Bizim 301’inci madde maceramız Fransa Cumhurbaşkanı ile Almanya Başbakanı’nın ağzına kadar ulaştı...Geçen gün Türkiye konuşulurken hep birlikte Kıbrıs ve görüşmelerin askıya alınması konuları üzerinde durduk. Ama Türkiye’nin yoluna Kıbrıs engelini koyanlar başka bir şey daha söylüyordu, o da düşünce özgürlüğü önündeki bazı engellerin halen kaldırılmadığıydı.Doğru söylediler çünkü malum, TCK 301 ile ilgili olarak hükümet halen zaman geçirme tavrını sürdürüyor.Eğer bu 301 meselesi halledilmiş olsaydı ve Bay Chirac ile Bayan Merkel düşünce özgürlüğü ile ilgili kısıtlamalardan söz edememe durumunda olsalardı, kuşkusuz daha iyi olurdu. Türkiye bir kez daha “eksik demokrasi” tablosunda adını görmezdi.***Avrupa Birliği ve Avrupalılar tarafından öğrenilmeden çok önce Türk vatandaşları 301 meselesinin yaratacağı sakıncalar üzerinde durmuştu. Onların ağzına düşmeden çok çok önce bu konulara aklı erenler, maddenin sorun yaratacağını ve değişmesi gerektiğini söylemişti. Sonunda bu mesele bütün Avrupa’nın ağzına düştü, ama AKP hükümetinin bütün yaptığı, konuyu “komisyona havale” etmek oldu. Bu maddenin değişmesi gerektiğini beyan etmiş bütün sivil toplum örgütleri bir araya getirildi ve “aranızda anlaşın” denildi.Böyle geniş bir komisyondan bir sonuç çıkmayacağını bilmek için sadece Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmak yeterlidir.“Komisyona havale etmek” deyimi bizde daha çok “ipe un sermek” anlamıyla kullanılır. Yani bir konuda sonuç almak değil almamak isteyen o konuyu “komisyona havale eder” ve böylece sonuç almama amacına ulaşılır.***Avrupa Birliği’nde Türkiye’nin önünü kesmek isteyenlerin Kıbrıs’ı bahane olarak kullandıklarını söylüyoruz. Bu ayrı bir tartışma konusu. Ama Kıbrıs’ı bahane olarak kullananlara bir de 301’inci madde bahanesi vermemek tartışma konusu bile olmamalıydı.AKP hükümetinin bu konuda kafası açık değil. CHP ise zaten fazla özgürlükten zarar geleceği fikrine kapılmış gidiyor.301’inci maddeyi kötü niyetlilerin ve Türkiye’yi Avrupa’da istemeyenlerin kullanmasını engellemek istiyorsak çok hızlı hareket edilmesi gerekiyor.Hükümet bütün sivil toplum örgütlerinden, üniversitelerden gelen önerileri alır, gerekirse yeni bir danışma kurulu daha oluşturur, bu mesele çözülür biter. Ve Türkiye hâlâ düşüncenin suç olduğu ülkeler listesinden çıkar. Çıktığı zaman da Kıbrıs konusunda eli çok daha güçlü olur.
Avrupa Birliği konusu her açıldığında bir kesim ısrarla yanlış sorular soruyor ve yanlış cevaplarla kafa karıştırma faaliyetine devam ediyor.Birinci yanlış soru şu: Avrupa bizi istiyor mu? Koro cevap veriyor: Hayır!O zaman çıkan sonuç da belli: Türkiye bu Avrupa rüyasından vazgeçmeli. Böylece Türkiye’nin ilerlemesine karşı olan çevreler kendilerini sonuca ulaşmış hissediyor. Ve ne yazık ki bu yanlış soru yanlış cevap sistemi bugün halka da yayılmış durumda.***Soruları başka türlü soralım: * Türkiye, her bakımdan çağdaşlaşması, yıllardır savsakladığı reformları gerçekleştirmesi için Avrupa Birliği’nden yararlanmalı mı?* Eğer Türkiye “ben Avrupa Birliği hedefinden vazgeçtim” derse ekonomideki hasas dengeler aynı şekilde sürecek mi yoksa tekrar kapıya yeni ekonomik krizler mi gelecek?* Türkiye’nin AB üyeliği hedefinden vazgeçmesi daha çok yabancı sermaye gelmesini sağlayacak mı yoksa zaten ürkekliğini üzerinden atamamış olan yabancı yatırımcılar iyice geri mi çekilecek?Dikkat: Bu sorunun cevabı verilirken gerçekte yüzde 20’lere ulaşan işsizliğin nasıl çözüleceğini de söylemek gerekiyor.* Eğer Türkiye AB yolunu bıraktım derse, Türk halkı açısından önemli bir imkân, yani Türk vatandaşlarının Avrupa’da serbestçe dolaşmalarını ve çalışmalarını sağlamak için başka bir yol bulunuyor mu?* Avrupa’dan dışlanmış bir Türkiye doğusundaki ve güneyindeki yangınlara karşı daha iyi mi korunacak yoksa olumsuz rüzgârlara daha mı açık olacak?***Fransa Cumhurbaşkanı Chirac ile Almanya Başbakanı Merkel dün bir araya geldi ve kimine göre durumu kurtaran kimine göre bizi istemediklerini teyit eden sözler söyledi.Avrupa konusuna doğru soruların ışığında bakanlarla yanlış soruları sorarak yanlış “onur” edebiyatı yapanlar tümüyle farklı yorumlar getirdi. Getirmeye de devam edecek.Bir soru daha var:Avrupa Birliği üyelik süreci başladığından beri yapılan reformların, yasa değişikliklerinin hangisi Türkiye’nin ve Türk halkının aleyhinedir?Doğru sorular sorulduğu zaman Bay Chirac ile Bayan Merkel’in manevraları daha iyi anlaşılabilir. Ve gerçekten Türkiye’nin asıl çıkarları açısından anlaşılabilir.
Galatasaray futbol takımının teknik direktörünün alnındaki kan hepimiz tarafından bir utanç lekesi olarak görülmediği sürece hiçbir tarafımızı düzeltemeyiz.Futbol dünyamızı zaten bu koşullar altında düzeltmemiz mümkün değil. Düşünün, tribünden adamın başına bir şey atılıyor, adamın alnı kan içinde kalıyor ve futbol dünyasının “insanları” bunu “her derbide oluyor böyle şeyler” diye yorumluyor.Öyleymiş. Fenerbahçe stadındaki her derbide birileri bir şey atar ve ister Galatasaraylı ister Beşiktaşlı olsun, bir yönetici ya da futbolcu yaralanırmış.Bu olayları “olur böyle şeyler” diye alan futbol dünyası ne yazık ki ülkemizi sürekli utanç içinde bırakan bir “çete”ye dönüşmüş durumdadır.Küçük ya da büyük iktidar oyunları, tribünden gelecek bir alkış için alt düzeye inebilen yöneticiler, küçük ya da büyük parasal çıkarlar, mafyanın karıştığı seçimler uzun süredir bu dünyayı aşağıya çeken bir yapının temel taşları oldu.Şike zanlısı yöneticiler, şike yaptığı kesinleşmiş futbolcular halen sahnenin önündeki yerlerini kaybetmiyorsa onları bir koruyan var demektir.Milli futbol takımımızın İsviçre maçında yaşanan rezaletlerin sorumluları hâlâ yerlerinde duruyorsa da kimseye ceza vermek mümkün olmaz.***Bu dünyanın içinde insanlar dövüldü, kurşunlandı ama kimse kimseden şikâyetçi olmadı, hiçbir sanık yakalanmadı ve her olayın üstü örtüldü.Futbol dünyasının içinden kiminle konuşsanız hemen size bu olayların ardındaki gerçekleri anlatır.Ama hep “kol kırılır yen içinde kalır.” Ankara’da zaman zaman bir hareket kendisini gösterir, başkentte iktidar olanlar futbol dünyasındaki rezilliklerin üzerine gitmek için bir hamle yapar. Ama bu hamle de başladığı gibi biter, çünkü Ankara’dakiler de bu dünyadaki karmaşık ilişkilerin içinde dağılır ve taraf olurlar. Böylece her şey eski hamam eski tas durumunda kalır. Belki bazen bir iki yüz değişir, ama ana yapı asla değişmez.Gerets’in alnındaki kanı temizlemek Türkiye’yi yönettiğini iddia eden herkes için bir görevdir. Bu ülkede her şeyin temiz olmasını isteyenler bunu yapmak zorundadır.Bunu yapmayan, bu görevi savsaklayan herkes kirli Türkiye’nin biraz daha kirlenmesine katkıda bulunmak suçunu işliyor.Merak edene not: Elli yıldır Fenerbahçe taraftarıyım. Can’ı, Lefter’i, Mikro Mustafa’yı, Ergun’u ve oncasını önce sahanın kenarında yere oturarak seyrettim. Galatasaraylı arkadaşlarımla yan yana Fenerbahçe-Galatasaray maçları izledim. Futbol Federasyonu’nun son maçtaki olaylar üzerine Fenerbahçe’ye en ağır cezayı vermesi gerektiğini düşünüyorum. Bu konuda yetkililerin çok geç kaldığı kanaatindeyim. Temiz futbol istiyorum. Galatasaray teknik direktörünün alnında kan görmek istemiyorum.
Türkiye Avrupa Birliği ilişkilerinde bir kez daha “kritik” haftaya giriliyor. Bu haftanın sonunda Avrupa Komisyonu’nun aldığı “tavsiye” kararı “kesin” karara dönüşecek.Avrupa liderlerinin önünde birkaç ihtimal var: 1- Komisyon’un 8 madde için görüşmelerin dondurulması önerisi onaylanabilir.2- Bu konu başlıklarının sayısı daha da artırılabilir.3- Avrupalı liderler müzakerelerde böyle bir kesintiye gidilmesine şimdilik gerek olmadığına ve konunun bir sonraki zirveye bırakılmasına karar verebilir.Üçüncü olasılık şu anda en zayıf olanı. Bu olasılığın güçlenebilmesi için, Ankara’nın bazı adımlar atacağına ilişkin “hareketler” yapması gerekiyor.***İkinci olasılık ise Türkiye’nin Avrupa Birliği sürecinde olabilecek en ciddi kaza anlamına geliyor.Bu “kaza” eğer gerçekleşirse, sorulması gereken çok açık bir soru var: Türkiye-AB ilişkilerinin donması kimin çıkarınadır?Avrupa’da ve Türkiye’de, ortak noktaları Türkiye’nin Avrupa dışında kalması olan siyasi çevreler bir “zafer” kazanmış olacaklardır.Avrupa açısından bakıldığında, bu kaza en açık şekilde Birliğin bir Hristiyan birliği olarak kalmasının onaylanması anlamına gelecektir. Bu, en temel siyasi sonuçtur.Avrupa açısından ekonomik sonuç ise Türkiye gibi dinamik ve hızlı gelişen bir toplumunun getireceği katkılardan uzaklaşılmasıdır.Avrupalı liderler bu iki “fayda”dan vazgeçmeye karar verdikleri anda sonuçlarına da katlanacaklardır. Çünkü bütün dünya bu tercihi Avrupa Birliği’nin de uygarlıklar savaşında taraf olduğu şeklinde algılayacaktır. Bunun bir anlamı da Avrupa Birliği’ni yaratan temel değerlerin değişmesidir.***Türkiye açısından ise sonuç yine belli: Türk toplumunun ekonomik, hukuki ve toplumsal ilerlemesini hızlandıracak reformlar yavaşlayacak, Türkiye yine içine kapanmış bir Orta Doğu ülkesi olma sürecine girecektir.Bu da kuşkusuz, hiçbir Türk vatandaşının çıkarına değildir.Türkiye’nin dışlanması ile Kıbrıs sorununun çözümleneceğini sananlarsa şiddetle yanılıyor. Çünkü bu sorunun nihai çözüm ortamı da herkesin yerini aldığı bir AB ve onun ilkeleridir.Avrupalı siyasiler, Türkiye’yi kaybetmekle uğrayacakları zararları görmek zorundadır. Türkiye’de bu kazanın yaratacağı büyük sıkıntıları görenler var. Hükümet de şu andaki krizi bu açıdan görmek zorundadır.Türkiye AB ilişkilerinin kazaya uğraması hiç kimsenin çıkarına değildir.
İnsanın “üstünlük” haline varmasının, “bayağı” insan olmaktan çıkıp “seçkin” insan olmasının yolu “akıl”dır.Konfüçyüs, öğrencileriyle ya da kendisinden “akıl” soran yöneticilerle konuşmalarında “üstün insan-seçkin insan” tanımları getirir. Seçkin ve üstün olmak için “gerçeği” görmek gerekir:“Sabah erkenden gerçeği görmek ve o günün akşamında ölmek... Bir insan için hiç de kötü bir durum değildir bu...” ***Konfüçyüs, “seçkin kişi”nin kaçınması gereken üç şeyi anlatır:“Bana ayıp gelen, bana bayağı gelen, bana tehlikeli gelen üç şey vardır:* Kim ki gençliğinde öğrenmek için kendini yormazsa, onun ihtiyarlığında da öğretecek bir şeyi olmaz.. Bunu ben ayıp sayarım.* Kim ki memleketinden ayrılır ve uzakta bir hükümdarın hizmetinde başarı kazanır, sonradan eski tanıdıklarından birine rastlar ve eski günlerinden edilecek bir söz bulamaz... Bunu bayağılık sayarım.* Kim ki aşağı insanlarla düşüp kalkar ve saygıdeğer insanlara yaklaşmaz... Ben bunu tehlikeli görürüm..” ***Üstün kişiyi, bayağı kişilerden ayıran üç özellik vardır:“Adamlık onu basit acılardan kurtarır.Bilgelik onu anlamsız kuşkulardan kurtarır.Kararlılık onu gereksiz korkulardan kurtarır.” ***Seçkin kişinin “kaygı”ları ve “utanç”ları farklıdır. Konfüçyüs şöyle anlatır:“Seçkin kişi üç durum için kaygılanır:Bir şeyi henüz öğrenmemişse, onu öğrenemediği için kaygılanır.Bir şeyi öğrenmiş ama tam benimseyememişse bunun için kaygılanır.Bir şeyi öğrenmiş, benimsemiş ama henüz uygulayamamışsa bunun için de kaygılanır.Seçkin insan beş durumdan utanır:Uygun fikri olup da, onu aktarmak için doğru ifadeyi bulamamışsa utanır. Gereken sözü ve ifadeyi bulup da sözüne uygun davranamamışsa utanır. Bir değerli şeyi elde edip kendi yanlışı yüzünden kaybetmişse utanır. Toprağı, mülkü olup da ona göre halkı olmamasından utanır. Gücü kendisinin gücüne denk olan bir hasmının başarı bakımından kendisini geçmesinden utanır.” ***Konfüçyüs’ün “üstün insan-seçkin insan” tanımlarını dinleyen öğrencileri de kendi görüşlerini söyler.* Birinci öğrenci:“Üstün kişi önce güven kazanır, ancak ondan sonra emrindekilere iş yükler. Eğer güven olmadan iş yüklerse, emrindekiler bunu zulüm sayar. Üstün kişi önce hükümdarının güvenini sağlar, sonra itiraz eder. Eğer güven sağlamadan itiraz ederse hükümdar bunu isyan sayar.” * İkinci öğrenci:“Üstün kişinin kötülüğü tıpkı Güneş ya da Ay’ın tutulması gibidir. Üstün kişi bir hata yaptığı zaman bütün insanlar onu görür. Hatasını düzeltince de, insanlar yeniden başlarını kaldırıp ona bakmaya başlar.”
Bir süredir İstanbul’un ormanlık alanlarının yağmalanmasıyla ilgili haberler gazetelerin manşetlerinde yer alıyor. Bir inşaat şirketinin son yaptığı villa-kentlerde yasaları nasıl hiçe saydığına ilişkin bütün ayrıntıları kamuoyu öğrenmiş oldu.Ortada bir “vurgun” olduğu anlaşılıyor.Ama her zaman sorulması gereken soru, böyle vurgunların nasıl gerçekleşebileceğidir.Doğrusu şudur: Her vurgun olan yerde mutlaka siyaset de vardır, bürokrasi de vardır. Bu iki kesimden işbirliği olmadığı sürece vurgun vurmak mümkün değildir.Son olayda da orman arazisinin nasıl böyle herkesin gözü önünde yağmalanabildiğine baktığımızda yine aynı durumu görüyoruz.*** Söz konusu orman arazisinin yağmalanmasıyla ilgili faaliyet 1988 yılında başlamış. Bu sırada belediye başkanı ANAP’lı.1993 yılında ruhsat yenilenmiş, bu sırada belediye başkanı SHP’li. 1998’de “muamele” biraz daha ilerlemiş, o sıradaki belediye başkanı Refah Partili...İnşaata son ruhsat verildiği sırada belediye başkanı DSP’li.Son yerel seçimden bir yıl önce, 2003 yılında bu iş tamamlanmış. Daha sonra da inşaat herkesin gözü önünde başlamış, bu sırada da belediye başkanı AKP’li...***Ortada önemli bir orman arazisinin yok edilmesi durumu var ve icraata yol açan, izin veren kararların altında beş ayrı partiden başkanlar var:ANAP... SHP... DSP... RP ve AKP.Bir de araziden payına 13 villa düşen bir DYP’li eski orman bakanı.Böylece vurgunun siyaset ayağı tamamlanmış oluyor.Bürokrasi ayağına gelince... Bölgedeki orman müdürlüğü yöneticilerinin, emniyette çeşitli kademelerde yer almış polislerin ve bir eski vali ile bir emekli generalin de sisteme katılmasıyla bürokrasi ayağı da sağlama alınmış oluyor.***Bu vurgunun yapılmasını sağlayan kararlarda imzası bulunan bürokrat ve belediye yöneticileri hakkında işlem yapıldığına ilişkin henüz bir bilgi gelmemiştir. Bu villa-kentte 13 villası olmuş DYP’li eski orman bakanı hakkında “nereden buldun” diye bir soruşturma açılmamıştır.Bunlar yapılmadığı sürece de siyaset ve bürokrasinin vurgun düzeni ile ilişkisini kesmek mümkün değildir.Gerekli soruşturmaları yapmamak, yapılmasını engellemek ya da yapar gibi yapmak bu vurgun sisteminin devamını güvence altına almak anlamına gelir ki şu ana kadar bundan başka bir şey yapılmamıştır.
Papa’nın ziyareti öncesinde siyasi İslamcı hareketler “gelmesin!” kampanyası yaptı. Bu tepkiler halkta büyük bir yansıma yaratmadı.AKP hükümeti düzeyinde de bazı kaygılar vardı. Başbakan önce Papa ile görüşmekten kaçmaya çalıştı, ama sonra yanlışını düzeltti.Ve dün Papa, Patrik Bartholomeos’la birlikte Avrupa’ya ve bütün dünyaya önemli diyalog mesajlarını İstanbul’da verdi. Camide dua etti, İslama ve İslam dünyasına saygısını çeşitli “jestlerle” vurguladı.Papa’nın Ayasofya Müzesi’ndeki ve Sultanahmet Camii’ndeki görüntülerini dünyanın en büyük televizyonları canlı olarak aktardı. Uygarlıkların buluştuğu, bir arada yaşayabildiği bütün dinlere hoşgörünün İstanbul’u ve Türkiyesi, bütün dünyanın dikkatini topladı.Dinler arası diyalog açısından çok uzun dönemden bu yana ilk kez görülen ve fanatikler dışında herkesi etkileyecek görüntülerin mekânı İstanbul oldu.Bunun Türkiye için hem siyasal hem de toplumsal açıdan ne kadar yararlı olacağı bellidir. Daha doğrusu, gezi öncesinden de belliydi. Ama kimileri görmek istemedi.***Ziyaretin bilançosunda Türkiye’ye ilişkin haksız bakışları giderecek çok olumlu bir görüntünün ön plana çıkmış olması da var. Türkiye’de azınlıkların sorunları vardır ama yine Türkiye’de, iki kilisenin merkezi de bulunuyor.Azınlıkların dinsel özgürlüklerinin büyük kısıtlamalar altında olduğuna ilişkin yanlış kanıların da bu ziyaret sayesinde değişeceği bellidir. Bunun için vakıflarla ilgili yasa değişikliğinin, azınlık vakıflarının el konulmuş haklarının geri verilmesini sağlayacak şekilde düzenlenmesi daha da önem kazanmıştır.***Papa’nın, üzerinde ne kadar “nüans” tartışması yapılırsa yapılsın, Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğine ilişkin olumlu açıklamasının da kuşkusuz Türkiye açısından olumlu yansımaları olacaktır.Ortodoks Patrikliği ile yapılan ortak açıklamada da siyasi olmayan bir üslupla Avrupa’nın İslam dünyasına açık olması gereğinin üzerinde durulmuş olması da aynı çizgide ve önemli bir destek niteliği taşımaktadır.Papa’nın ziyaretine “hayır” diyenler, “gelmesin” diye bağıranlar herhalde dünkü görüntüleri izlemişlerdir. Onlar da görmüş olmalılardır ki bu ziyaret, gerçek Türkiye’nin kendisini dünyaya göstermesi açısından çok büyük katkı sağlamıştır.Şimdi Türkiye’ye düşen, Papa’nın ziyareti dolayısıyla sağlanan kazanımların devamı için çaba göstermektir. Bunun yolları da bellidir.
Avrupa Birliği Komisyonu’nun aldığı karar üzerine, Türkiye’yi Orta Doğu’da tutmak isteyen çevreler zil takıp oynamaya başlamış olmalı.Karar, tam üyelik görüşme sürecini oluşturan 35 konu başlığından 8’inin müzakeresinin dondurulması. Gerekçesi de Türkiye’nin limanlarını Kıbrıs Rumlarına, taahhüt edilmiş olmasına rağmen açmaması.Söz konusu karar tavsiye niteliğindedir ve asıl kararı Avrupa Birliği liderleri verecektir. Demek ki aslında Türkiye’ye bir haftalık süre tanınmış oldu.Bir AB yetkilisi bunu “Türkiye bir son dakika golü atabilir” şeklinde ifade etti.Önümüzdeki bir hafta çok yoğun diplomatik pazarlıklara sahne olacak. Bunu anlamlı kılacak olan da Türkiye’nin siyasi manevra yeteneğine sahip olması ve bunu kullanabilmesidir.Elbette diplomatik beceri, ara yolların bulunması sanatıdır. Örneğin Ankara “Peki, Rumlara limanlarımızı açıyoruz; ama bu arada AB’nin de taahhütlerini yerine getirebilmesi amacıyla şu kadar ay için açıyoruz” diyebilir. Bunlar ince siyasi taktiklerdir ve tabii bu taktiklerin içinde boğulmamak da şarttır.***Kıbrıs eninde sonunda çözülecek ve barışçı şekilde çözülecek bir sorundur. Bu meseleyi bu kadar büyüten unsur, gerçek koşullar gözden kaçırılıp sorunun sürekli bir iç politika malzemesi olarak kullanılmasıdır.Türkiye’de Kıbrıs konusunda abartılmış bir hissiyat dalgası dolaştıkça, Türkiye’yi Avrupa dışına atmak isteyen Avrupalılar da üzerine gidiyor ve bu yolla Türkiye’nin pes etmesini sağlamaya çalışıyor.Önce bu durumun tam olarak teşhis edilmesi ve Kıbrıs’ın Türkiye’nin zayıf noktası olmaktan çıkarılması gerekmektedir. Bu da bir siyasi beceri konusudur.***Önümüzdeki bir hafta içinde Kıbrıs kozunu Avrupa’daki Türkiye sevmezlerin elinden alıp Türkiye’nin Batı’ya yürüyüşünü hızlandıracak ortamı yaratacak bir siyasi liderlik, tarihe geçecektir.Mesele, hem Türkiye içinde hem Avrupa’da, Türklerin geleceğini karanlıkta tutmak isteyenlerin dayanaklarını bir çırpıda yok edebilecek cesaretin gösterilmesidir.Bir siyasi, aldığı kararlar dolayısıyla seçim kaybedebilir ama ülkesini önemli bir eşikten geçiren kişi olarak tarihe geçer. İsteyen Churchill’i hatırlar, isteyen Gorbaçov’u hatırlar, isteyen Mustafa Kemal’in Batı ile “Misak-ı Milli” pazarlığını hatırlar.Bunları hatırlayınca da ülkesini çok önemli bir badireden kurtarıp ayağa kaldırmış ve bunun için en cesur kararları almaktan çekinmemiş olan herkesi hatırlar.