Bir çağrı daha

24 Aralık 2006

Geçtiğimiz hafta okuyan, yazan; Türkiye’nin sorunları ve geleceği üzerine düşünen 324 kişinin imzaladığı bir bildiri yayınlandı.Bildirinin ana fikri şu: Kürt sorununun ve terörün tam anlamıyla sona erdirilebilmesi için yeni fırsatlar vardır ve Türkiye Cumhuriyeti bunları kullanmalıdır.Bu uyarının nerede, nasıl bir yankı bulduğuna ilişkin herhangi bir işaret görülmedi. Çağrının asıl muhatabı olanlar belki o bildiriyi görmemiştir bile. Belki görmüş ama “boş ver” deyip televizyonun sabah programlarını izlemeye geçmiş de olabilirler.***Ankara bir süredir Kürt meselesi ve terör meselesi yokmuş gibi davranıyor. AKP de öyle davranıyor, gündeminin birinci maddesi bu sorunlar olması gereken “sol” parti CHP de öyle davranıyor.Türkiye, doğusuyla batısıyla, her kökenden vatandaşlarıyla bu “savaş”tan yoruldu. Şiddet ile hiçbir çözüm sağlanamayacağı çoktan ortaya çıktı. Şiddet üzerine kurulu bütün siyasetlerin tıkandığını hep birlikte gördük, bu gerçeği bütün acılarıyla, birlikte yaşadık.Ankara’daki siyasi irade, bütün organları ve kurumlarıyla gözlerini kapasa da bu iki sorun, Türkiye’nin geleceğiyle ilgili en önemli sorunlar olmaya devam ediyor.Ve ABD ile karşılıklı “koordinatör” atamalarıyla, Ankara’daki emekli general koordinatörün, genelkurmay başkanı edasıyla demeçler vermesiyle çözüme doğru ilerlenemeyeceği de pratikte görülüyor.***Ankara’daki “siyasi irade” ve ona bağlı olarak çalışan bütün kurumlar bu sorunların çözümü için hareket etmezse bir sonraki kuşaklara da aynı sorunları daha ağırlaşmış olarak devrederiz.Bugün Türkiye’nin her yanında yaşayanlar, çocuklarının anlamı kalmamış bir savaşta hayatlarını kaybetmesini istemiyor. Bugün Güneydoğu’da yaşayanlar çocuklarının dağlarda ölmesini istemiyor. Hepsinin istediği, beklediği, Ankara’nın bir çözüme doğru hareket etmesi.Önümüzdeki seçim öncesinde ve sonrasında Ankara’da sorumluluk almak isteyen bütün siyasiler iki konuda çok açık konuşmak zorundadır. Birisi Kürt ve terör meselesi, diğeri de ekonomik gelişmeyi sağlamak için ne yapılması gerektiğidir. Aklı başında hiçbir kişi, hiçbir Türk vatandaşı, acı, kan, ölüm, fakirlik istemez. İstemediğini de göstermiştir ve Ankara’dan hareket beklemektedir.Yorgun AKP ile pusulasını şaşırmış CHP, gözlerini kapamış, Ankara’daki kayıkçı kavgalarıyla zaman geçiriyor.“Siyasi irade” olmaya talip partilerden başka birisi, bu iki meselede ne kadar açık olursa o kadar ilgi görecektir.

Devamını Oku

Hak, hukuk vs...

23 Aralık 2006

Ormanda kötü bir dönem yaşanıyormuş. Büyüklere, güçlülere yem olan güçsüz hayvanlar iyi saklanıyor, kendilerini iyi koruyorlarmış.Bu durum karşısında aslan, ayı ve tilki güçlerini birleştirmeye karar vermiş. Üçlü ittifak yapınca da bir başkan seçmek gerekmiş ve aslan oy birliğiyle başkan, ayı ile tilki de eşit başkan yardımcıları olmuş.Bu idari meseleleri hallettikten sonra avlanmaya çıkmışlar ve örgütlenmenin meyvelerini kısa sürede almışlar. Yardımcılarının desteğiyle aslan bir yaban eşeği yakalamış, sonra bir ceylanı kıstırmış olan ayıya yardım etmişler, ceylan da yakalanmış. Ardından, aslan ile ayının korkuttuğu bir tavşan tilkinin pençelerinin arasına düşmüş.Üçü de yüklü olarak ilk buluşma yerlerinde bir araya gelmiş. Üçünün de neşesi yerindeymiş, ama üçünün de karnı açlıktan gurulduyormuş.Avları ortaya koymuşlar ve aslan ayıya dönüp sormuş:“Şimdi bunları paylaşma zamanı geldi. Tabii ki hakka ve hukuka göre paylaşacağız. Söyle bakalım ayı senin fikrin nedir?” Ayı hemen cevap vermiş: “Durum ortada sayın başkan, yaban eşeği sizin, ceylan benim, tavşan da tilkinin...” Aslanın gözünde yıldırımlar çakmış ve bir pençede ayının başını gövdesinden ayırmış. Sonra tilkiye dönmüş:“Bu senin arkadaşın haktan hukuktan hiç anlamayan cahilin tekiymiş... Şimdi sen söyle bakalım fikrini!” Tilki, sesi biraz titreyerek ama tereddütsüz cevap vermiş:“Sayın başkan hakkın ve hukukun gereğinin ne olduğu ortadadır. Yaban eşeği öğle yemeğinizdir. Bunu yedikten sonra biraz dinlenir, akşam yemeği olarak ceylanı yersiniz. Sonra isterseniz tavşanı çerez yapar, isterseniz sabah kahvaltısına saklarsınız.” Aslan bu cevaptan çok hoşlanmış, “aferin sana” demiş, “böyle hakça düşünmeyi, hukuku nerede öğrendin?” Tilki cevap vermiş: “Nereden öğreneceğim Sayın Başkan, şu ayının başsız gövdesine baktım, o anda hepsi bir çırpıda aklıma geliverdi...” ***Mansur, bütün Arap aleminde içkiyi yasaklamıştı. Yine de şehirlerde içki içenler görülüyordu. Bunun üzerine bütün hakimlere yazı gönderdi ve sokakta sarhoş olarak yakalananlara 50 sopa vurulmasını emretti.İbni Herme, Mansur’un önemli bir derdini halletmiş, bir işini çok hoşuna giden bir yolla çözümlemişti. Mansur İbni Herme’ye “Dile benden ne dilersen” dedi.İbni Herme de dedi ki: “Ben Medine’de oturuyorum. Medine hakimine söyle, beni içkili yakaladıkları zaman sopa vurmasınlar.” “Nasıl olur” dedi Mansur, “kendi koyduğum kanunu kendim emir vererek nasıl çiğnetirim?” İbni Herme “sen bilirsin” dedi. “Bana istediğimi dilememi söyledin, ben de dileğimi söyledim”. Sonra çıktı gitti.Mansur kâtibini çağırttı ve Medine hakimine şu yazıyı yazdırdı: “Sokaklarda sarhoş yakalananlara 50 sopa vurulmaya devam edilsin. Eğer sarhoş yakalanırsa İbni Herme’ye 80 sopa vurulsun, onu yakalayan zabıtaya da adam başına 100 sopa vurulsun...” Tabii ki İbni Herme hiç sopa yememiş.

Devamını Oku

Merkezdeki boşluk

22 Aralık 2006

İktidar partisi hedeflerini kaybetmiş, yorgun. Ana muhalefet partisi kendisini radikal sağa çeken siyasetlerle ve laiklikle ilgili kaygıları tırmandırarak ayakta durmaya çalışıyor. Siyasette büyük bir boşluk yaşanıyor ve asıl sorunlar tartışılmıyor.Bu boşluğu kim dolduracaktır?DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar günlük ve gerilimi artırıcı bir üslup kullanmamaya özen göstererek, merkezde oluşan büyük boşluğu dolduracak politikalar üretmeye çalışıyor.Bunlardan en önemlisi “dağda silahla dolaşacaklarına ovaya inip siyaset yapsınlar” sözüyle özetlediği bir “teröre son” programıdır.Kürt sorunu ve terör, halen Türkiye’nin en önemli meselesidir. Bütün vatandaşlarımız, Kürt kökenli Türkler de dahil, artık kalıcı bir barış ortamı istediklerini açık açık söylüyor. Bu sorun sadece Türkiye’yi içerde sıkıntılara sokmuyor, dünyadan Türkiye’ye yönelik bakışları da çok fazla etkiliyor.Mehmet Ağar bu noktada doğru soruyu soruyor: En önemli sorununu bunca yıl çözememiş bir ülke ve devlet dünyaya nasıl güven verebilir?Türkiye artık bu sorunu çözmek zorundadır.AKP ve CHP’ye bakıldığındaysa, her iki partinin ve sözcülerinin, PKK’nın ateşkes ilanıyla birlikte bu sorun ortadan kalkmış gibi davrandıkları görülüyor.***Mehmet Ağar’ın yakın geleceğimizle ilgili kesin tespitlerinden biri de Avrupa Birliği süreciyle ilgilidir. Birçoğumuzun yaptığı basit gözlemi yapıyor:Avrupa Birliği üyesi olma yolunda ilerlediğine inanılan ülkelere olağanüstü bir yabancı sermaye akışı olmuştur.Türkiye de ekonomik atılımını gerçekleştirmek için bu hatta hızlı hareket etmek, dünyaya güven verecek reformları gecikmeden gerçekleştirmek durumundadır.Mehmet Ağar, içerde gerilim yaratan laik-anti laik çatışmasıyla ilgili olarak da özetle şunu söylüyor:Böyle bir çatışma, bundan medet umanlar tarafından suni olarak çıkarılmıştır, Türk halkı bütün kesimleriyle birlikte yaşayabilecek bir “laik cumhuriyet” olgunluğuna sahiptir.***Üç temel konuda Mehmet Ağar DYP’nin pozisyonlarını böyle açıklıyor. Bunlar, büyük siyasi buluşlar değil. Günümüz Türkiye’sine ve dünyaya, ormanın bütünün görerek ve akıl gözüyle bakanlar aynı şeyleri söyleyecektir, söylüyor.Mehmet Ağar, partisini iktidara gerçek alternatif olarak görüyor ve genel seçimde CHP’nin önünde ikinci parti olabileceğine de inanıyor. Ağar’ın mesajlarının yerine ulaşması mümkün olursa bu öyle uzak bir olasılık değildir.DYP, merkezdeki geniş boşluğa aday olduğunu gösteren politikalar üretebildiğinde “en iyi ikinci” arayanları da kendine çekme başarısını gösterebilir.

Devamını Oku

Halka rağmen...

21 Aralık 2006

Cumhurbaşkanlığı’na adaylığı konusunda Tayyip Erdoğan’ın verdiği son mesaj “halka rağmen adım atmam” şeklinde oldu... Bu “halka rağmen” kavramı aslında hiçbir şey ifade etmez ya da çok şeyi ve farklı durumları ifade edebilir.Şöyle;Bir kamuoyu araştırması yaptırırsınız; soruyu “Ben Cumhurbaşkanı olayım mı olmayayım mı” diye sorarsınız. Yüzde 51 “evet” çıkarsa “halkın desteğini aldığınızı” ilan edersiniz. Yüzde 40 “evet” çıkarsa da diyebilirsiniz ki “Daha ne olacak, bu da çok büyük bir destektir, aday oluyorum...” Ya da cevapların yüzde 35’i “evet” yüzde 33’ü “hayır” geri kalanı da “fikri yok” diye çıkar, siz de bunu yine “çoğunluk beni destekliyor” diye yorumlarsınız. ***Kamuoyuna soruyu daha farklı bir şekilde de sorabilirsiniz:Birçok ismi alt alta sıralarsınız, bunların büyük çoğunluğu zaten adaylığı söz konusu olamayacak kişilerdir ve sorarsınız: “Hangisi cumhurbaşkanı olsun?” Bu tür bir nabız yoklamasında yarım puanla bile birinci olmak size “halka sordum, çoğunluk beni istedi” deme hakkını verebilir. Ya da siz böyle yorumlar ve aday olursunuz...Uzman kamuoyu araştırmacıları bu sorma şekillerini çok daha ince hale getirir ve her zaman halktan “evet” çıkmasını sağlayabilirler.Tayyip Erdoğan’ın özel durumunda, bazı kamuoyu araştırmaları Erdoğan’a sempatinin, partisine olan sempatiden daha yüksek olduğunu söylüyor. Doğru olduğunu kabul edersek, görünen basit sonuç, Erdoğan’ın Çankaya’ya çıkması durumunda AKP’nin oy oranının önemli ölçüde azalması ihtimalidir.Böyle bir durumda da, seçim sonrası Meclis’te AKP dışında bir koalisyon, hatta CHP-MHP koalisyonu ihtimali söz konusu olur. O koalisyonun hukuki ve ekonomik reformlarla fazla ilgilenmeyeceğini, kendisine basit iç ve dış siyasi hedefler koyarak ayakta durmaya çalışacağını tahmin etmek güç değildir.Buradaki “En basit siyasi hedef” de özellikle bütün devlet kadrolarının değişmesi, AKP’lilerin tam anlamıyla “kazınması” ve Erdoğan’ı oturduğu Çankaya’dan indirmektir. Sonuçta koalisyon da “seçim kazanmış” olacak ve bu da onların “halk bizi destekliyor, biz de Erdoğan’ı oradan indiririz” iddiasına haklılık kazandıracaktır.***“Halka rağmen” ya da “halk desteği” gibi kavramları kullanırken iyi düşünmek gerekir. Çünkü bunlar her tür kullanıma açık kavramlardır. Erdoğan da Çankaya adaylığı hesaplarını yaparken sadece bu kavramlara dayanırsa büyük yanlışların peşinde sürüklenebilir.

Devamını Oku

Kafa göz yarmak

20 Aralık 2006

Dünya sorunları hakkında genel konuşmalar yapmak; “barış” demek, “medeniyetler ittifakı” demek kolaydır. Ama şu anda dünyada, üstelik hemen yanıbaşımızda yaşanan kanlı sorunlara böyle genel sözlerle yorum getirmek mümkün değildir.Başbakan Erdoğan’ın, Orta Doğu ile ilgili ve özellikle Filistin’de iç savaşa giden gerilime ilişkin sözleri tam anlamıyla bir “kafa göz yarma” durumudur.Erdoğan, Filistin Devlet Başkanı Abbas’ın “siyasetçi” olduğunu, dolayısıyla taraf olduğunu söyleyerek, erken seçime karşı çıkan ve sıcak çatışmaya giren Hamas’a destek çıkmış.Irak’taki mezhep çatışmalarıyla, daha doğrusu Sünnilerle Şiilerin birbirlerini kıyasıya öldürmeleriyle ilgili sözlerinin bir yerinde “İran, Suriye ve Ürdün’de görüştüğü yöneticilerin de aynı şeyleri paylaştığını” söylüyor.Filistin’de şu anda tırmanan gerilimle ilgili söyledikleri, öncelikle Filistin’in iç işlerine karışmak anlamına gelir. Filistin’de radikal İslamcı hareketler Yaser Arafat’ın sağlığında belli ölçüde denetim altında tutulabiliyordu. Ancak Arafat’ın ölümünden sonra bu ülkedeki güç dengeleri değişti.Burada Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın hatırlaması gereken iki temel nokta var: Birincisi, Hamas Orta Doğu’daki radikal İslamcı örgütlerden biridir ve diğer radikal İslamcılarla ilişki içindedir. İkinci nokta: Bütün Batı dünyasının politikası, Filistin-İsrail sorunun çözülmesi yolunda adım atılabilmesi için iki taraftaki şahinlerin bertaraf edilmesi üzerine kuruludur.Başbakan’ın Filistin ve Hamas meselesine bu şekilde paça kasnak dalması, olayın özüyle ilgili temel bilgi eksikliği olduğunu gösteriyor.***Başbakan, Irak’taki Sünni ve Şiilerin birbirlerini en acımasız şekillerde öldürmelerinin, Orta Doğu politikasındaki ve güç dengelerindeki yerini de bilmiyor.İran ile Suriye hakkındaki “bizimle aynı şeyleri paylaşıyorlar” sözündeki birinci gaf, bu iki ülkenin de Irak’taki Şiilerle ilişkilerini bilmemekten ya da unutmaktan kaynaklanıyor olmalıdır.İkinci gaf ise, sözlerinin bütününde kendisinin, yani Türkiye Başbakanı’nın bu üç ülke adına da konuştuğu havasını vermesidir. Bu üç ülkenin yöneticileri kendi adlarına bol bol konuşuyor. Anlaşılan, ikisi diktatörlük birisi krallık olan bu ülkelerin şu andaki politikalarıyla ilgili olarak Başbakan’a tam bilgi verilmemiştir. Orta Doğu’daki ilişkilerin karmaşıklığını da birilerinin Erdoğan’a anlatması gerekiyor.***Türkiye bir süredir, özellikle ABD tarafından Orta Doğu’daki siyasi süreçlerin dışında tutuluyor. Gerçek böyleyken kendisine Orta Doğu’nun ya da “ılımlı” İslamın lideri pozu vererek kafa göz yaran beyanlarda bulunmak, öncelikle Türkiye’nin dış politikasına zarar verir.Siyasette tecrübe diye önemli bir unsur vardır.Tecrübe sahibi olabilmek için de siyasetçinin kendisinden önce neler yaşandığını bilmesi ve kendi yaşadıklarından sürekli olarak ders çıkarabilmesi gerekir.

Devamını Oku

Gündemsiz yönetim

20 Aralık 2006

AKP hükümetinin son dönemde gösterdiği asabi tepkilerin kaynağında gündem oluşturamaması yatıyor.Avrupa Birliği meselesi, Merkez Bankası ile faiz çatışması, 301’inci madde sıkıntıları, Kıbrıs gerilimi, erken seçim tartışması gibi bütün önemli olaylarda aynı şey yaşandı. Hükümet gündem yaratmakta hep başarısız oldu ve kamuoyu gözünde yara aldı.Bu başarısızlıkların Başbakan üzerindeki etkisi, alışılmış bir sinirlilik şeklinde ortaya çıkıyor. Anlaşılması zor “harem” lafı da aynı sinirliliğin ürünü olarak ağzından kaçıverdi.***Başbakan haftada birkaç ticarethane açarak, birkaç toplantıda aynı sözleri söyleyerek gündeme hakim olduğunu sanıyorsa fena halde yanılıyor. Bakkal dükkânı kurdelesi keserek siyaset yapmak oldukça geride kalmış bir yöntemdir.Haftada en az on kez kameraların karşısına çıkıp her konuda konuşmakla da gündem oluşturmak, gündeme hakim olmak mümkün değildir. Bu yöntem de ancak bıktırır ve televizyon izleyicileri tarafından anında cezalandırılır.AKP hükümeti, elindeki en önemli dayanağı, Avrupa Birliği dayanağını birçok konuda fikir açıklığına sahip olmadığı için kaybetti. Bu beceriksizlik, halka doğrudan bir moral meselesi olarak yansırken, hükümet reform sürecine hız vermeyi başaramadı.***“Neden hükümetim?”, “Neden hükümet olmak istiyorum?” sorularının cevabını her gün gerçek faaliyetlerle veremeyen bir yönetim ancak idare-i maslahat edebilir, yani ancak zaman geçirir, ülkeye de zaman kaybettirir.AKP hükümeti nefesini kaybetmiştir ve “neden hükümetim” sorusuna cevap verecek takati de kalmamıştır. Tekrar nefes kazanmanın, halka yeni bir moral vermenin, yeni dayanaklar oluşturmanın da bir tek çözümü vardır.2007 yılının hem AKP hükümeti adına, ondan da önemlisi hem Türkiye adına bir “kayıp yıl” daha olmaması için nisan ayında yapılacak bir seçim dışında çözüm görünmüyor.Ancak böylece AKP de tekrar halkın önüne çıkarak neden hükümet olmak istediğini anlatabilir. Anlatamazsa, sonuçlarına katlanacaktır.Zamanında seçime gitmemek var olan sıkıntıları artıracak ve halkın güvenini sarsacaksa bu yola gitmek ağır sorumluluk getirir. Şu anda bütün göstergeler o yöndedir ve AKP’nin yöneticileri sinirlenmeden seçim konusunu gündeme almalıdır.

Devamını Oku

Ulusun bağrı?

18 Aralık 2006

Çok partili demokrasimizin ilk yıllarında ortaya çıkmış olan “sine-i millet” kavramı bir süredir tekrar gündeme getiriliyor.Sine-i millet, “ulusun bağrı” anlamına geliyor ve zaman zaman muhalefet tarafından “tehdit” olarak kullanılıyor.Tehdidin içeriği de şöyle özetlenebilir:Sizi Meclis’te yalnız bırakırız, böylece yapacağınız her hareketin demokrasiye aykırı olduğunu ve bir tür diktatörlük kurduğunuzu halka anlatırız...Şimdi bazı çevreler CHP’nin ulusun bağrına dönmesi için çaba gösteriyor. Bundan umulan fayda, Meclis’te tek başına kalacak olan AKP’nin Erdoğan’ı ya da “kuvvetli” bir AKP’liyi Cumhurbaşkanı seçmekten korkacak olmasıdır.***Aslında ulusun bağrına dönmek kolay bir iş değildir. Çünkü önce kapağı şöyle ya da böyle Meclis’e atmış olan milletvekillerinin çoğunluğu buna sıcak bakmaz.Bu bağra dönme işini Demokrat Parti CHP’ye karşı yapamadı, CHP DP’ye karşı yapamadı, Demirel Özal’a karşı yapamadı.Çünkü yapılabilmesi için, bağrına dönülecek olan ulusun böyle bir talebi olması gerekir. O ulus, zaten küçük bir destekle Meclis’e gönderdiği vekillerin tekrar arasına dönmesini istemediğinde de o vekiller, Meclis’te de olur, ulusun bağrında da olur, ortada kalıverir.Ayrıca bu dönüş harekâtının yapılabilmesi için iktidar partisinin Meclis’teki demokratik işleyişi ciddi olarak engellemesi gerekir. Şu anda böyle bir engelleme durumu olduğunu söylemek zordur. Bugün Meclis’te CHP, olsa olsa kendi kendisini engelliyor.***Bazen son genel seçimler yorumlanırken, seçmenin bütünü hesaba katılarak AKP’nin halk desteğinin aslında aldığı oy oranının altında olduğu söyleniyor. Tartışılır bir yorumdur. Ama bunu söyleyenler, CHP’nin halk desteğinin de aynı hesaba göre aldığı oy oranının çok daha altında olduğunu söylemelidirler.Dolayısıyla ulusun bağrından zar zor çıkabilmiş olan CHP’nin tekrar o bağra dönmesi de bu halk desteğine göre olacaktır. Esamisi okunur mu bilinmez... En iyisi CHP bu ulusun bağrı meselesini fazla kurcalamasın, bu yönde baskı yapanlara da kuşkuyla baksın, kendi lehine olur.*****Fenerbahçe notuFenerbahçe yöneticileri, kulübün üç maç seyircisiz oynama cezası almasını başka maçlarda kendilerine yapılan saldırıların görüntülerini yayınlayarak eleştirdi. Elbette doğrudur. Ancak eğer Fenerbahçe’nin aldığı ceza tek başına kalır, bundan sonra diğer büyük ya da küçük kulüpler aynı durumlarda aynı cezaları görmezse Fenerbahçe yönetimi haklı çıkar.Futbol Federasyonu, Fenerbahçe-Galatasaray maçında olanlar için Fenerbahçe’ye ağır bir ceza verdi. Böyle cezalar vermeye devam ederse hem Türk futboluna bir nebze faydası dokunur hem de hakkındaki ağır suçlamalardan kısmen kurtulur.

Devamını Oku

Yanlış hesaplar

17 Aralık 2006

Cumhurbaşkanı’nın erken seçim istemesinin arkasında, “bir an önce AKP’den kurtulma” fikrinin yattığı anlaşılıyor. Sezer’in görev süresinin sonuna geldiği sırada böyle bir siyasi tavır almasının bir açıklaması olması gerekir.Ancak Cumhurbaşkanı, tıpkı CHP gibi, yanlış bir hesap içinde. Erken bir seçimde de CHP’nin iktidar olması ancak “mucize” sıfatını taşıyabilir.AKP bir erken seçimde ya da zamanında yapılacak seçimde belli ölçüde oy kaybedebilir. Ama bugüne kadar yapılan kamuoyu araştırmaları AKP’nin oylarında büyük düşüşler, diğer partilerin oylarında büyük artışlar ihtimalini göstermiyor.Ufukta büyük bir ekonomik kriz beklenmediğine göre geniş kitlelerde büyük bir AKP karşıtı gelişme olması da mümkün değil.Bu tür gelişmeleri sağlamak için 28 Şubat benzeri bir siyasal gerilim yaratma, böylece AKP’ye oy verme eğilimindeki belli kesimleri “korkutarak” bu partinin oylarında daha büyük düşüşler sağlama planları yapanlar da olabilir.28 Şubat başarıya ulaşmıştır, ancak ikinci bir 28 Şubat’ın başarıya ulaşacağının garantisi yoktur. Önemli bir düşünür, tarihte ilk kez meydana gelen bir olayın dram olabileceğini, ancak aynı olayın ikinci kez tekrarlanmasının komediye dönüşeceğini örnekleriyle anlatmıştı.Erken seçim konusu her ortaya çıktığında Başbakan Erdoğan’ın sinirleri geriliyor. Meseleyi bir tür meydana okuma gibi aldığı için “delikanlı” tepkileri veriyor. Oysa bir erken seçimde AKP’nin birinci parti konumunu kaybedeceğini işaret eden hiçbir unsur bulunmuyor. Ayrıca daha fazla gerilim ihtimallerini ya da çabalarını boşa çıkarmak için daha sakin bir ortamda gidilecek bir erken seçim her durumda AKP’nin yararına olacaktır.Başbakan’ın aklında cumhurbaşkanı seçilmeyi güvence altına almak varsa, erken seçime böyle sert tepki göstermesi doğaldır. Çünkü temel unsurlar ne olursa olsun her seçim bir anlamda “risk” getirir. Eğer aday olursa, bugünkü AKP Meclis grubu, isteyerek ya da istemeyerek Erdoğan için oy kullanacaktır.Ama bu aşamadan itibaren yaşanabilecek siyasi gerilimleri iyi hesap etmek gerekir.***Erken seçim her açıdan halkın onayını almak anlamına geleceği için AKP yöneticileri tarafından ciddi olarak düşünülmelidir. Tabii ki Erdoğan bütün hesapları sadece kendisinin Çankaya’ya çıkması üzerine yapmıyorsa...Beş yılda bir seçim Türkiye gibi dinamik ve hareketli bir ülke için fazla uzun bir süredir. Hükümetin şu andaki yorgunluğu bile bunu gösteriyor.Demirel’in dediği gibi, seçim bütün kötülükleri uzaklaştırır.

Devamını Oku