Açıkça söyledi

25 Ekim 2006

Deniz Baykal’ın CHP’ye vermeye çalıştığı yeni kimlikle ilgili olarak çok konuşuldu, yazıldı.Baykal da bunlara çeşitli şekillerde cevaplar verdi.Ve sonunda baklayı ağzından çıkardı. Söylediği şu: “Merkez sağdaki seçmen de CHP’ye oy verecek...” Merkez sağdaki seçmen, yani dünyaya bakışı daha muhafazakâr olan seçmen durduk yerde neden CHP’ye oy versin?Cevap basit: CHP o seçmenin değerlerine yaklaşmıştır, oy verirse onun için verecektir.Bu, bir sol ya da sosyal demokrat partinin kendi kendisini iptal ettiğinin ilanıdır.***Sol ve sosyal demokrat değerler kendi içinde hiç değişmediği gibi, değişen koşullarla daha da güçlü hale gelmiş olanları vardır.Sosyal adalet, gelir dağılımının iyileştirilmesi, insana değer verme dolayısıyla insan haklarını yüceltme; yabancı düşmanlığı gibi, etnik farklar üzerine düşmanlık oluşturma gibi çağ dışı tavırlarla mücadele etme vb. onlarca değer sayılabilir.Eğer CHP’ye merkez sağda bulunan seçmen oy verecekse, CHP artık bu değerlere sahip değil demektir. CHP de diğer merkez sağ partilerden biri olmuş demektir.O zaman ortaya başka bir soru daha çıkıyor: Kendisini merkez solda ya da sosyal demokrat olarak niteleyen seçmen, solcu değerlerini kaybetmiş olan CHP’ye neden oy versin?..Aslında merkez sağdaki seçmenin, kılığını değiştirerek oy peşine düşmüş olan CHP’ye neden oy vereceği de belli değildir!Yıllardır muhafazakâr değerleri savunmuş olan siyasi partiler dururken, merkez sağdaki seçmenin gelip CHP’ye oy vermesinin nedenini açıklamak kolay değil.***Bir sol ya da sosyal demokrat partinin en baştaki görevlerinin arasında halkın çağdaş değerlerin önemi ve anlamı üzerine eğitilmesi gelmektedir.Bu değerlerin önemini anlayanların sayısı arttıkça seçmen sayısı da artacak ve bu değerleri savunan bir partinin önemi ortaya çıkacaktır.Deniz Baykal’ın CHP’sinin bütün bu temel değerlere boş verdiğini, bütün meselenin önümüzdeki seçimde üç beş oy fazlasını almak olduğunu bu kadar net bir şekilde itiraf eden yine Baykal’ın kendisi olmuştur.CHP artık merkez sağdaki partilerden biridir ve seçime bu yeni kimliğiyle girecektir. Bunun sonuçlarına katlanacak olan da yine Baykal’dır. Seçimin ertesi günü ne gibi açıklamalar yapacağını, ne gibi bahaneler üreteceğini şimdiden düşünmeye başlasa çok iyi olur.

Devamını Oku

Ülkenin elden gitmesi

24 Ekim 2006

Bitmez tükenmez bir korku sürekli olarak yayılır durur: Ülke elden gidecek... Evet, ülkemizin elimizden gitmesi tehlikesi büyüktür. Ama bu tehlikenin kaynağı da yine kendimiziz.İstanbul’da muhtemel depreme dayanıklı olabilecek binaları yapmayan bizleriz.İstanbul’daki yapıların sadece yüzde 2’sinin 7.5 şiddetinde bir depreme dayanıklı olduğunu çoktandır biliyoruz.Bu da o şiddette bir depremde can kaybının belki de milyonla ölçüleceğini, İstanbul gibi dünyada eşi olmayan bir şehrin neredeyse yok olacağını gösteriyor.***Köy-kasaba kültürü İstanbul’u dev bir köye dönüştürdü. Bu dev köyün her yanı da çok katlı gecekondularla donatıldı. Böylece ülkenin gerçekten elimizden gitmesinin bütün koşullarını kendi ellerimizle, hayatımızın her alanını geri bıraktıran köy-kasaba kültürümüzle kendimiz yarattık.Bu öyle bir kültür ki, daha dün bir milletvekilinin ağzından “inşallah son olur” sözleriyle kendini gösterdi.Dünkü deprem son olmayacak, İstanbul’u ve Türkiye’yi dev bir köye dönüştürenler, istedikleri kadar “inşallah son olur” saçmalığını tekrarlasın, depremler hep olacak.1999 felaketinden beri her depremde sokaklara çıkıyoruz, ama beklenen depremden olabildiğince korunmak için hiçbir şey yapmıyoruz. Marmara’da bir deprem seferberliği gerekiyor. Bütün binaların elden geçirilmesi, binlerce binanın yıkılması, on binlercesinin sağlamlaştırılması gerekiyor. Ama son felaketten bu yana tek yapılan, deprem sonrası kurtarma faaliyetlerine hazırlık oldu.***İstanbul’u yerle bir edecek bir depremin ardından Türkiye gerçekten elden gidecek. Türk sanayisinin yarısı yok olacak. Türk ekonomisi gerçek anlamda dibe vuracak.Ve İstanbul ile birlikte Türkiye elden gidecek. O kadar korktuğumuz şey gerçek olacak. Yabancılar, zengin yabancılar gelecek ve fiilen İstanbul’a “el koyacak”, bizim yerle bir ettiğimiz dünyanın en güzel şehrini onlar yönetecek ve şehre onlar sahip çıkacak.Deprem sonrasında “inşallah son olur” diyebilen köy-kasaba kültürü İstanbul’un yıkımını ve Türkiye’nin gerçekten elden gitmesinin bütün koşullarını hazırladı.Bugün eğer milliyetçilikten yurtseverlikten dem vuruyorsak, en başta İstanbul’u ve Marmara bölgesini büyük depreme karşı koruyabilecek her şeyi yapmamız gerekiyor. O zaman vatanımızın, o en çok kullananların ne anlama geldiğini bilmedikleri sözle, “sonsuza dek yaşaması” mümkün olabilir.Herkes düşünsün, İstanbul yerle bir olduğu, can kaybının milyona vurduğu bir günün sonrasında nasıl bir ülke olacağımızı.

Devamını Oku

Ağar faktörü

23 Ekim 2006

Seçimler yaklaşırken siyasi partiler kendilerini seçmen gözünde daha iyi konumlandırma çalışmalarına başladı.İki parti çok açık mesajlarla temel konulardaki tavırlarını ortaya koyuyor.CHP, siyasi yelpazenin solunu tümüyle boşaltarak, kaba milliyetçi bir ulusalcılık çerçevesinde hem Avrupa Birliği karşıtı, hem demokratikleşme karşıtı tavırlarıyla sağdaki seçmenin peşine düştü.Mehmet Ağar’ın DYP’si ise, AKP’nin tam olarak dolduramadığı “merkez” için harekete geçtiğinin işaretlerini veriyor.Bu işaretlerin başında da DYP’nin Avrupa Birliği konusunda CHP-MHP hattında herhangi bir tavır almaması geliyor. Parti sözcüleri bu konuda dikkatli ve “karşı olmamaya” özen gösteren mesajlar verdi.***Ağar’ın, özellikle Genelkurmay Başkanı ve CHP Genel Başkanı tarafından sert şekilde eleştirilen sözleri, “dağda silahla gezeceklerine düz ovada siyaset yapsınlar” oldu.Bu sözlerden bir af talebi anlamı çıkarıldı, yine “PKK’nın siyasallaşmasına destek” gibi klişeler öne sürüldü.PKK ve terör konusunda Ağar’ın emniyet müdürlüğü ve içişleri bakanlığı dönemlerinde aldığı sorumluluklar dolayısıyla Susurluk rezaletine adının karıştığı henüz unutulmuş değil.Aynı Mehmet Ağar’ın bugün alacağı tepkileri bile bile bu sözleri söylemesi daha da önemlidir. Ayrıca “PKK’nın siyasallaşması” klişesinin ne kadar anlamsız olduğunu da gayet basit şekilde açıklamıştır.PKK sadece terörist bir örgüt değildir, siyasi hedefleri olan bir terörist örgüttür. PKK’nın siyasi hedefleri çerçevesinde siyaset yapanlar da vardır, PKK ile aynı çizgide olmayan ama yine de “etnik mesele” üzerinde siyaset yapanlar da vardır.Siyasi ortam ne kadar demokratik olursa bu cephede de siyasi ayrışma o kadar net olacaktır. Halen silahlı olan PKK, farklı siyasi yapılanma girişimlerine de imkan vermiyor.Mehmet Ağar bütün Türk toplumunun, Kürt kökenli vatandaşlar da dahil, terör meselesini sona erdirmek istediği tespitinden yola çıkıyor. Bu da kesinlikle kaba milliyetçi bir üslupla ulaşılabilecek bir sonuç değildir.***DYP’nin laiklik dahil bütün temel meselelerde merkeze yönelik siyasi tavırlar alması kendi açısından çok daha anlamlıdır.CHP-MHP-Anavatan, radikal sağdaki oylara taliptir. AKP hem siyasi İslam etkisi altındaki seçmenin oylarına hem de merkezdeki seçmenin oylarına taliptir. Dolayısıyla her iki tarafta da fire vermeye mahkûmdur.Türk seçmeninin halen yüzde 60 dolayında bir kesiminin merkeze yakın olduğu düşünülürse DYP’nin bu seçmene yönelmesi seçim tablosunda önemli değişikliklere yol açabilir.CHP, her durumda alacağı yüzde 9-10’luk sol seçmen oyunun yanına radikal sağdaki yüzde 30’dan takviye yapma peşinde olduğuna göre bu kesimdeki seçmenin oyları dört partiye bölünecektir.Buna karşılık merkezde bulunan ve laikliğin sorun olmasını istemeyen, Avrupa Birliği üyeliğini çıkış yolu olarak gören, her türlü radikal milliyetçi üsluptan çekinen seçmenin önüne DYP ve kısmen AKP çıkmaya hazırlanıyor.Seçime bir yıl kala ortaya çıkan Mehmet Ağar faktörü bundan sonra bütün siyasi tabloyu değiştiren bir boyuta gelebilir de gelmeyebilir de. Bunu da önümüzdeki bir yıl gösterecek.

Devamını Oku

Bayram kıyımı

22 Ekim 2006

Trafik meselesi halen en ağır şekilde sınıfta kaldığımız bir alan. Sorun, gerçek bir az gelişmişlik göstergesi olarak hayatımızdaki yerini koruyor.Her bayram tatili aynı korkuyla başlıyor. Tatil gidiş ve dönüşünde kaç kişinin öleceğine, kaçının sakat kalacağına ilişkin tahminler yapılıyor.Nitekim arefeden itibaren trafik kazaları haberleri de gelmeye başladı. Bu sorun her konuşulduğunda uzun uzun ve derin derin “eğitim” eksikliğinden yakınılır. Sorunun nedeni olarak ülkemizdeki eğitim düzeyinin düşüklüğü gösterilir.Kuşkusuz bu doğrudur. Ama ülkemizin genel eğitim düzeyi sürekli olarak düştüğüne göre, trafik kıyımının da ona bağlı olarak daha vahim hale gelmesini oturup beklemek kadercilikten öte bir tavır olur.***Bu arada olayın bir başka yanını da görmek gerekiyor. Yük ve yolcu taşımacılığı, coğrafi yapısı bize çok benzeyen bütün ülkelerde karayolu ile demiryolu arasında paylaştırılmıştır. Bu anlayışın doğal sonucu olarak da bütün o ülkelerde büyük şehirler bize göre çok erken zamanlarda metro ağlarıyla donatılmıştır.Sorunun bir diğer yanı da mevcut karayollarının kalitesizliğidir.Bütün bunlara bir de temel eğitim eksikliği ve insan hayatına her şeyden fazla değer veren o çağdaş anlayışın bulunmayışı eklendiğinde trafik kıyımı içinde yaşamamız kaçınılmaz oluyor.***Her bayram tatili başladığında bütün televizyon kanallarında birinci haber, günün trafik ölümleri oluyor. Tatil bittiğinde de genel toplam çıkarılıyor, daha önceki bayramlara göre ölü ve yaralı artışı kıyaslamaları yapılıyor.Durumu, bu ülkeyi yönettiği iddiasında olan kişiler de görüyor. Ama sorunun temelden çözümüne yönelik doğru bazı adımlar atmak yerine Meclis’teki bir kısım vekiller ehliyet almanın daha da kolaylaştırılması için girişimde bulunuyor.Trafik kıyımı sanki bu ülkenin sorunu değilmiş gibi, trafikte hayatını kaybedenlerin terörde kaybedenlerden çok daha fazla olduğu bilinmiyormuş gibi, hiç kimse bu konuda bir plan hazırlamaya, kıyımı durduracak çabalarda bulunmaya yanaşmıyor.Ülkeyi yönetmeye aday olan siyasilerin ve örgütlerin de hiçbiri bu konuda bir çalışma yapmıyor.Dolayısıyla daha nice bayramlarda trafik kıyımlarını izlemeye devam edeceğiz!Bayramınız kutlu olsun...

Devamını Oku

Cömertlik ve ziyaret

21 Ekim 2006

Cömertliğiyle meşhur Hâtem-i Ta’ya sormuşlar: “Kendinden daha cömertini hiç gördün mü?” Şu cevabı vermiş Hâtem-i Ta:* Evet gördüm... Bir gün yetim bir çocuğun evine gitmiştim. On beş koyunu vardı. Birisini kesti, pişirdi, getirip önüme koydu. Yedim. Bir parçası çok hoşuma gitti. Bunu çocuğa da söyledim.Çocuk dışarı çıktı, geldi, elinde o parça. Defalarca gitti geldi, aynı parçayı önüme koydu. Meğerse koyunları birer birer kesmiş, benim hoşuma giden tarafını pişirmiş, bana getirmiş.O sırada ben bunu bilmiyordum. Gitmek için kalktım, dışarı çıktım. Ve gördüm ki bahçede çok fazla kan var. Bu durum dikkatimi çekince çocuğa sordum.Sıkılarak, bütün koyunlarını kestiğini söyledi. Ben de bu hareketini doğru bulmadığımı açıkça söyledim.O zaman şöyle dedi:“Sizin hoşunuza giden ve bende bulunan bir şeyi sizden nasıl esirgerim? Nasıl olur da hasislik ederim? Kendimde bulunan bir şeyi kıskanmak, başkasından esirgemek çok çirkin bir huydur.” Hikâyesi bitince Hâtem’e sordular: “Peki karşılık olarak sen verdin?” Hâtem-i Ta, 300 baş kızıl tüylü deve ile 500 koyun verdim dedi.Yanındakiler “Demek ki sen ondan daha cömert çıktın” dediler.Hâtem şu cevabı verdi, tartışmayı bitirdi:* Yanlış düşünüyorsunuz. O, nesi varsa bana verdi. Ben ise birçok varlığımın sadece bir kısmını, az bir kısmını verebildim.***Molla Abdurrahman Camî, “Baharistan” da arka arkaya iki “ziyaret” hikâyesi anlatır:Himmet sahibi bilge bir derviş, kudret sahibi bir hükümdar ile dost olmuştu. Hükümdar dervişi sevmiş, takdir etmiş, derviş de hükümdarın çevresinde bulunur olmuştu.Derviş bir gün baktı ki hükümdar ona karşı biraz ağırdan alıyor, eskisi gibi fazla ilgili görünmüyor. Sebebini düşündü taşındı. Hükümdarın kendisi hakkındaki bu tavrını, onun yanına fazla ve sık sık gidip gelmesine yordu. Elini ayağını yavaş yavaş hükümdarın çevresinden çekti.Bir gün yolda, hükümdar dervişi gördü. Hemen yanına çağırdı ve sordu: “Ey derviş! Artık bize gelip gitmemenin, bizimle alakanı kesmenin sebebi nedir?” Derviş bir an tereddüt etmeden cevap verdi: “Niçin gelip gitmediğimi sormanızın, sık sık ziyaretle huzurunuzda sizi rahatsız etmem dolayısıyla hoşnutsuzluk göstermenizden daha iyi olduğunu anladığım için...” Molla Camî’nin ikinci “ziyaret” hikâyesi de birincisini tamamlıyor:Zengin bir adam, eskiden beri tanıdığı dervişe neden çoktandır ziyaretine gelmediğini sormuş.Derviş şöyle demiş:“Bana, niye gelmiyorsun, diye sormanız, neden geldin demenizden daha iyidir de ondan...”

Devamını Oku

Vietnam’ı hatırlamak

20 Ekim 2006

Amerikan toplumu Irak savaşı hakkında sorular sormaya başladı ve Vietnam’ı hatırladı.Vietnam savaşından uçaklar dolusu cenaze gelmeye başladığında, Amerikan toplumu yöneticilerinin kendilerine bu savaş hakkında yalan söylediğini öğrenene kadar binlerce insan canını vermişti. Resmi gerekçe Güneydoğu Asya’da komünizmin yayılmasını önlemekti.Irak’ta Şii ile Sünni’nin farkını bilmeyen, Barzani ailesi hakkında fikri olmayan Amerikalılar Orta Doğu’ya “nizam” vermeye çalışıyor. Başlattıkları ise büyük bir iç savaş ve bölgesel savaşa doğru tırmanan gerilim...Amerikan yönetimi Irak işgalini başlattığında “buradan ancak ikinci Vietnam çıkar” diyenler, ABD’nin gücünü azımsamak ve ideolojik düşünmekle suçlanmıştı.Sonunda ABD Başkanı’nın ağzından da Vietnam sözcüğü dökülüverdi.***Amerikan sineması çok etkileyici filmlerle Vietnam savaşının Amerikan toplumunda açtığı yaraları ortaya dökmüş, insan dramlarına dikkati çekmişti. Anlaşılan, şu anda ABD’yi yönetenler o filmleri bile anlamamış.11 Eylül saldırılarının ardından büyük bir paranoya yaşamaya başlayan Amerikan toplumunu Irak ve radikal İslam konusunda kandırmak kolay olmuştu. Dünyaya da “Irak’ta kitle imha silahları var” diye yalan söylenmiş ve belli bir destek sağlanmıştı.Şu anda Şiilerle Sünniler birbirlerini kıyasıya öldürüyor; sivil, çocuk, kadın demeden; üstelik her iki taraf da aşırı İslamcı olduğu halde, camileri bombalayarak sistemli bir savaş yürütüyor.***Irak’ın Sünni bölgesinde egemenliğini kuran radikal İslamcılar kendi “İslam devleti”ini ilan etmeye yaklaştı. Şiiler kendi bölgelerini yönetiyor ve İran’dan aldıkları destekle konumlarını güçlendiriyor. Kuzeyde ABD korumasında bir Kürdistan fiili olarak kurulmuş durumda.Afganistan’da da uluslararası güce karşı Taliban ve El Kaide istediği gibi at oynatıyor.Pakistan’da radikal İslam büyük bir ağırlık kazandı ve kendisini laik gören yönetimi istediği gibi korkutuyor.Lübnan, İsrail saldırısının ardından, aslında ülkenin üçte birini oluşturan Şiilerin partisi Hizbullah etkinliğine geçti, bu örgüt şimdiye kadar olmadığı ölçüde güç kazandı.***ABD Başkanı dindar Bush, Irak’taki durumun Vietnam’a benzemeye başladığını ağzından kaçırdı. Ama bölgenin tümüne bakıldığında, ortada radikal İslamcıların, zaman zaman Irak’ta olduğu gibi kendi aralarında savaşsalar bile büyük bir ağırlık kazandığı görülüyor.ABD Vietnam’dan bir günde çekildi, bu kez Orta Doğu’dan çıkması kolay olmayacak. Çıksa da ardında bıraktığı bölge en korktukları radikal İslamın egemenliğinde kalacak.Tablonun tümüne bakıldığında da Türkiye’nin yolu kendiliğinden ortaya çıkıyor: Bir an önce Avrupa Birliği’ne katılmak için gereken her şeyi yapmak.

Devamını Oku

Yorgunluk

19 Ekim 2006

Başbakan’ın başına geleni, başka bir gerçeğin sembolü gibi de görebiliriz.Türk toplumu yorulmuştur.İrtica tartışmalarından yorulmuştur.Terörden yorulmuştur.Avrupa Birliği üzerine aynı sözlerin tekrarlanmasından yorulmuştur.Futboldaki başarısızlıklardan yorulmuştur.Futbol magandalarından yorulmuştur.Hayatın en olmadık alanlarına yayılan gerilimden yorulmuştur.***Bugünkü siyasilerin eskilerden pek farklı çıkmamasından yorulmuştur.Ne söylenirse söylensin, maganda kurşunlarının can almaya devam etmesinden yorulmuştur.Ekonominin çok iyi olduğunun tekrar tekrar söylenmesinden yorulmuştur.Ermeni tehciri tartışmalarından yorulmuştur.***Her yağmurda aynı şeylerin yaşanmasından yorulmuştur.Eğitimde hiçbir gerçek ilerleme sağlanamamasından yorulmuştur.Gençlerin üniversite sorununun iyice içinden çıkılmaz hale gelmesinden yorulmuştur.Kıbrıs konusunda aynı konuların 32 yıldır tekrar edilmesinden yorulmuştur.Ekonomistlerin, anlaşılması güç, hatta imkânsız terimlerle, ne anlama geldiği meçhul rakamları arka arkaya sıralamalarından yorulmuştur.***Orhan Pamuk itiş kakışından yorulmuştur.Bizde neden bu kadar az kitap okunuyor, diye yakınılmasından yorulmuştur.Deniz Baykal’ın hâlâ CHP’nin başında durmasından yorulmuştur.Yerel yönetimlerdeki hortumların devam etmesinden yorulmuştur.Başbakan’ın aynı cümleleri defalarca aynı vurgularla tekrar etmesinden yorulmuştur.AKP hükümetinden yorulmuştur.301’inci madde “geyiğinden” sıkılmıştır. Avrupa Birliği sözcülerinin sürekli olarak bir şeyler ister gibi davranmalarından yorulmuştur.***Türk toplumunun yorgunluğunu üzerinden alabilecek bir hareketlenme yönünde herhangi bir işaret görülmediği sürece de bu yorgunluk hali artarak sürecektir.

Devamını Oku

Alaturkalık örneği

18 Ekim 2006

Önceki gün Başbakan Erdoğan’ın başına geleni basit bir olay gibi göremeyiz. Bir sağlık sorunu dolayısıyla Erdoğan’ın yaşadıkları birçok gerçeği göstermiştir. Bunların başında da şu geliyor: Türkiye’de bir kişi başbakan bile olsa hayatı, başkalarının yaptığı, yapacağı yanlışlar dolayısıyla pamuk ipliğine bağlıdır. Otomobilinin içinde kilitli kaldığında o balyoz bulunamasaydı Başbakan da bir insani yanlışın kurbanı olabilirdi. Başbakan’ın başına böyle bir olay gelebiliyorsa sokaktaki vatandaş her gün, günü kurtardığı için sevinmelidir.***Bu olay dolayısıyla anlıyoruz ki devletin en tepesinde bile işler tümüyle alaturka usullerle yürütülüyor. Konu Başbakan ama onun sağlığı ilgili beklenmedik gelişmelere ya da herhangi bir saldırı durumunda yapılacaklara ilişkin bir plan bulunmuyor. Çevresindekiler içgüdülerine göre hareket ediyor.Bunların da ötesinde, devletin en tepesinde öngörülemeyen durumlar ortaya çıktığı zaman kimin ne yapacağına ilişkin bir plan da yok.Örneğin evinde dinlenmesi gereken Erdoğan’ın birçok belge imzaladığı söyleniyor; hatta övünçle söyleniyor.Ne var ki bu durumun ardındaki gerçek, Başbakan’ın bir günlük sağlık raporu alıp o günkü imza işlerini yardımcılarından birine devredemediğidir.Bir günlük vekâlet çıkarılıp, başbakan yardımcılarından birinin gerekli kağıtları imzalaması düşünülmemiş, bütün evraklar yine önemli bir sağlık sorunu yaşamış olan Başbakan’ın önüne konulmuştur.***Ankara’da yaşanan panik havası bir şeyi daha açığa çıkardı. O da şudur: Demek ki tepedeki kişiler önemli bir sağlık sorunuyla karşılaştığı zaman yönetimin hemen duruma uyum sağlayıp yeniden yapılanmasıyla ilgili bir hazırlık bulunmuyor.Başbakan’ın yaşadığı aşırı yorgunluğa bağlanan sağlık sorunu, bir yönetim anlayışının ne kadar “isabetli ve gerçekçi” olduğunu da göstermiş olmalıdır.Günde birkaç açılış-temel atma töreni yaparak, bazen günde üç kez uçağa binip halka hitap ederek ve aynı zamanda da bütün sorunların içinde olarak Başbakanlık yapmak kolay değildir.İyi yönetici tanımında “her yere bizzat koşturmak” yoktur.Tam tersine; bir yönetici, iyi kadro kurabilmişse, yetkilerini aktarabiliyorsa ve her şeyden önce gerçekten ehil kişilerle çalışıyorsa iyi yöneticidir, bunu başardığı için iyi yöneticidir.Başbakan Erdoğan’a çok geçmiş olsun.

Devamını Oku