MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli dünkü parti kongresindeki konuşmasında, Türkçü-Turancı hareketin geleneksel temalarını tekrarladı.Ve yine bunlar, birkaç fikrin çerçevesinde kalmış, daha çok Batı karşıtlığı üzerine kurulu, defalarca tekrarlanmış görüşlerdi.Ancak Bahçeli bir noktada haklı olarak övünüyordu. O da AKP’nin ve CHP’nin son dönemlerde, MHP’nin geleneksel görüşlerine yakın bir çizgide tavır almış olduğuydu.AKP, radikal sağdaki partilere, MHP ve Genç Parti’ye oy kaymasını önlemek için üslubundaki radikal milliyetçi dozu zaman zaman yükseltiyor.CHP ise bütün temel siyasi konularda MHP’ninkine en yakın görüşleri savunuyor. Bunun böyle olduğunu kendi gözüyle görmek isteyenler CHP Genel Başkanı’nın ve diğer sözcülerinin önemli konuşmaları ile MHP Genel Başkanı Bahçeli’nin dünkü konuşmasını karşılaştırabilir. Böylece bazı görüşlerin zaman zaman nasıl cümlesine kadar benzeştiğini kendi gözüyle görebilir.***Avrupa Birliği ile ilişkiler neredeyse bıçak sırtında giderken, CHP’nin ve MHP’nin seçime doğru AKP’ye yüklenmek için kullanacağı ana temalardan biri “AB’ye taviz vermek” olacaktır. Bu nedenle AKP hükümeti seçim yaklaştıkça daha da tereddütlü bir siyaset izleme tehlikesiyle karşı karşıyadır.Türk kamuoyunun AB üyeliği konusundaki görüş ayrılığı son birkaç yıldır yüzde 60-65 olumlu, yüzde 35-40 olumsuz olarak ortaya çıkıyordu.Son dönemde ise hükümetin yavaşlamasının yanında Avrupa’dan sürekli olarak ve daha çok laf düzeyinde gelen ve birçoğu da ayağı yere basmayan eleştiriler, Türk halkının hevesini kaçırmak gibi bir sonuç doğurdu.Bütün bu olumsuz gelişmelere rağmen Türk kamuoyunda AB üyeliğine destek, yüzde 50’nin altına inmedi.***Her iki vatandaştan birinin Türkiye’nin AB üyeliğinin iyi bir şey olduğunu düşünmesinin anlamını Ankara görmüyor.Onların anladığı dile çevirirsek, bütün siyasi partilerin en büyüğüne olan destek yüzde 30’un altında, ama AB üyeliğine destek yüzde 50’nin üzerindedir.Bu yüzde 50’nin, AB üyeliği üzerine ciddi siyaset üretebilecek bir siyasi partinin dikkat ve ilgisini çekmemesi mümkün değildir.AKP büyük kafa karışıklığı yaşıyor, CHP ise radikal milliyetçi çizgiyi tercih etti. Bu durumda Ankara’da bir “AB partisi” kalmamış oluyor. Oysa bu “AB partisi” nin şu anda bile yüzde 50’yi aşan bir potansiyel desteği bulunuyor.Ankara’daki siyasi yapı bir kez daha sağıyla, soluyla, ortasıyla, Türk halkının gerisinde kaldı.
Molla Abdurrahman Camî, 1480’de yazdığı “Baharistan”da, dilden dile geçerek yüzyılları aşan hikâyeleri kendi üslubuyla ve kendi “dersleri”yle aktarır.Bu hikâyelerden biri saç boyası ve çok yediren macun hakkındadır.***Hint Hükümdarı, Bağdat Halifesi’ne bir takım hediyelerle birlikte güvendiği bir bilginini de gönderdi. Hint Hükümdarı’nın yazdığına göre bu bilginin hem tıp alanında mahareti vardı; doktordu, hem de filozoftu.Hint Hükümdarı’nın övgülerle gönderdiği bilgin, Halife’nin huzuruna çıktı ve şöyle dedi:“Kendi hükümdarımın çok hoşuna gitmiş olan iki hayat ilacını size getirdim. Bunlar diğer ilaçlar gibi değildir, sadece padişahlara yakışır, gayrısına yakışmaz.” Halife bunların ne olduğunu merak edip sorunca, o bilgin zat anlatmaya başladı:“Birincisi bir boyadır. Ak saçı, sakalı siyah yapar. Hem de öyle kuvvetlidir ki, saç da sakal da bir daha değişmez, ağarmaz.İkincisi bir macundur. Ne kadar yemek yerseniz yiyin, bu macundan bir parça yutarsanız midenizde en küçük bir ağırlık olmaz, sağlığınız bozulmaz. Hatta biraz sonra tekrar en sevdiğiniz yemeklerden yiyebilirsiniz.” Halife biraz düşündü ve şöyle dedi:“Hükümdarının demesinden, ben seni daha bilgili, akıllı ve zeki sanmıştım. Mesela o bahsettiğin boyayı ele alalım. Bu boya, bir sahte gurur sermayesi, yalancılık ve sahtekârlık süsüdür. Beyaz; nurun, bilgeliğin, hayatın birikimlerinin rengidir. Bu nuru boyayla örtmeye kalkmak bilgeliğin de sahte olduğunu gösterir.Beyaz saçını siyaha boyatan adam, ihtiyarlıktan sonra gençliğin geleceğini sanan sadece bir budaladır.Macuna gelince... Ben çok yemek yiyenlerden ve oburlardan zaten hoşlanmam. Oburluk, doyurandan fazlasını yemek, insanı insanlıktan çıkaran zaaflardan biridir.Ye, iç, dışarı çık... Ye, iç, dışarı çık... Bu mudur insana uyan, hükümdarlara uyan!Benim bildiğim, saydığım bilginler der ki: Açlık vücudun bir hastalığıdır, itidalle (ölçülü) yemek içmek de onun ilacıdır.Kendisini zorla hastalığa, zayıflığa teslim eden kimse kendine kötülük eden kimsedir.” Hint Hükümdarı’nın gönderdiği bilgin, bu sözler üzerine getirdiği hediyeleri de alıp ülkesine doğru yola çıkmış.***Molla Camî, İskender’in bir hikâyesini de şöyle anlatıyor:Bir gün İskender, iş bilen ve sadık adamlarından birine kızdı, bulunduğu yüksek makamdan azlederek ona daha basit bir görev verdi.O kişi bir gün görevi gereği İskender’in yanına gittiğinde İskender için için gülerek ona “Yeni görevini nasıl buluyorsun” diye sordu. Ve şu cevabı aldı:“İnsan yüksek makamı, önemli görevi ve büyük işiyle büyümez, şereflenmez. Asıl şudur ki, o görevler, makamlar, işler kişiyle değer kazanır, yükselir. Bu yüzden her iş, her görev önemlidir ve gerekleri tam olarak yerine getirilmelidir.” Bu sözlerden etkilenen İskender o kişiyi tekrar eski görevine getirmiş.
Milli Eğitim Şûrası’nın ardından Milli Eğitim Bakanı Şûra’da olup bitenlere ilişkin kendi yorumlarını aktardı. Bakan, imam hatip liseleriyle ilgili katsayı farkıyla ilgili kararın önemi olmadığını anlatıyor.Bu, üniversiteye girişte imam hatip liselerini diğer liselerle eşitlemeyi amaçlayan girişimlerin sonuncusu.Şûra ülkenin bütün eğitim sorunlarını tartışmak, çözüm üretmek için bütün ilgililerin katkıda bulunmasını sağlayacak bir toplantıdır.Böyle bir toplantıda imam hatipleri “kurtaracak” bir hamle yapılması ister istemez eski soruları gündeme getiriyor.***Bu konuyu düşünecek olanlar ilk önce meseleye adını veren okulun türünden başlamalıdır.İmam kelimesinin ne anlama geldiğini herhalde herkes biliyor. Hatip kelimesinin ne anlama geldiği de belli.Adı “imam hatip okulu” olan bir okulun mühendislik ya da diğer mesleklerin eğitimine elverişli eğitim vermediği, vermeyeceği de bellidir.İmam hatip okulları, din elemanı yetiştirmek üzere kurulmuş “meslek” okullarıdır. Buradan mezun olan öğrenciler kendi alanlarında, yani din eğitimi alanında yüksek öğrenime devam edebilir.İmam hatip okullarının adını o kadar çok tekrarladık ki, bu okulların adının ne anlama geldiği bile unutulur oldu.Binanın kapısında “....imam hatip okulu” yazıyor. Herkes imam ve hatip kelimelerini unutuyor. Meseleye en başından bakıldığında bugün, bunca zamanımızı ve enerjimizi alan tartışmanın anlamsızlığı daha iyi ortaya çıkıyor.Ama bu anlamsız tartışmayı ortaya çıkaranlar bu okulları, yani adında imam ve hatip kelimelerinin bulunduğu ve bu görevi yapacak kişilere düzgün eğitim vermekle yükümlü olan okulları bir tür “paralel eğitim sistemi”ne dönüştürmek istemiş ve bunda belli ölçüde başarılı olmuşlardır.***Dünyada papaz okulları da vardır. Ama bu okullardan mezun olanların mühendis ya da doktor olmasını sağlayacak bir girişimde bulunmak kimsenin aklına gelmiş değildir.Bu meselenin mesele olmaktan çıkarılmasının bir tek yolu vardır. İmam hatip okulları arasında, gerçek din görevlisi ihtiyacını karşılamaya yetecek olan miktar ayrılır, geri kalanlarının tümü normal liselere dönüştürülür.AKP hükümeti ve bu meseleyi din üzerinden siyaset yapmak için kullanmak isteyenler ve kullanmaya devam edenler artık bu faaliyetlerini durdurmalıdır.
İstanbul’un eski belediye başkanı Ali Müfit Gürtuna bir süre önce televizyon reklamlarıyla siyasete adım attı.Adına “Turkuaz” denilen bir siyasi hareket başlatıyor ve yeni partinin adını halkın koymasını istiyordu.Yaptığı başlangıcın fazla ilgi çektiği söylenemez. Bu siyasi girişimle ilgili haberler gazetelerin kıyısında köşesinde yer aldı.Ama Gürtuna asıl “hamle”yi geçen hafta yayınlanan bir uzun konuşmasında yaptı. Konuşmada Gürtuna kamuoyunun tanıdığı birçok isim sayıyor ve onların da kendisiyle birlikte olduğunu söylüyordu.Konuşmanın yayınlandığı gün gazetelere açıklama yağmaya başladı. Adı geçen kişilerin hepsi kesinlikle bu hareket içinde olmadıklarını, Gürtuna ile görüşmediklerini söylüyordu.Anlaşıldı ki olay küçük bir “medya manipülasyonu”ndan ibaretti. Ancak Gürtuna bundan fayda umarken durum bir anda tersine döndü.***Bu yeni partileşme hareketini yorumlayanlardan biri de İstanbul Ticaret Odası’nın eski başkanlarından Mehmet Yıldırım’dı. Yıldırım, Vatan muhabirine şunu söylemişti:“Kendisinin parti kurabilecek bir çevresi yok. Ayrıca parasının kaynağını da gösteremez... En az 1 Milyar dolar parası vardır...” Yıdırım ile Gürtuna arasındaki bu “para” tartışması dün de devam etti. İki tarafın söyledikleri bugün Vatan’da yer alıyor.Olayın tümüne baktığımızda ülkemizde siyasetin düşürüldüğü çukuru görüyoruz.İstanbul’un eski belediye başkanı parti kurmaya sıvanıyor... Onu tanıyan birisi “en az bir milyar doları vardır” diyor...Bunun ne anlama geldiğini çocuklar bile anlar.***Bu suçlama karşısında Gürtuna’nın yapacağı tek bir şey vardır: Bütün servet beyannamelerini, birinci derecede yakınlarının servet beyannamelerini çıkarır ve belediye başkanlığı döneminde mal varlığında ciddi bir artış olmadığını gösterir.Böyle yapılmadığı sürece siyasetin içine düştüğü çukurdan çıkabilmesi mümkün değildir.Siyaset, bütün toplumsal kepazeliklerin bir araya toplandığı bir kurum, toplumdaki bütün sakatlıkların yansıdığı bir ayna olamaz.Siyaseti bu çukura küçük köy-kasaba kültürü, çıkarcılığı düşürmüştür ve orada tutmaya çalışmaktadır.Gürtuna olayı, Meclis’e silahla gelenler, Meclis’e silah sokan milletvekilleri hep bu köy-kasaba kültürünün ürünleridir. Ve halen aynanın önünü onlar işgal ediyor.
Yeni Şafak gazetesi, ANAR’a yaptırdığı seçim araştırmasının sonuçlarını yayınladı. Bu kuruluşun araştırmaları hakkında, yönetiminin AKP’li olması dolayısıyla kuşku belirtenleri olmuştu. Ancak herhangi bir manipülasyon yapıldığına ilişkin bir kanıt da ortaya çıkmamıştı.ANAR’ın araştırması 17-25 Ekim günlerinde yapılmış ve şu sonucu vermiş:AKP yüzde 29CHP yüzde 12,7MHP yüzde 6 DYP yüzde 5,6DTP yüzde 5,3Genç P. yüzde 3,6ANAP yüzde 2,7SP yüzde 1,6Diğer yüzde 3,4Hiçbiri yüzde 10,5Kararsız yüzde 19,6Buna göre, seçmen bugün oy kullansa AKP yine açık ara birinci parti oluyor ve sadece CHP barajı geçip Meclis’e girmeyi garantiliyor. Kararsızlar dağıtıldığı zaman, MHP ile DYP de yüzde 10 barajın sınırında bulunuyor.Sonuçta Meclis’e iki parti de girebilir, bu sayı üçe ya da dörde de çıkabilir.Tablo 2007 yazında netleşirEğer DTP seçime parti olarak girmez ve bağımsız adaylar gösterirse, Meclis’te üçüncü ya da beşinci parti olması ihtimali de bulunuyor.Bu araştırma, son dönemdeki bütün siyasal ve toplumsal gelişmelere rağmen seçmendeki ana eğilimin değişmediğini gösteriyor.Seçmen Türkiye’nin en önemli sorunlarının “işsizlik ve yoksulluk” ile “ekonomik sorunlar” olduğunu söylemekte, ancak bundan sorumlu olan siyasi iktidara fatura kesmemektedir.Bundan şu sonucu çıkarabiliriz: Halk bugün yaşanan, yaşanmaya devam eden ekonomik sıkıntıların asıl sorumlusu olarak daha önceki iktidarları görüyor.Nitekim DSP yüzde 1’in altında, ANAP yüzde 3’ün altında; MHP ise bütün milliyetçi dalgaya rağmen yüzde 10’u aşamayabilir.Tabii ki bu tabloyu en fazla etkileyecek olan “asıl” mesele seçmene sorulmamıştır. Bu soru, AKP’ye oy vereceğini söyleyenlere sorulmalıydı:Erdoğan cumhurbaşkanı olmalı mı ve Erdoğan cumhurbaşkanı olursa yine AKP’ye oy verir misiniz?Erdoğan’ın aday olup olmadığını en son ana kadar açıklamayacağı da anlaşıldığına göre, 2007 seçiminin asıl tablosu yılın ikinci yarısında ortaya çıkacaktır.
Çok vahim bir sayı açıklandı: Türkiye’de her iki dakikada üç suç işleniyor.Emniyet Genel Müdürlüğü’nün açıkladığı verileri, belki daha açık bir görüntü sağlar diye böyle aktardık.Geçen yıl her gün 1.336 suç işlenirken bu yıl her gün 2 bin 191 suç işlenir olmuş. Bu da her iki dakikada üç suç işlendiği anlamına geliyor.Bu sayıların bir dünya rekorunu ifade edip etmediğini bilmiyoruz, ama büyük bir toplumsal çözülüşü gösterdiği ortada.Suç ile ekonomik seviye arasında doğrudan bir ilişki olduğu çoktan kanıtlanmıştır. Ekonomik seviye ya da insanların yaşam düzeyi ne kadar düşerse suç sayısı o kadar artmaktadır.Ve şu anda önümüze serilen rakamlar, suç sayısının yüzde 50’nin üzerinde arttığını gösteriyor.Bu toplumsal çözülmenin arkasında gelecekten umutsuzluğun yattığını söylemek mümkündür.İnsanlar düzgün bir yaşama kavuşma umudunu taşımadığı sürece, kendisine de başkalarına da değer vermeyecek ve bugünkü suç batağını ortaya çıkaracaktır.***Bu yılın ilk 9 ayında işlenen toplam suç miktarı 598 bin 388’dir. Toplumumuz 9 ayda yarım milyon “suçlu” üretmiş. Bu gidişle sayı yıl sonunda 900 bine ulaşacak. 70 milyonluk bir toplumda her yıl 900 bin insanın suç işlemesi korkunç bir durumdur.Toplumsal sorunlarda bir ilerleme sağlanamadığı sürece de suç ve suçlu sayının artması kaçınılmazdır.Bu oranda bir suç artışıyla mücadele etmek için emniyet kadrolarını iki katına çıkarmak, onlarca yeni hapishane inşa etmek gerekir. Ama bunlar da esası çözmez. Esas çözülmedikçe de polis ve hapishane sayısı katlanarak artar durur.***Başbakan daha dün, bu sayıların açıklandığı saatlerde yaptığı konuşmada ekonominin ne kadar ileri gittiğini anlatıyordu. Onun verdiği rakamlara göre, kişi başına gelir ve satın alma gücü açısından son dört yılda Türk halkı iki kat zenginleşmiştir.Ama Emniyet Müdürlüğü’nün rakamları aynı şeyi söylemiyor, hatta tam tersini söylüyor.Bunun nedenini bulmak, kaynaklarını bulmak ve kurutmak için harekete geçmek kendine siyasi iktidar adı veren kurumun ve bu kurumu oluşturan zevatın görevidir.Suç toplumuna dönüşmüş bir topluma ekonominin ne kadar iyiye gittiğini söylemek, bunun sürekli tekrar etmekle bir sonuç almak mümkün değildir.Türk toplumu ileriye dönük umutları yeşerten bir ekonomik hamle beklemeye devam ediyor.
Önümüzdeki 6 ayın ana konusu ve sorusu belli: Tayyip Erdoğan Çankaya’ya çıksın mı, çıkmasın mı?Erdoğan’ın bu konuda yaptığı son konuşma ve AKP kongresinde Abdullah Gül’ün “ayrı bir yere” konulması “çıkmak istiyor”un işaretleri olarak alındı.Bundan önce bir soru daha var ve bu soruya cevap olarak herkes “evet” diyor. Soru şudur: Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı olmak istiyor mu?Bu sorunun karşılığı belli ama “çıksın mı çıkmasın mı” sorusunun açık bir karşılığı yok.***Son bir kamuoyu araştırmasında bu soru halka soruluyor. Araştırmayı yapan kuruluşun adı Türk Bilgi Araştırma ve Danışmanlık.Araştırmanın sonucu gerçekten önemli. Çünkü 14 ilde 3 bin 718 kişinin yüzde 70’i “çıkmasın” diyor, yüzde 15’i ise “çıksın” diyor.Bu tür araştırmalar hakkında her zaman soru işaretleri bulunur. Ancak burada alınan iki cevap arasındaki büyük fark bir eğilimi çok açık şekilde ortaya koyuyor.Halktaki temel eğilimin Cumhurbaşkanı seçiminin yeni bir gerginlik yaratmaması olduğu söylenebilir.Eğer Erdoğan aday olursa, AKP’nin Meclis grubunda önemli bir muhalefet oluşması da zor görünüyor. Belki bir-iki ses halkta yaygın kaygıları diye getirebilir. Ama AKP’li milletvekilleri Erdoğan’a oy verir ve onu Çankaya’ya gönderirler.***Yukarıda aktarılan araştırmada, aynı kişilere “Eğer Erdoğan Cumhurbaşkanı olursa yerine kim gelmeli” diye soruluyor. Verilen cevaplarda ortaya çıkan sonuç da ilginç. Araştırmaya katılanların yüzde 9,6’sı Abdullah Gül derken, ardından gelen 9 isme de yüzde 1,2 ile yüzde 3,8 arasında oy veriliyor. Fikri olmayanların oranı yüzde 37,1. Ankete katılanların yüzde 34,1’i ise farklı isimler söylüyor.Buradan Abdullah Gül’ün Erdoğan’ın yerine gelmesinin beklendiği sonucunu çıkarmak kolay.Ama halkın eğilimlerin çok değişik oluşundan da AKP’nin geleceğiyle ilgili farklı sonuçlar çıkarmak mümkün.Çıkan ilk soru da şu:* Erdoğan’ın cumhurbaşkanı olması durumunda Abdullah Gül, AKP’yi bütünlüğü içinde tutabilecek ve halktan Erdoğan’ın aldığı desteği alabilecek midir?Bu soruya AKP’lilerin de kesinlikle evet diyebilmeleri zor.Ancak yine Ankara’dan ve AKP çevrelerinden alınan izlenimler, şu anda Erdoğan’ın bütün diğer hesapların üzerine çıkarak aday olacağı yönünde. Tabii o zaman sorular daha da çoğalacak, bazılarına ise cevap vermek mümkün olmayacaktır.
AKP’nin 2’nci Olağan Kongresi, Bülent Ecevit’in cenazesi dolayısıyla ikinci planda kaldı. Bu kongrenin aslında herhangi bir haber değeri olduğunu söylemek de zor.Tayyip Erdoğan, uzun konuşmasında aslında aylardır sürekli olarak söylediği sözleri tekrarladı. Hükümetin başarılarının halka tam anlatılamadığından yakındı, parti üyelerinin bu başarıları halka tekrar tekrar anlatmalarını istedi.Kurultay’da tek bir farklı görüş vardı. Ona da “muhalefet” demek mümkün değil. Bir milletvekili kısa konuşmasında milletvekilleri ile hükümet arasındaki iletişim sıkıntılarından söz etti. Bunun gerçek anlamını Ankaralılar bilir. Milletvekilleri ile hükümet arasında iletişim sorunundan yakınmak, “bakanlara aracı olduğumuz bazı işleri yaptıramıyoruz, istediğimiz atamaları yaptıramıyoruz” anlamına gelir.Bir tek milletvekili bu “iletişim” sorunundan yakındığına göre, diğer milletvekillerinin bu konuda sıkıntısı bulunmuyor. Çoğunluk halinden memnun, sadece bir vekil istediklerini yaptıramamış.***Siyasi partilerde kongre toplanmasının nedeni, parti tabanının eleştiri ve önerilerini üst yönetime doğrudan iletmesi, başarısız bulunan yöneticilerin değiştirilmesi ve partinin ileriye dönük politikalarının belirlenmesidir.AKP kongresinde, ileriye dönük hiçbir öneri işitilmediği gibi Erdoğan’ın belirlediği liste aynen kabul edilmiştir. AKP yöneticileri başka partilerde de durumun farklı olmadığını söyleyebilir.Ancak AKP dört yıldır iktidarda. Bu süre içinde izlediği bütün politikaların doğru olması mümkün değil. Ayrıca önümüzdeki yıl hem cumhurbaşkanı seçimi hem genel seçimler yapılacak. Bu önemli konularda parti üyelerinin, kongre delegelerinin herhangi bir fikri bulunmaması normal değildir.AKP’nin doğmasına yol açan Refah Partisi kongresinde de, bugün AKP üst yönetiminde bulunan kişiler konuşmuş ama hiçbir açık eleştiri getirmemişlerdi. Buna karşılık Erbakan ekibinin dışında bir liste çıkarmış, az farkla kaybedince yeni parti kurmuşlardı.***Son AKP kongresine baktığımızda da başka otoriter fikirlere dayanan siyasi partilerde görülen durumu görüyoruz. Bu tür partilerde her şey kamuya “kapalı” yürütülür. Fikir tartışmaları da kapalıdır, eleştiriler de kapalıdır.Dışarıdan bakıldığında parti içinde hiçbir farklı fikir yokmuş gibi görünür. Her türlü tartışma, dışarıya hiç sır vermeden yapılır.Demokratik ilkelerin geçerli olduğu partilerdeki fikir tartışmalarını bilmek, bütün parti üyelerinin hakkı olduğu gibi tüm ülke halkının da hakkıdır.AKP 2’nci Olağan Kongresi, bu partinin kendisine taktığı “muhafazakâr demokrat” sıfatını hak etmek için daha çok gelişme kaydetmesi gerektiğini gösteriyor.