay.Yemek Stockholm saatiyle 19.00’da başladı, 23.00’te sona erdi. 1300 kişi, en küçük bir aksama yaşanmadan yemeğini yedi, sohbet etti.Böyle bir tören ve yemekte ilk kez yer alan Türklerin sayısı oldukça azdı ama bu gurur gecesinin izlerinin silinmesi asla mümkün değil.Bir kez daha teşekkür ederiz Orhan Pamuk.

Devamını Oku

Küçük pencereleri büyütün

9 Aralık 2006

StockholmOrhan Pamuk’a kitap imzalatmak için o uzun kuyruğa girmiş birkaç kişiyle ayaküstü konuşuyoruz. Daha önce birkaç kitabını okumuşlar, yenilerini alıyorlar ve görüşlerini, tabii övgülerini söylüyorlar.Türkiye ya da Türk edebiyatı dendiğinde “başka kimi tanırsınız” sorusuna yaşlıların verdiği tek bir cevap var: Yaşar Kemal. Gençler arasında da Yaşar Kemal’i bilenler var. Başka bir isim? Başka isim yok. O kadar. Nobel ödüllü Orhan Pamuk ve Yaşar Kemal.Buradan bakınca, değişik kişilerle konuşunca, çok farklı bakış açıları olduğu görülüyor. Dünyaya Türkiye’den, gözlerini kısarak, korkarak ve çekinerek bakmakla dünyaya dünyadan bakmak, ister Türkiye’de ol ister başka bir ülkede, çok fark ediyor.Bir İsveçli bir diğerine Yaşar Kemal’i anlatıyor, Kürt olduğunu söylediği için bazı sorunlar yaşadığını biliyor ve bakışlarıyla bize soruyor. Onaylıyoruz.Peki Nobel Edebiyat Ödülü’nü Yaşar Kemal alsaydı, dünyaya kendi küçük köylerinin küçücük penceresinden bakanlar ne diyecekti? Kürt olduğu için, Kürt sorunuyla ilgilendiği için, solcu, sosyalist ya da komünist olduğu için aldı... mı diyeceklerdi?Bilgiye, akla, sanata saygı temel niteliklerinden olan bir toplumla, bilgiden korkan, sanattan çekinen, yazardan kuşkulanan bir toplum arasındaki fark böyle durumlarda fena halde ortaya çıkıyor.Üstelik kişi başına gelir ile de çıkıyor, ölümlü trafik kazalarının sayısıyla da çıkıyor, sokak çocukları trajedisiyle de çıkıyor...Blair ve Pinter...Orhan Pamuk anlattı. Geçen yıl aynı ödülü alan aykırı İngiliz yazar Harold Pinter’la konuşmuş. Hatırlanacaktır, Pinter ödülü kabul konuşmasında baştan aşağıya İngiliz siyasilere, özellikle de Tony Blair’e “giydirmiş” ti. Ödül haberini alır almaz Pinter’ı telefonla kutlamış olan Blair, bu konuşmanın ardından da Pinter’a ilginç bir mektup yazmış.Bizim Cumhurbaşkanımız, ilk kez Nobel ödülü alan bir Türk’ü kutlayamadı. Başbakanımız “tebrik ederim” dışında bir şey söyleyemedi. Solcusu, sağcısı, milliyetçisi, İslamcısı bir araya geldi ve Orhan Pamuk’u linç girişiminde bulundu. Dünyaya kendi küçük köyünün küçücük penceresinden bakmaya devam edip olup biteni anlamaya çalışanlar bir kez daha aynı dramatik durumu yaşadı.Böylelerine tek bir tavsiyemiz var: Pencereniz küçükse değiştirin, dünyaya daha büyük pencerelerden bakmaya çalışın, küçük köyünüzün küçük korkularıyla dünyadan saklanmayın, dünyadan korkmayın, yazandan okuyandan hiç korkmayın...Orhan Pamuk’u da okuyun, Yaşar Kemal’i de okuyun, Necip Fazıl’ı da okuyun... O küçük pencerelerin büyüdüğünü göreceksiniz.Orhan Pamuk bugün ödülünü İsveç Kralı’nın elinden alacak. Bütün dünya da onu izleyecek. Bunu, o küçücük pencerelerden bakarak görmek mümkün değildir. Pencerenizi büyütün, dünyayı daha iyi görecek, yıldızları daha iyi sayabileceksiniz.

Devamını Oku

Teşekkür ederiz Orhan Pamuk

8 Aralık 2006

Stockholm - O salondan daha önce Necip Mahfuz geçti, ardında Mısır’ın gizemli kokusunu bıraktı.Marquez geçti, Latin Amerika’nın neşesini ve acısını serpti.Steinbeck geçti, sade Amerikan vatandaşının acılarını, duygularını, umutsuzluğunu bırakıp gitti.Albert Camus geçti, insanın varoluşuyla ilgili sorunları duvarlara kazıdı gitti.Hemingway geçti, insanın macera duygusunun sonu olmadığını anlattı ve gösterdi.Bertrand Russel geçti, insanlık için insanlık hedefini koydu gitti...İnsanlığı bir adım daha ileri götüren onlarca kişinin geçtiği o görkemli salondan geçen ilk Türk Orhan Pamuk oldu. Konuşmasını Türkçe yaptı, Türkçenin bütün inceliklerini kullanarak...“Babamın Bavulu” Konuşmasını oluşturan zihinsel yürüyüşü için eksen olarak babasını, babasının bavulunu seçmişti. Ölümünden bir süre önce babasının kendisine verdiği küçük bavulu...Bavulun içindekiler, babası, çocukluğu ve kendisi arasında gidip gelerek insan olmaktan, hayattan, edebiyattan ne anladığını; Nobel’i hak eden yazarlığın sırrını ve anlamını anlattı. Konuştuğu sırada o görkemli salondaki tüm izleyicilerin, -sadece Türklerin değil- gözlerinin nemlenişi görmek, bir kez daha yaşanamayacak anlardandı.Salondaki İsveçlilerin bir bölümü konuşmayı İngilizce, Fransızca, Almanca metinlerden takip etti, ama çoğu dinledi, sadece dinledi.Konuşmayı bazı Türk televizyon kanalları canlı olarak vermiş, ama birkaç kez tekrar edilmeli ve bu konuşmayı bütün Türklerin duyması, öğrenmesi sağlanmalıdır.Bütün babalar...Orhan Pamuk ilk romanını yazdıktan sonra babasına vermiş. Babası kitabı basılmadan önce okuyup bir gün Nobel’i alacağını söylemiş. Konuşmasının sonunda, teşekkür cümlesinden hemen önce “Babam 2002 yılı aralık ayında öldü” dediği sırada salondaki 400 kişi önce başlarını önlerine eğdi, “Bugün babam aramızda olsun çok isterdim” diye son cümlesini söyledikten sonra da dakikalarca ayakta alkışladı.Oradaki herkesin babası Pamuk’un babasıyla birlikte, salona gelmiş, çocuklarının kalplerinden çıkarak salonu doldurmuştu. Alkışlar Orhan Pamuk’a, babasına ve herkesin kendi babasınaydı. Yazdığın ve okuttuğun için...Pamuk’un konuşması, dünyanın en büyük ve önemli edebiyat ödülünü almasının asla bir tesadüf ya da bir siyasi oyun olmadığının en büyük kanıtıdır.Orhan Pamuk, kendisinden öncekilerden farklı olarak özgün sesini, İstanbul’un kokusunu, Türkçenin güzelliğini, Anadolu’nun derinliğini, baba-oğul ilişkisinin karmaşasını o salonun duvarlarına serdi.Her Türk’ün Orhan Pamuk’a söyleyeceği bir tek söz var: Bize bu onuru yaşattığın, Türkçeyi dünyanın zirvelerine çıkardığın için, Türk kültürünün dünyanın hiçbir köşesinden geri olmadığını gösterdiğin için teşekkür ederim.Teşekkürler Orhan Pamuk, kendimize olan güvenimizi kazanmamıza katkıda bulunduğun için. Yazdığın ve okuttuğun için teşekkürler.

Devamını Oku