Seçim ekonomisi başladı

2 Kasım 2006

Hükümet bütçenin içine 100 bin yeni memur alımıyla ilgili bir düzenleme yerleştirdi. İtiraz eden de olmadı. Çünkü ne olsa muhalefetin buna itiraz ettiği duyulur ve tepki sandığa yansır!AKP’nin seçim ekonomisi yolundaki ikinci önemli adımı, 200 bin dolayındaki geçici işçinin sürekli işçi statüsüne kavuşturulması.Bu 200 bin işçi daha çok belediyeler ve bazı kamu kuruluşlarında çalışıyor. Aslında “geçici işçi” olarak işe alınıyor, sonra çeşitli ince düzenlemelerle sürekli çalıştırılıyorlar. Şimdi yasal olarak da sürekli işçi olacaklar.***Bunlar her seçim öncesi yaşanan işlerdir. Hükümet tarımda sıkı para politikasını bozamadı ve çeşitli üretici kesimlerini kızdırdı. O kesimler de her seçim öncesi kendilerini “nema” gelmesine alışık olduğu için tepki gösteriyor.Buna karşılık 300 bin dolayında insana iş sağlanması ve işlerinin güvence altına alınması az bir seçim yatırımı değildir.Bu sayı, aile, çevre ve yeni umutların yaratılması dolayısıyla birkaç milyon oy ihtimalini ortaya çıkarıyor.Başbakan çeşitli konuşmalarında “popülizm” kelimesini bol bol kullanmakta ve AKP hükümetinin o yola sapmayacağını söylemektedir. Oysa 100 bin yeni memur alımı ve 200 bin geçici işçinin sürekli işçi sayılması, tipik popülizm ve seçim arefesi oyunlarındandır.***“Popülizm”, siyasi hayatımızın bütün oyuncuları ve bütün hükümetler tarafından sürekli olarak uygulanan bir yönetim biçimidir.Bu yönetim biçiminin ucunda son sel felaketi de bulunuyor. Dere yataklarına, orman alanlarına bina yapılmasına göz yumulup sonra da bu kaçak yapılaşma bölgelerine bütün altyapı hizmetlerinin götürülmesinin ve buralardan rant yaratılmasının adı da “popülizm”dir.Varsın bu “popülizm” sonucunda onca insan hayatını kaybetmiş olsun. Durum değişmez. Her yıl aynı görüntüler tekrarlanır, insanlar kamera karşısında ağlar ama durum değişmez. Sonraki yıl aynı şeyler olur.Herhangi bir siyasi iktidarın bu olaya müdahale etmemesi de “popülizm”in en açık örneğidir.Popülizm belki bir seçim kazandırır. Ama sonuçları döner yine ondan fayda sağladığını zannedenlere fatura olarak çıkar.300 bin memur ve işçinin parasını da yine halk ödeyecek. Nasıl ki sel felaketinin bütün altyapısı yaşamaya devam ettiği için insanlar yaşama haklarını kaybediyorsa...

Devamını Oku

Din ve ticaret

1 Kasım 2006

Yimpaş olayı tipik bir din sömürüsü, dinin ticarete alet edilmesi olayıdır. Yurt dışında çalışan vatandaşlardan “İslami” usullere göre çalıştırılmak üzere paralar toplanmakta, sonra paralar buharlaşmaktadır.Bu paraların izleri sürüldüğü zaman da siyasal İslam çerçevesinde siyaset yapan bazı isimler ortaya çıkıyor.Başbakan Erdoğan bu ilişkinin kurulmasına çok öfkelenmiş ve “gazete patronlarına” belgeleri alıp kendisine gelmeleri için çağrı yapmıştır. Tabii ki bu çağrının anlamsızlığı ortadadır. Gazeteciler ve gazeteler ellerindeki bilgi ve belgeleri yayınlar, bütün halkın o konuda bilgi sahibi olmasını sağlar. Bir gazetecinin ya da gazete sahibinin elindeki belgeleri alıp başbakana gitmesi ve “siz bu işi takip edin” demesi söz konusu değildir.Yimpaş olayıyla ilgili bilgiler bir süredir kamuya çeşitli yayın organları tarafından aktarılıyor. Ayrıca bir AKP’li milletvekilinin cenazesinde Yimpaş’ın başında olduğu için kovuşturulan kişinin AKP’li bakanlarla birlikte en önde saf tuttuğu da çarpıcı bir fotoğraf karesi olarak halkın bilgisine sunuldu.***Hakkında çok sayıda suçlama bulunan bu kişinin, bir AKP’li milletvekilinin cenazesinde en öne geçmesi, bakanların yanında durması bayağı cesaret işidir. Bu kişi bakanlarla yan yana görünerek bir çıkar sağlamak ya da “gücünü” göstermek istiyor olabilir. Ama bakanların bu kişi ile yan yana durmalarının da bir anlamı olması gerekir.Başbakan Erdoğan bu fotoğrafa da köpürdü. Bu fotoğraf karesi dünyanın her yerinde haberdir, önemli bir haberdir. Halktan topladığı paraların hesabını vermemiş olan bir kişi o ülkenin bakanlarıyla yan yana “fotoğraf çektiriyorsa” her vatandaş bunun anlamını sormak hakkına sahiptir.***Yimpaş olayı yeni değil. Bu şirketin özellikle Almanya’daki Türklerden para toplama şekli, orada da kovuşturuldu. Ancak bu olaylarla ilgili hukuki durumun ne olduğunu henüz hiçbir yetkili de çıkıp açıklamadı.Yapılması gereken, gazetelere, gazetecilere, gazete patronlarına bağırıp çağırmak değil, ilgili bir bakanın şu andaki soruşturmalar ve hukuki süreçle ilgili açıklama yapmasıdır. İşte açıklama olmadığı için bu olayın bağlantılarıyla ilgili çok fazla soru ortaya çıkıyor.Başbakan’ın dünkü konuşmasında bir cümlenin de dikkatleri çekmiş olması gerekir. O da “kendilerinin yeni parti kurmalarının nedenlerinden birinin bu tür ilişkiler olduğu” şeklindedir. Bu, en azından AKP öncesinde, yani Erbakan’ın partilerinde bu parasal ilişkilerin olduğu anlamına geliyor.Başbakan, AKP’ye yönelik bu konudaki soru işaretlerinden kurtulmak istiyorsa, imalı cümleler kurmak yerine açık konuşmalıdır. Gazetelere bağırıp çağırmaya devam ettiği sürece ancak soru işaretlerini ve kuşkuları artırır.Yimpaş olayı deşildikçe, din-siyaset-ticaret üçlüsünün örgütlenmesiyle ilgili birçok gerçek ortaya çıkacaktır.

Devamını Oku

Ne olacak bu Kıbrıs?

31 Ekim 2006

Avrupa Birliği ile ilişkiler yine Kıbrıs üzerine odaklandı. Ortalığı yine bir “asla taviz vermeyiz” edebiyatı sardı.Şu anda Kıbrıs konusunda hangi adımın taviz olup olmayacağı yine karıştı.Çünkü Kıbrıs konusundaki gerçek durum sürekli olarak gözardı ediliyor ya da gözlerden saklanıyor.Türkiye, Kıbrıs (Rum) Cumhuriyeti’ni resmen tanımıyor. Ancak bu devleti bütün dünya tanıyor ve bu ülke Avrupa Birliği üyesi.Bu devleti tanıyanlar ayrıca, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti vatandaşı olan Türklerdir. Sonradan oraya gönderilmiş olanlar değil, gerçekten Kıbrıslı olan Türkler, Kıbrıs (Rum) Cumhuriyeti’ni resmen tanımakta ve bu ülkenin kimliğini, pasaportunu almaktadır.Binlerce KKTC vatandaşı Türk, Kıbrıs (Rum) Cumhuriyeti pasaportlarıyla, Avrupa Birliği vatandaşları olarak dünyada serbestçe dolaşabilmektedir; diğer AB üyesi ülkelerde de çalışma ve yaşama imkânına sahiptir ve bu imkânı kullanmaktadır. Şu anda Kıbrıslı Rumlar KKTC’de rahatça dolaşmakta, KKTC vatandaşı Türkler de aynı zamanda diğer bölgenin vatandaşı olarak orada dolaşmakta ve çalışmaktadır.***KKTC’nin bağımsız bir ekonomisi yoktur. Bunun nedenlerinden biri, KKTC’ye uygulanan uluslararası engellerdir. Ama sonuçta KKTC ekonomisi demek Türkiye’den giden para demektir.Önce bu gerçekleri görmek gerekiyor. Ondan sonra neyin taviz olduğunu neyin olmadığını düşünmek gerekiyor.Türkiye Cumhuriyeti Avrupa Birliği ile tam üyelik görüşmelerine başlamıştır. Bu da aslında AB üyesi olan bütün ülkelerle görüşmek anlamına gelmektedir. Dolayısıyla da Türkiye Cumhuriyeti ile Kıbrıs (Rum) Cumhuriyeti arasında resmi ilişki kurulmuş olmaktadır.Ayrıca sporun çeşitli dallarıyla ilgili olan herkes biliyor ki Kıbrıs (Rum) Cumhuriyeti bütün uluslararası kuruluşlar tarafından tanındığı için bu ülkenin her spor dalındaki takımları ve sporcuları sık sık Türkiye’ye geliyor, kendi bayrakları altında yarışmalara katılıyor. Aynı şekilde Türk takımları da, zorunlu kaldıkları zaman bu ülkeye gidip yarışıyor. Çünkü Türkiye bu ülke takımlarıyla karşılaşmayı reddederse bütün uluslararası spor örgütlerinden atılma tehlikesiyle karşı karşıya kalır.Eğer “biz bu devleti tanımıyoruz onun takımlarıyla oynamayız” demek cesaretine sahip bir siyasi varsa, çıksın bunu söylesin. Ve bütün spor dallarında Türkler sadece kendi içinde oynasın, uluslararası karşılaşma diye de KKTC’ye gitsin, onlar da buraya gelsin ve kendimizi şimdi de böyle kandıralım.***Kıbrıs konusundaki son tartışmalara, bazı Ankaralı siyasilerin esip üfürmelerine bakarken, neyin taviz olduğunu düşünürken önce gerçekleri görmek zorundayız. Bu gerçekler de öyle karmaşık değildir, aynen yukarda özetlendiği gibidir.

Devamını Oku

Avrupa ve ordu

30 Ekim 2006

Dışarıdan bakıldığı zaman Türkiye’deki ordu-siyaset ilişkisinin, gelişmiş demokrasiye sahip ülkelerle aynı olmadığı hemen görülmektedir.Türk Silahlı Kuvvetleri, seçilmiş siyasi iktidarlara karşı 3.5 kez açık müdahalede bulunmuştur. Alt kademelerden gelen üç darbe girişimi ise başarısız olmuştur.27 Mayıs 1960’ta ordunun bir alt kademesi Demokrat Parti iktidarını devirmiştir. Gerekçe, “kardeş kardeşi öldürüyor” formülü ve DP’nin demokrasiyi sürekli gerileten girişimleridir. Bu müdahalede o dönemde dünyada güçlü esen sol rüzgârlar etkili olmuş ve ardından Türkiye’nin en ileri anayasası çıkmıştır.12 Mart 1971’de ordu bu kez emir-komuta zinciri içinde Adalet Partisi hükümetini devirmiş, ancak siyasiler hapse atılmamış, daha sonra yine ordunun etkilediği “partilerüstü hükümetler”le durum idare edilmiştir. Bu dönemde hapse atılan ve asılanlar solcu gençler olmuştur.***12 Eylül 1980’de gerekçe yine “iç savaş tehlikesi”dir, her kesimden siyasiler hapse atılmış, bütün partiler kapatılmıştır.28 Şubat 1997’de yapılan Milli Güvenlik Kurulu toplantısının ardından başlayan ve kimilerinin “postmodern darbe” diye adlandırdığı dönemde Çiller-Erbakan koalisyonu kimsenin burnu kanamadan ve kimse hapse atılmadan iktidardan uzaklaştırılmıştır.Daha alt kademedeki subaylar tarafından düzenlenen darbe girişimlerinin tarihleri de 22 Şubat 1962, 21 Mayıs 1963 ve 9 Mart 1971’dir. Bu girişimler ise yine Silahlı Kuvvetler’in üst kademesi tarafından bastırılmış ya da bertaraf edilmiştir. Bir albay ile bir yüzbaşı idam edilmiş, bu girişimlere katılan her düzeyden subay ve öğrenciler ya emekli edilmiş ya da hapis yatmıştır.Tabloya bir de sol eğilimli askeri darbe girişimlerinin yanında Türkiye’deki radikal milliyetçi hareketlerin de başta Alpaslan Türkeş olmak üzere, yine silahlı kuvvetler kaynaklı olduğunu eklemek gerekir.***Bu uzun tarihi hatırlatmanın nedeni, Türk Ordusu ile sivil siyaset arasındaki ilişkinin doğal mecrasına kolayca giremeyeceğini göstermektir.46 yılda 3.5 askeri darbe ve üç başarısız darbe girişimi yaşanan, son “buçuğuncu” müdahalenin üzerinden sadece 10 yıl geçmiş olan bir sürecin ucunu bağlamak için farklı koşullar gerekmektedir.Türk ordusu ile sivil siyaset ilişkisinin başka bir düzeye, demokratik kurumların yerleşmiş olduğu ülkelerdeki düzeye geçmesi için iki meselenin çözülmesi gerekir.Bunlardan biri, hem Silahlı Kuvvetler’in hem de bütün Türk halkının Türkiye’nin bir İslamcı ülke olmayacağına inanmasıdır.İkincisi de terörle sonuç almaya çalışan ayrılıkçı Kürt milliyetçi hareketinin kesin olarak yenildiğine inanılmasıdır.Bu iki sorun karşısında morali bozulan Türk halkı “neyse ki her iki tehlikeye karşı ordumuz var” duygusunu taşıdığı sürece Türk Silahlı Kuvvetleri’nin siyasetle ilişkisinin ve devlet örgütündeki farklı konumunun değişmesi zordur.Bu gerçeğin değişmesi için de öncelikle bütün demokratik kurumların en hızlı şekilde yerleşmesi ve ülkenin tümü itibariyle demokrasi eğitiminin tamamlaması gerekmektedir.Dışardan bakanların da meseleyi bu gerçekler ışığında görmesi gerekir.

Devamını Oku

Farklı bir bayram

29 Ekim 2006

Bu yıl Cumhuriyet Bayramı çok daha farklı kutlandı. Bu durum önemli bir duyguyu gösteriyor: Türk halkının büyük bir kesimi özellikle siyasi İslam karşısında çok daha duyarlı hale gelmiştir.Bazı AKP’lilerin işgüzarlıkları; okul kitaplarında yapılan saçmalıklar, kadınlara mahsus park açmaya kalkışmak gibi icraatlar bu partinin yapısıyla ilgili kuşkuları artırmıştır.Dün bazı AKP’lilerin söylediği gibi “seneye türban Çankaya’da” sloganı önümüzdeki günlerin getireceği gerilimin habercisidir.***“Türbanlı Çankaya”yı, Arap giyimli kadınların önlerde durduğu Çankaya’yı Türkiye’nin kaldırması çok güçtür. Böyle bir durumda çok geniş bir kesim siyasal İslamın Cumhuriyet’in zirvesini “ele geçirdiği”ni düşünecektir.Türbanı Türkiye’nin başına çözümsüz bir bela olarak saran, siyasal İslamdır. Erbakan’ın yarattığı bu sorun sürekli olarak daha da kökleşen bir simgesel anlam kazanmış durumda. Bu da sorunun sadece “bireysel haklar” düzeyinde çözülemeyeceği bir kilitlenmeye yol açtı.Çankaya seçiminin bu kilidi çözemeyeceği bellidir. Kimileri “Erdoğan ya da başka bir AKP’li Meclis tarafından seçilir, o da türbanlı eşiyle gider koltuğuna oturur, kimsenin de bir şey söylemeye hakkı olamaz” gibi bir basit emrivaki tasarlıyor olabilir.Ama buradaki “kimse bir şey diyemez” kısmının iyi düşünülmesi gerekir. Belki hukuki olarak bir şey denmeyecektir ama toplumsal bir tepkinin ortaya çıkmasını da kimse engelleyemez.Cumhurbaşkanı seçiminin yapıldığı günün gecesinde Türkiye’de ışıklar dakikalarca kapatılıp açılırsa, benzeri tepkiler sivil toplumun hakkı olan şekillerde gösterilirse “birileri bir şey demiş” olur.Ülkenin her akşam tepki gösterdiği bir Cumhurbaşkanı ile Türkiye’yi yönetmek zor olacaktır.***Bu yıl Cumhuriyet Bayramı kutlamaları, eskiden sık gördüğümüz “resmi” ortamların çok dışında gerçekleşti. İnsanlar duygularını göstermek için doğru bir günü seçmişlerdir.Bu bayram Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun bayramıdır. İnsanlar bunun anlamını bildiklerini, kavradıklarını ve koruma iradesine sahip olduklarını böyle güçlü bir şekilde gösteriyorsa birilerinin çok daha dikkatli olması gerekir.Cumhuriyet Bayramı’nı tekrar gerektiği gibi kutlamamızın anlamı büyüktür. Türk toplumu rahatsızlığını çok açık şekilde göstermektedir. Görebilenlere.

Devamını Oku

Sadakat hakkında

28 Ekim 2006

Bir insanın başka bir insana sorusuz ve sorgusuz bağlılığının adına “sadakat” deniyor. Sadık olunan kişi, bu duruma çok kolay alışır, koşulsuz sadakatten ayrılan her durum da onun için “ihanet” olur.Sadakatin en son aşaması da “canını feda etmek”tir. Sadakat kavramını ve sınırını eski bir hikâye şöyle anlatır...***Halkı tarafından sevilen, adaletinden kuşku duyulmayan sultan, ülkesinde olan biten her şeyi yakından izler, her ayrıntıyla ilgilenirmiş. Halkının kendisini sevdiğini bilir, bu yüzden kendine çok güvenirmiş.Ancak bir gün vezirlerinin anlattığı bir hikâye canını sıkmış. Ülkenin uzak bir köşesinde ortaya çıkan bir şeyhin müritlerinin sürekli arttığını anlatmışlar. Söylediklerine göre, müritlerin sayısı binleri bulmaya başlamış.Sultanın canı sıkılmış, tedirgin olmuş.Sonunda şeyhi çağırtmış.Sultan hemen sormuş:- Anlatılanlar doğru mudur, senin için canını vermeye hazır binlerce müridin mi var?“Hayır” diye cevap vermiş şeyh, “benim için canını verebilecek müritlerimin sayısı bir ya da en çok, bir buçuktur.” Sultan sinirlenmiş:- Ne diyorsun, bir buçuk diye saçmalıyorsun! Herkes anlatıyor, on binlerce sadık müridin varmış, istersen ayaklanma çıkarabilir, hatta ülkeyi ele geçirebilirmişsin... Sen ise bana bir buçuk diyorsun.. Hemen haber sal, yarın sabah bütün müritlerin şehrin yanındaki büyük çayırda toplansın!Haberciler hemen ülkeye dağılmış, şeyhin kendisinin de sabah o çayırda olacağı ve bütün müritlerinin orada toplanmasını istediği söylenmiş.Sultan, çayırın ucunda biraz yüksek bir tümseğe geceden bir çadır kurdurmuş, içine de birkaç koyunla iki adamını yerleştirmiş.Sabah erkenden şeyhin binlerce müridi toplanmaya başlamış. Sultan ile şeyh yan yana duruyor, gelenleri izliyormuş. Sultan “Bak” demiş, “Hani bir buçuk sadık adamım var, diyordun; binlerce insan akın akın geliyor, üstelik kendilerini neyin beklediğini bilmeden geliyorlar...” Şeyh ısrar etmiş: “Yanılıyorsunuz. Benim sadık müridim olsa olsa bir kişidir. Onlara deyin ki: Beni suçlu buldunuz, kafamı kestireceksiniz.. Eğer içlerinden biri benim yerime kendi canını fedaya hazır ise de, beni affedecek onun kafasını keseceksiniz...” Sultan şeyhin dediğini yapmış. Kalabalık sessizce dinlemiş. Sonra bir adam öne çıkmış:- O benim efendimdir. Onun canının kurtulması için ben her şeye razıyım.Sultan işaret etmiş, adamı çadıra sokmuşlar. Ve o anda da çadırdaki koyunlardan birinin boğazını kesmişler, çadırın altından kanlar akmaya başlamış.Sultan, sessizce bekleyen müritlere tekrar seslenmiş:- Bir can yetmez. Şeyhinizin kurtulması için başka canlar da gerek.Bu kez bir kadın ilerlemiş, kendi kendisine çadırdan içeri girmiş. Sultanın adamları bir koyunu daha boğazlamış, yine oluk oluk kan akmış.Ve kalabalık sessizce dağılmaya başlamış. Biraz sonra koca çayırda Sultan ile şeyhten başka kimse kalmamış.Şeyh Sultan’a dönmüş: “Gördünüz işte bana sadık sadece bir buçuk insan var..” Sultan da “Hangisi bir, hangisi buçuk onların?” diye sormuş.Şeyh son cümlesini söyleyip oradan uzaklaşmış:Adam başına ne geleceğini bilmeden öne atıldı, buçuk sadık olan odur. Kadın ise akan kanı gördü, öleceğini bilerek çadıra girdi. Tek ve tam sadık olan odur.

Devamını Oku

En iyi ikinci

27 Ekim 2006

Daha önce 1994-1995 seçimlerinde radikal sağdan çekinen seçmende oyları en güçlü partide toplama eğilimi ortaya çıkmıştı. Ancak gerek yerel seçimlerde gerekse genel seçimlerde “en güçlü alternatif”i herkes farklı gördü ve oylar yine dağıldı.Bu kez de bir kesimde benzer bir eğilim görülüyor. AKP’ye çeşitli nedenlerle güven duymayanlar “en iyi ikinci” mantığıyla oyları alternatif olabilecek bir partide toplama ve çevrelerini bu yönde etkileme çabası içine girdi.Ancak bugün de “en iyi ikinci” konusunda ortada net bir fikir bulunmuyor. Kimilerine göre, her şeye rağmen oyların CHP’de toplanması gerekir. Kimilerine göreyse yükseldiği iddia edilen MHP ciddi bir seçenek olabilir. Bir başkalarına göre de Mehmet Ağar’ın DYP’sinin potansiyeli daha yüksek...Bu tartışma seçime kadar sürecektir. Ve tabii ki bu partilerin üçü de seçim stratejisini bunun üzerine kuracaktır.***Toplumda bu tür tartışmaların ortaya çıkmasının kaynaklarından biri de, daha çok AKP ve CHP tarafından aktarılan bazı kamuoyu araştırması sonuçları.Her iki partiden, Erdoğan ve Baykal’ın ağzından da aktarılan bu seçim araştırmalarına göre AKP yüzde 20’lere inmiştir, CHP ise kimine göre yerinde saymakta kimine göre yüzde 20’ye ulaşmaktadır.CHP’nin tavrında şaşılacak bir durum yok. Ancak birkaç ay öncesine göre yüzde 40’ın üzerini hedeflediklerini söyleyen AKP’lilerin böyle hızlı bir üslup değişikliği içine girmesi şaşırtıcı oldu.Bazı yorumculara göre Tayyip Erdoğan, AKP oylarının düştüğünü söyleyerek kendisinin Cumhurbaşkanı adaylığıyla ilgili olan gerilimi azaltmayı istiyor.Böylece toplumun en kaygılı ve tepkili kesimine “Ben Cumhurbaşkanı olsam bile partim çok zayıflayacağı için korktuğunuz hiçbir şey olmayacak” mesajı verilmek isteniyor.Bu mesajı eğer toplum “doğrudur” diye algılarsa “en iyi ikinci” eğilimi daha da güçlenebilir. O zaman da Erdoğan vermek istediği izlenimi vermiş, yaratmak istediği rahatlığı yaratmış olur.Bir yıl hem çok uzun bir süredir, hem de çok kısa bir süre. Daha çok taşlar oynar, daha çok taktikler denenir.*****Semih Ağabey’e vedaBabıali’nin özel insanlarından biriydi. Yaptığı işi, çizgiyi, yazıyı çok büyük bir tutkuyla seven bir aydındı. Binlerce kez çizdi, çizdiklerini önce kendi sevdi, sonra insanlara gösterdi.Semih Balcıoğlu, mesleğinin gerçek ve tartışmasız bir duayeni olarak son dakikaya kadar çizmeye devam etti.Semih Ağabey’in sadece çizgisini değil kahkahalarını da çok özleyeceğiz.Babıali maddi olarak çoktan yok oldu. Semih Ağabey’in kaybı, manevi olarak da yok oluşuna götürecek önemli bir adımdır. Ne yazık ki...

Devamını Oku

İşler kötü gidiyor

26 Ekim 2006

Avrupa Komisyonu Başkanı Barroso, Türkiye’deki reformların son derece ağır ilerlediğini belirterek “işler kötü gidiyor” dedi.İşlerin kötü gittiğini onlar dışarıdan görüyor, ama Ankara görmemekte direniyor.Aslında Ankara, Cumhurbaşkanı seçimi ve genel seçime kilitlenmiş durumda. Bu tür kilitlenmeler hem işlerin kötü gitmesinden kaynaklanır hem de işlerin daha kötüye gitmesine yol açar.Avrupa Birliği üyeliği, bütün Türk toplumunun geleceğine ilişkin olarak; toplumsal, hukuksal, siyasal ve ekonomik ilerlemenin güvencelerini içeren bir projeydi. Bu projeyi toplumun geniş kesimleri benimsemiş, bu yolda bazı takıntılarından bilerek fedakârlık etmişti.Şu anda Avrupa Birliği üyeliği, toplumun bilincinde “gerçekleşmesi imkânsız” sınıfına inmiştir. Bu, yine önemli bir proje için inancın yok olması ya da en dibe inmesi anlamına geliyor.İnanç ve güven krizinin sorumlusu tabii ki Ankara’dır. Topluma doğru mesajları vererek, gerçek bir toplumsal seferberlik ortamı yaratamayan Ankara’nın öncelikle kendisinin ileri bir Türkiye’ye inanması gerekiyor.***İşlerin kötü gittiğini her zaman Ankara’ya bazı yabancıların söylemesi gerekiyor. Yoksa Ankara, kendi kendimize kaldığımızda halinden memnundur, çünkü içeriden yükselen sesleri asla duymamak yeteneğine sahiptir.İçeriden yükselen herhangi bir ses Ankara’yı uyarma ve uyandırma şansına sahip değildir.Çünkü bu sesler her zaman bir tür iç düşman olarak görülür, art niyetli olarak görülür, “entel hezeyanı” olarak nitelenir ve duymazdan gelinir.***Türkiye, Avrupa Birliği üyeliği yolunda ciddi şekilde ilerlemediği sürece yabancı sermaye yatırımları gelmeyecektir. Bu, iki kere iki dört durumudur. Yatırımlar gelmediği sürece de Türk ekonomisi yerinde saymaya devam edecektir. Yatırımlar gelmediği sürece işsizlik artacak, suç artacak, seri katiller çoğalacaktır. Bu da iki kere iki dört durumudur.Evet işler kötü gidiyor. Ama Ankara ne yapacağını da bilmiyor, ne yapmaması gerektiğini de bilmiyor. Ankara’nın bütün önemli başları Cumhurbaşkanı seçimine ve genel seçim oyunlarına kilitlenmiştir.İşlerin kötü gitmesine şaşıracak bir durum yok. En azından biz bu duruma belki yüzlerce kez tanık olduğumuz için şaşırmıyoruz. Ama yabancılar şaşırıyor. Şaşırmaya devam etsinler.

Devamını Oku