Tepki sorunu çözmüyor

8 Ekim 2006

Fransa’daki bazı siyasilerin, Ermeni tehcirini Yahudi soykırımıyla aynı sayarak “inkâr kanunu” çıkarmasının büyük haksızlık olduğu ortadadır. Yahudi soykırımı, bütün dünyanın kabul ettiği, nesnel bilgilerle doğrulanmış, hiçbir tartışılır tarafı kalmamış bir insanlık suçudur.1915’te Osmanlı İmparatorluğu’nu yöneten İttihat ve Terakki paşalarının aldığı ve uyguladığı Ermeni tehciri de bilinen bütün sonuçlarıyla bir insanlık suçu olmuştur.Bu olayın boyutlarını, yaşanan büyük dramları, kıyımları ve soygunları tartışırken “900 bin değil 600 bin kişi öldü” gibi gerekçelerle ortaya konan kaba milliyetçi tepkilerin tek sonucu Türkiye’nin sürekli olarak zor duruma düşmesi oldu.1915 Ermeni tehcirinin büyük bir dram olduğunu görmek için bunun bir “soykırım” olduğunu iddia etmeye gerek yoktur.Özellikle Amerika ve Fransa’daki Ermeni örgütleri kendi siyasal hedefleri çerçevesinde 1915’i bütün dünyaya “soykırım” olarak kabul ettirme başarısını gösterdi.Ermeni diasporasına ve onun örgütlerine kızmak yerine bugüne kadar bu konuda yapılmış resmi yanlışları görmek zorundayız.Bu “resmi” yanlışlardan biri halen tekrar ediliyor, Türkiye’yi küçük düşerecek bir şekilde “Asıl Ermeniler Türkleri öldürdü” üslubuna devam ediliyor.***1915 Ermeni tehciri ve onun çerçevesindeki olaylar konuşulmalıdır, tartışılmalıdır. Kimileri bu olayın “soykırım” tanımına girdiğini söyleyebilir, kimileri de buna itiraz edebilir. Ancak ortada bir “kıyım” vardır.Türkiye’nin bugün resmen Osmanlı İmparatorluğu’nu batıran yönetimin suçunu, adı ne olursa olsun, üzerine almak gibi bir sorumluluğu yok. Ama şunu herkes görmelidir ki, Türkiye’nin bugün kendini zor durumda hissetmesinin sorumlusu bu konuda sürekli yanlış yapan Türklerdir. Asıl bunlar son derece serinkanlı bir şekilde tartışılmalı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin bu olayla ilgisi olmadığı doğru dürüst kanıtlarla anlatılmalıdır. Bugüne kadar bu yapılmamış ve kaba milliyetçi tepkilerle sorunun çözüleceği ya da unutturulacağı sanılmıştır.***Fransa’nın “Ermeni soykırımını inkâr” diye bir suç icat etmesine karşı Türkiye’nin sesinin çok kuvvetli çıkması da zor.Çünkü sorarlar, “Siz Ermeni tehciri soykırımdır diyenlere ne yapıyorsunuz” diye. Çünkü sorarlar; Elif Şafak, bir roman kahramana “Ermeni soykırımına inandım” dedirttiği için yargılanmadı mı diye. Çünkü sorarlar, son olarak Hrant Dink hakkında böyle düşündüğünü yazdığı için 301’inci maddeden dava açılmadı mı diye...Fransız siyasilere bağırdığımızda, onların yaptığını bizim yapmadığımızı göstermek zorundayız. Oysa şu ana kadar onlardan farklı bir durumda değiliz. Bizde “soykırım” diyenlerin üzerine saldırılıyor, orada da “soykırım yoktur” diyenlerin üzerine saldırılıyor.***Fransız siyasilerin çıkarmak istedikleri inkâr kanunu, düşünce özgürlüğü açısından gerçekten bir “ayıp”tır.Bunu söylerken, Türkiye’de yaptığımız ayıpları da açıkça söylersek sesimizi bütün dünyada çok daha güçlü olarak duyurabiliriz.Fransız siyasileri “çifte standart” uygulamakla suçladığımızda gerçekten haklı olmamız için kendimizin çifte standarttan tümüyle kurtulmuş olmamız gerekir.Türkiye Cumhuriyeti büyük haksızlığa uğruyor ve bugünkü resmi politikalar değişmediği sürece de uğramaya devam edecektir.

Devamını Oku

Boyunu bilmek

7 Ekim 2006

Bir deve ile bir merkep yolda birlikte gidiyorlardı. Büyük bir ırmağın kıyısına vardılar. Bir an tereddüt ettikten sonra deve suya girdi, biraz ilerledi, ortaya gelince su karnına kadar çıktı.Döndü baktı, merkebin öylece kenarda durduğunu gördü. “Ne o” dedi, “Niye çekiniyorsun, bak su ancak karnıma kadar geliyor, sen de koca bir merkepsin. Haydi atla!” Merkep hiç kımıldamadan cevap verdi: “Ey deve! Karından karına fark olduğunu bilmiyor musun. Ben koca bir merkebim, ama senin karnına varan su benim boyumu geçer. Ben boyumu bilirim!” * Molla Camî’nin hissesi:Ey insanoğlu! Hiç kimse seni, senin kendini bildiğin kadar bilemez ve tanıyamaz. Kendi varlığından ve değerinden kıl kadar daha fazla yükselmek, kendini kıl kadar daha yukarda görmek hevesine asla kapılma. Böyle bir arzun olursa hemen kendine gel, kendini bil.Eğer bir kafasız çıkar, seni kadr-ü-kıymetinden daha yukarı koymaya, olduğundan fazla övmeye başlarsa sen yine kendini bilmeye devam et. Sen kendini bil, kendini tanıyabildiğin kadar tanı ve haddin olmayan işlerde ayağını dışarı çıkartma.***Bir koyun dereden geçerken kuyruğu yukarı kalktı. Yanından geçen keçi de gülmeye, “mahrem yerlerini gördüm” diyerek koyunla alay etmeye başladı.Koyun çok kızdı ve şöyle dedi: “Ey insafsız keçi! Senin kuyruğun benim gibi olmadığı için doğduğundan beri her yanın ortadadır. Ama ben seni hiç ayıplamadım, sana hiç gülmedim. Benim bir tek açığımı görüp bu kadar güldüğüne göre sende hiç insaf duygusu kalmamış.” * Molla Camî diyor ki:Alçağın biri, gece gündüz halkın gözü önündeki kendi bin bir ayıbını görmez de kerem sahibi bir kimsenin ufacık bir kusurunu görürse, alçak olduğu için hemen onu ayıplamaya kalkar.Bayağı ve alçak kimseler, kerem sahiplerinin bir kusurlarını gördükleri anda baştan başa dil kesilir, bülbül kesilir ve onları dillerine dolamaktan kaçınmaz.Kerem sahipleri ise onların ayıplarını dillerine bulaştırmaya bile tenezzül etmez, alçak ve bayağı kişilerle muhatap olmaz.***Taocu felsefenin en önemli kişilerinden sayılan Lao-Çe, milattan önce 6’ncı yüzyılda yaşadı. İnsanlara öğütlerini “Tao-tö king” adlı kitapta topladı.Lao-Çe öğütlerinden dördünü şöyle sıralıyor:* Sürekli olarak bileylenen kılıç, fazla bileylendiği için keskinliğini kaybeder.* Altın ve mücevherle dolu bir odayı hiç kimse koruyamaz.* Zenginliği ve şerefiyle sürekli kendini şişiren bir kimse sonunda felâketi çeker.* Gökyüzünün kanunu der ki: Görevini yaptıktan sonra kenara çekilmesini bileceksin.

Devamını Oku

Solda birlik

6 Ekim 2006

Bir kamuoyu araştırması yayınlandı. Sonar adlı kuruluşun yaptığı bu araştırmaya göre, eğer CHP-SHP-DSP seçime birlikte katılırsa oy oranı yüzde 27’yi aşıyor.Buna göre AKP yüzde 27,80 oranında oy alırken sol ittifak yüzde 27,08 alarak gerçek bir siyasi seçenek oluyor.Aynı araştırma MHP ve DYP’nin de barajı aşacağını öngörüyor. Ve dört partili Meclis’te bu kez bir merkez sağ koalisyon ihtimali ortaya çıkıyor.* Laiklik tartışmalarının en tepe noktaya ulaştığı günlerde, dikkati çeken durumlardan biri, MHP, DYP ve Anavatan gibi partilerin tartışmanın dışında kalmaya özen göstermeleri oldu. Nedeni de belli. Muhafazakâr seçmeni “ürkütmemek” için bu tartışmaya girmemişlerdir.* Buna karşılık önümüzdeki seçimde yaklaşık 8 milyon genç ilk kez oy kullanacak. Kamuoyu araştırmalarında kararsız oranının düzenli olarak yüzde 30 ve üzerinde görünmesi, genç seçmenlerin durumu açısından bir işaret olabilir.***Bu şartlarda solda birlik, seçimin sonucunu değiştirebilecek ölçüde önem kazanıyor. Kuşkusuz bu birlik sadece “daha çok oy” üzerine kurulamaz; seçmenlerin tümüne hem laik hem cumhuriyetçi hem demokratik mesajlar güçlü bir şekilde verilebildiği takdirde birliğin oy oranı daha da artabilir.Deniz Baykal ile Rahşan Ecevit ve Murat Karayalçın, hatta şu anda üç partinin dışında seçenekler arayan bazı bilinen isimler sahneye hep birlikte çıktığı takdirde kararsız seçmen üzerinde daha da etkili olacaklardır.* Bu birliği güçlendirecek unsurlardan biri de, parti başkanları dışında bir kişinin şimdiden başbakan adayı ilan edilmesidir. Hatta ekonomi, dışişleri ve içişleri bakanlıkları için de şimdiden isimler telaffuz edilebilir. Güneydoğu’nun ekonomik kalkınmasından sorumlu olacak özel bir bakanlık kurulması da öngörülebilir.Daha önce de örnekleri görülmüş olan “ikinci büyük partide toplanma” eğilimi de böylece değerlendirilerek AKP’den soğumuş önemli bir seçmen kitlesinin bu mecraya yönelmesi sağlanabilir.***Bu, elbette fazla iyimser bir senaryo olarak nitelenebilir. Çünkü CHP üst yönetiminin stratejisi, kaba milliyetçi ve kaba laik bir tavır üzerinde yüzde 10 barajını aşmak ve beş yıl daha Meclis’te kalabilmek üzerine kuruludur. CHP üst yönetiminin, klasik deyimiyle bu “kariyerist” tavrını değiştirmesini sağlayacak olan en önemli güç tabii ki seçmenin talebi ve CHP içindeki akılcı sosyal demokratların çabası olacaktır.CHP üst yönetimi bugünkü tavrını sürdürmekte ısrarcı olur ve akılcı bir birlik için hareket etmezse, Türkiye’nin bundan sonra yaşayacağı bütün güçlük ve sıkıntıların en önemli sorumlularından biri onlar olacaktır.

Devamını Oku

Öyle bir ikilem olamaz

5 Ekim 2006

Başbakan ve Dışişleri Bakanı’nın eşinin ve kızlarının giyimleri konusunda yazdıklarımıza şöyle bir tepki geldi: “Tabii ki bu biraz Arap tarzı bir giyim, ama bunların üzerinde durmak, bunları yüksek sesle eleştirmek, sürekli gündeme getirmek sonuçta darbeye davetiye çıkartmaktır...” O sırada bir ajans haberi düştü:Antalya’da dördü liseli beş genç Ramazan’da içki içtiği için tartıştıkları bir kişiyi döverek öldürdü.Ne yazık ki tekrar, Cumhuriyet’in kuruluşundan beri çeşitli şekillerde yaşadığımız bir ikileme döndük.* Siyasal İslam kökenli bir siyasi parti iktidarda. Bu partinin bütün üst kademesi siyasal İslamcı partiler içinde yetişmiş.* Bu partinin iktidarda olması, kimilerinde çeşitli hayaller ve umutlar uyandırmış.* Bazı bakanlıklarda bütün üst kademe yöneticilerinin eşlerinin başlarının kapalı olması da bir tesadüf olarak görülemez.* En basit kitaplara bile bol bol dini sözler sokarak çocukları, gençleri etkilemeye çalışan bir anlayışın bir kez daha hortladığı ortada.Bu küçük marifetler için yabancı yazarlar bile tahrif ediliyor.* Bir rahip öldürülmüş, bir rahip bıçaklanmış.* Birçok kurum ve kuruluşta dini vecibelerin ötesine geçen gösteriler yapılıyor.* Bütün bunların yanında, siyasal İslam çerçevesinde yer alan bir kesime “sermaye aktarımı” yapıldığına ilişkin güçlü iddialar var.Bütün bunları dile getirmek, hatta yüksek sesle dile getirmek “askere darbe çağrısı” olarak görülemez, görülmemelidir.***Türkiye’de üç buçuk askeri müdahale oldu. 27 Mayıs 1960’ta Silahlı Kuvvetler içinde bir grup, Demokrat Parti iktidarını devirdi, ardından yapılan ilk seçimde DP’nin devamı olan parti, AP birinci oldu.12 Mart askeri müdahalesi Demirel’e karşı ve ülkede kan dökülmesini önlemek için yapıldı. Bir süre sonra Demirel tekrar iktidar oldu ve bütün ülkede, 1971 öncesiyle kıyaslanamayacak kadar fazla kan döküldü.12 Eylül 1980 yine bu “kardeş kavgasını” durdurmak gerekçesiyle yapıldı. Sonuç, siyasal İslamın güçlü bir şekilde örgütlenmesi ve büyümesi, bölücü terörün örgütlenmesi ve büyümesi oldu.28 Şubat 1997’de hedef Erbakan-Çiller ikilisinin iktidardan indirilmesiydi. Bu yapıldı, ama beş yıl sonra Erbakan’ın yanlışlarını eleştiren bir grubun kurduğu parti ezici bir oy oranıyla iktidar oldu. Şu anda da iktidarda.***Askeri darbelerin özeti budur. Ve bu özet, tekrar askeri darbe ile “vatanın kurtarılmasını” isteyenler için hiç de parlak değildir.Ama bu, meydanın en kaba biçimiyle siyasal İslama ya da yaygın deyimiyle “irtica”ya bırakılacağı anlamına gelmez.* Siyasal İslamdan gelen zorlamalar Türkiye’nin geleceği için tehlikedir. Çözümü ise tekrar askeri çağırmak hiç değildir.* Çözüm demokrasinin içindedir, sivil toplumun kendi geleceğine sahip çıkma güdüsündedir.* Türkiye bu kez kesinlikle “darbe mi irtica mı” ikileminin içinden çıkmak zorunda. Bunun yolu da, bugün AKP’ye alternatif olamayan ufuksuz ve ruhsuz siyasi partilerin yerini, bunun bilincinde olan siyasi hareketlerin almasıdır.

Devamını Oku

Baykal ve ekibinin başarısı

4 Ekim 2006

AKP bir araştırma yaptırmış ve üniversite öğrencisi gençlerin oy kullanma eğilimlerini öğrenmeye çalışmış.Çıkan sonuç şu: AKP yüzde 27, MHP yüzde 17, Kararsızlar yüzde 30. Geriye kalan yüzde 26 ise en büyüğü yüzde 8 olmak üzere diğer partilere dağılmış.Bu araştırma da son dönemde yapılan diğer araştırmaların sonuçlarını doğruluyor.Birkaç net sonucu şöyle özetleyebiliriz:1- AKP halen açık ara birinci parti durumundadır. Bu konumunun gelecek seçime kadar nasıl bir yön alacağını Cumhurbaşkanı seçimi belirleyecektir.2- Sağın alternatifi yine sağ, radikal sağ olmuştur. AKP’nin merkeze yakın politikaları ve geleneksel siyasi İslam temalarından uzak durmaya çalışması radikal sağda MHP’yi biraz daha parlatmıştır.3- PKK terörünün artması sürekli olarak MHP’ye yaramıştır. PKK’nın ateşkeste gecikmesi de MHP’nin bu konudaki sert üslubunu desteklemiştir.4- Genç seçmenlerin kararsız oranının yüzde 30’u bulması yine bugünkü siyasi yapıdan rahatsızlık duyanların arttığını göstermektedir. Bir başka araştırmada, Türkiye genelindeki kararsız oranının yüzde 32’ye çıkması bu yargıyı doğrulamaktadır.Seçmenin yüzde 30’u o kadar parti arasında bir seçim yapamıyorsa, siyasi yapıda ağır sorun var demektir.Ve bu sorunun tam ortasında CHP duruyor. CHP yönetimi, temel sorunlarda benimsediği radikal sağ çizginin kendisine oy açısından bir fayda sağlayacağını ummuştur.Büyük başarı!Şu andaki işaretler, CHP yönetiminin ağır bir hüsranla karşı karşıya kalacağını gösteriyor. Bunun da ötesinde, CHP yönetimi partiyi sürekli sağa çekerek Türk demokrasisinin dengesini yine bozmuştur. Sonuçta siyasi yapımızda solun herhangi bir ağırlığı kalmamıştır.Batı’da sol ve sosyal demokrat partiler, toplumun tümünde gördükleri desteğin daha fazlasını genç kesimde buluyor.CHP yöneticileri Avrupa ülkelerinden gelen seçim sonuçlarını ve bu ülkelerdeki sol ve sosyal demokrat partilerin siyasi ve toplumsal ağırlıklarına ilişkin haberleri herhalde görüyorlardır.Avusturya’da geçen hafta yapılan seçimi sosyal demokrat partinin kazandığını da görmüşlerdir. Brezilya’da Lula’nın yine kazanacağının kesin olduğunu görmüşlerdir. Fransa’da gelecek yıl yapılacak başkanlık seçiminin favorisinin, büyük olasılıkla bir sosyalist kadın siyasetçi olduğunu duymuşlardır.CHP’yi tarihinin en kötü durumuna getiren, 1999’da yüzde 10 barajın altına düşüren kadro, bu partiyi radikal sağ çizgiye çekme başarısını göstermiştir! Böylece de partiyi siyasi tarihten silinme noktasına yaklaştırmaktadır.CHP nerede? diye bir soru sormanın anlamı da kısa süre sonra kalmayacaktır.

Devamını Oku

Bir gezinin özeti

3 Ekim 2006

Başbakan Erdoğan’ın ABD gezisiyle ilgili yapılabilecek çok yorum, çok fikir idmanı var. Kimileri bu geziyle PKK’nın artık bittiğini söylüyor, kimileri daha ılımlı yorumlar yapıyor.Ama bu gezinin asıl özetini, dün gazetelerin birinci sayfalarında yer alan bir fotoğraf yansıtıyor.Fotoğrafta Başbakan’ın eşi ve kızı, Dışişleri Bakanı’nın eşi ve ABD Başkanı’nın eşi yer alıyor. Türk hanımlar çok mutlu gülümsüyor, ABD’nin birinci kadını da görevinin gereği olan gülümsemeyi yüzüne oturtmuş poz veriyor.Başbakan’ın eşi ve kızı ile Dışişleri Bakanı’nın eşinin giyimleri herhalde fotoğrafı gören herkesin dikkatini çekmiştir. Moda uzmanları bu hanımların türbanlarından ayakkabılarına kadar giyimleri üzerine bazı yorumlar getirebilir.Ancak üçünün de verdiği izlenim, Türkiye’nin en yüksek mevkilerinde bulunan kişilerin eş ve çocuklarından çok, bir Arap “asil” ailesinin mensuplarına benzemeleridir.Bu giyim, ilk anda kişisel özgürlük ve bireysel haklar çerçevesinde görülebilir ve “ne olacak yani” denilebilir. Ama fotoğrafa biraz daha bakıldığı zaman, bu giyim tarzının Türk olmayan başka bir kültürün ürünü olduğunu görebiliriz.Bu “ulusal” bir giyim değildir ve gerçek bir Arap kültürünün giyime yansımasıdır.***Şimdi yine fotoğrafa bakarak şunu düşünelim:Türkiye’nin en yüksek üç mevkiinin; Cumhurbaşkanı’nın, Başbakan’ın ve Meclis Başkanı’nın eşlerinin Arap modasına uygun giyinip yan yana sürekli olarak halkın önüne çıkmalarının sonuçları ne olacaktır.Türkiye’nin en tepesindeki üç kişinin eşleri Arap kadınları gibi giyindiği zaman bunun bir sonucu, türbanla ilgili olarak “kamusal alan” gibi tartışmaların sona ermesi ve “kamunun” bütün alanlarının Arap modası tarafından işgal edilmesi olacaktır.Cumhurbaşkanı’nın, Başbakan’ın ve Meclis Başkanı’nın eşleri böyle giyindikleri, insanların önüne böyle çıktıkları zaman sade vatandaşa herhangi bir kısıtlama getirilmesi en büyük iki yüzlülük olacaktır.Bundan sonrası da bellidir. Plajlarda da Arap modasına uygun olarak giyinilecek, devletle iş yapan “iş adamlarının” eşleri de en tepedeki hanımların yanında öyle giyinecektir.O fotoğrafa herkes baksın ve düşünsün. Türkiye’nin geleceğini düşünsün.

Devamını Oku

Tehdit mi değil mi?

2 Ekim 2006

Silahlı Kuvvetler üst komuta kademesi ile “sivil” iktidar arasındaki gerilim görüntüde bir tanım ve bir teşhis farkından ileri geliyor.Tanım, görev tanımıdır. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kendisi için yaptığı görev tanımı ile şu andaki AKP hükümetinin tanımı uyuşmuyor.Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kendi görev tanımında sorumluluk alanı, vatanın korunmasının ötesinde cumhuriyetin ve laik düzenin korunmasını içermektedir. Genelkurmay Başkanı dün “Cumhuriyetin güçlü muhafızlarını yetiştirmek”ten söz etmiştir.AKP hükümetinin dolaylı olarak yaptığı tanımlar daha çok şu anda Avrupa ve Batı ülkelerinde geçerli olan tanım doğrultusundadır ve bu tanımda esas olan, sivil siyasi otoriteye bağlılıktır.Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanları, Cumhurbaşkanı’nın da katıldığı bir teşhiste bulunuyor. Bu teşhis “irticanın laik düzen açısından bir tehdit oluşturmaya başladığı” şeklindedir.AKP hükümeti ve Başbakan ise bu teşhisin tam tersine bir kanaat taşımakta, ülkede laiklik açısından bir tehdit bulunmadığını düşünmekte ve ifade etmektedir.Genelkurmay Başkanı Orgeneral Büyükanıt’ın dünkü konuşmasının ana ekseni bu iki fark üzerine kurulmuştur.***Laikliğin tehdit altında olduğunu söylemek, aslında doğrudan AKP hükümetine gönderme yapmak anlamına geliyor.AKP, siyasal İslam kökenli bir siyasi partidir. İktidar süreci içinde birçok temel politikada merkezci bir çizgi izlemesine rağmen kendi tabanından gelen baskılar karşısında da zaman zaman eğilip büküldüğü bir gerçektir. Bürokraside neredeyse bütün önemli konumlara getirilen kişilerin eşlerinin başlarının kapalı olması bile yeterli bir kuşku konusudur ve tesadüf olamaz.Orgeneral Büyükanıt, yine adını vermeden Meclis Başkanı Arınç’a ağır bir cevap vermiştir. Burada konu “laikliğin tanımı”dır. Meclis Başkanı Arınç birkaç kez laiklik tanımının yetersiz olduğunu ve yeniden yapılması gerektiğini söylemiştir. Bu çıkışlar kolay yenir yutulur türden değildir. Ve beklendiği gibi Silahlı Kuvvetler üst komuta heyeti tarafından önemle kaydedilmiştir.Genelkurmay Başkanı’nın dünkü konuşması üzerine çok yorum yapılacak, belki konuşmayı eleştirenler de olacaktır. Ancak halihazırdaki manzara, Silahlı Kuvvetler ile AKP hükümeti arasında bir gerilimin var olduğudur.Şunu tahmin etmek güç değildir, bu gerilim Cumhurbaşkanı seçimine kadar sürecektir. Seçimden sonra ne olacağı da tamamen o makama gelecek kişiye bağlıdır.

Devamını Oku

Kolay olmayacak

2 Ekim 2006

Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı’na adaylığı ile ilgili olarak “nisan ayına kadar” konuşmayacağını söylemiş. Bu sözden çıkabilecek ilk sonuç, halen kararsız olduğudur.Başbakan gerçekten büyük bir ikilem içinde. Eğer Cumhurbaşkanlığı’na aday olmazsa, yaygın yorum “Yeni bir 28 Şubat süreci” yaşanmasından korktuğu için vazgeçtiği şeklinde olacaktır.Bunun, daha hafif durumlarda bile sinirlerine hakim olamayan Başbakan için “ağır” bir durum olması doğaldır. CHP de aday olmadığı takdirde “biz yaptırmadık” diye gerineceği için Başbakan’ın yüreğindeki ağırlık daha da artacaktır.Erdoğan’ın istemesine rağmen Cumhurbaşkanı adayı olmamasının sonraki siyasi çizgisinde taşıyacağı izler bırakması kaçınılmazdır.v Meclis’in açılışında konuşan Cumhurbaşkanı Sezer’in, özellikle kadrolaşma konusundaki sözleri de bir açıdan Erdoğan’ın “taraflı” konumunun tekraren ifadesi olarak görülebilir.Bazı AKP’li bakanların, bütün önemli atamalarda siyasi İslam’a çok yakın kişileri tercih etmeleri geniş tepki topluyor.**** Bir AKP’linin Cumhurbaşkanı olması durumunda da YÖK’e, dolayısıyla bütün yüksek öğrenim sistemine ve yüksek yargıya da aynı eğilimin damgasını vurması beklenmektedir.* Adları “bağımsız” olan ama fiilen hükümet tarafından yönlendirilen hemen bütün kurumlarda şu anda çok açık olarak AKP damgası görülmektedir.* Erdoğan ya da bir başka “sağlam” AKP’linin Cumhurbaşkanı olmasıyla aynı düzenin devam edeceğini düşünenler bu durumu tüm “devletin kuşatılması” olarak görüyor.Erdoğan’ın Çankaya’ya çıkması, dış dünyada da “ılımlı İslamın tam hakimiyeti” olarak görülecektir. Batı medyasında AKP’nin sıfatı “ılımlı İslam” olarak yerleşmiştir ve Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olmasına da aynı açıdan bakılacaktır.Bazı çevreler Erdoğan’ı “Seçilirsin olur biter, herkesin sesi kısılır” diyerek teşvik edebilir ve Özal örneğini verebilir. Özal da partisinin yüzde 20’lerdeki bir oy gücüne rağmen ve yaygın tepkilere hiç aldırmadan Cumhurbaşkanı olmuştu.Aynı durumun Erdoğan için de geçerli olacağını söylemek kolay değil. Çünkü Erdoğan Özal değil.Erdoğan’ın Çankaya’ya çıkması, eşi başını açsa bile hiç kolay değildir.

Devamını Oku