Her ormanı boş sanma!

30 Eylül 2006

Şirazlı Şeyh Sadi’den “padişahların âdetleri hakkında” bir hikâye: İşittim ki bir padişahın şehzadelerinden birisi kısa boylu, gösterişsiz imiş. Bir gün padişah o kısa boylu oğluna, kendisini beğenmediğini sezdiren bir bakışla bakmış. Zeki şehzade işi anlamış. Babasına lazım gelen hürmeti ifadan sonra şöyle demiş:“Şah baba! Akıllı kısa, cahil uzundan daha iyi biridir. Boyca her türlü büyük olanın kıymettedaha iyi olması lazım gelmez. Koyun paktır, fil murdardır.Yeryüzündeki dağların en küçüğü Tur’dur, fakat Cenabı Hakk’ın indinde kadir ve mertebece diğer dağlardan daha büyüktür. İşittin mi, bir gün bir zayıf âlim bir şişman ahmağa şunu demiş: Arap atı zayıf ise de bir tavla eşekten daha iyidir.” Şehzadenin sözüne babası gülmüş, devlet erkânı beğenmiş fakat kardeşleri yürekten incinmiş.* Bir insan söz söylemedikçe ayıbı, hüneri gizli olur. Her ormanı boş sanma, içinde bir kaplanın uyumuş olması pek mümkündür.İşittim ki o sırada çetin bir düşman padişaha yüz göstermiş, harp ilan etmiş. İki ordu karşı karşıya gelmiş. Meydanda ilk evvela atını oynatan o şehzade olmuş ve düşmana hitaben şöyle demiş:“Ben o kimse değilim ki cenk gününde arkamı görmüş olasın. Kanlı toprak arasında bir baş görürsen işte o benim başımdır. Harbe giren kendi kanıyla oynar. Kaçacak olursa ordunun kanıyla oynamış olur.” Şehzade bunu söyledikten sonra düşman askerlerine hücum etmiş. İşe yarar yiğitlerden birkaçını öldürmüş. Sonra dönüp babasının huzuruna gelerek yer öpmüş ve “Muhterem baba” demiş, “şahsım sana hakir görünmüştü. Sakın şişmanlığı hüner saymayasın. Muharebe meydanında da ince belli Arap atı işe yarar, besili öküz bir şey yapamaz.” Naklettiler ki düşman çok, bunlar az imiş. Askerin bir kısmı kaçmak istemiş. Şehzade, “Yiğitler, çalışın ki kadın elbisesi giymeyesiniz” diye haykırmış.Şehzadenin bu sözü üzerine süvarilerin hiddeti, şiddeti artıp hamle etmiş. İşittim ki hemen o gün içinde düşmanı mağlup etmişler.Bunun üzerine padişah şehzadenin başını gözünü öpmüş, onu kucaklamış. Ona karşı hüsnü nazarını her gün biraz daha artırmış. Nihayet onu veliaht yapmış. Kardeşleri kıskanmış, yemeğine zehir koymuşlar.Çardaktan bu suikasti gören kız kardeşi pencerenin kanatlarını birbirine vurmuş. Zeki çocuk işi anlayarak elini yemekten çekmiş ve “Hünerliler ölsün de hünersizler onların yerini tutsun, bu olmayacak bir iş” demiş. (Dünyada hüma kuşu kalmasa dahi baykuşun gölgesi altına kimse gelmez.)İşi padişaha duyurmuşlar. Padişah diğer oğullarını çağırtıp onları lazım geldiği surette cezalandırmış. Sonra memleketi çocukları arasında taksim etmiş, her birine memnun olacakları bir parçayı vermiş. Bu suretle fitne yatışmış, münazaa kalkmış.Zira hükemâ demiştir ki: “On derviş bir kilimde uyur, iki padişah bir iklime sığmaz.” * Allah adamı bir ekmeğin yarısını yerse yarısını fakirlere verir.Bir padişah yedi iklime malik iken iklimi de zaptetmek arzusunda bulunur.

Devamını Oku

Kim böler?

29 Eylül 2006

Türkiye’yi PKK bölebilir mi? PKK, dönemi çoktan geçmiş ve ancak yarattığı dehşet ortamıyla ayakta kalması mümkün bir terör örgütüdür. Kullandığı yöntemlerin herhangi bir sonuca ulaşması mümkün değildir.İspanya’da ETA, İngiltere’de IRA, Fransa’da Korsikalılar bu yöntemlerle sonuca ulaşamayacaklarını, terörün etkili bir siyasi silah olmaktan çıktığını görmüşlerdir.Türk Silahlı Kuvvetleri gibi örgütlü ve etkili bir gücün karşısında silahla hiçbir yere varılamayacağını onlar da görmeye başlamıştır.Türkiye’yi PKK bölemez.***Türkiye’yi Avrupa Birliği bölebilir mi?Avrupa Birliği içinde Türkiye’nin tam üye olması gerektiğini savunanların kanıtlarından biri, yerleşen demokrasinin Türkiye’deki Kürtlerin yararına olacağıdır. Kürt milliyetçi hareketlerine sempatiyle bakanların düşündükleri ise Türkiye’nin AB’ye tam üye olmasıyla büyük bir Kürt nüfusun da dolaylı olarak AB’ye girecek oluşudur.Avrupa Birliği’nin Türkiye’nin bölünmesini istediğine ilişkin hiçbir somut kanıt bulunmuyor.Ayrıca AB içinde Türkiye’nin bölünmesini hedefleyenler olsa bile, bunların elinde hiçbir araç yoktur.Türkiye’yi Avrupa Birliği bölemez.***Türkiye’yi ABD bölebilir mi?Washington’daki bilgisayarlardan bol miktarda “Büyük Kürdistan” haritası çıkmasına rağmen ABD’nin Orta Doğu politikasında, Büyük Orta Doğu Projesi’nde Türkiye önemli bir yer tutuyor. Bunun için de daha güçlü bir Türkiye gerekiyor. Bölünmüş ve yaralı bir Türkiye ABD’nin BOP hayallerinde beklediği rolü alamaz.Washington’daki bazı köşe başlarında “Büyük Kürdistan” hayalleri kuranlar olabilir, ancak bunların etkili olduğuna ilişkin bir kanıt yoktur.ABD Türkiye’yi bölemez.***K. Irak Kürtleri Türkiye’yi böler mi?Bağımsız Kürdistan yolunda ilerleyen Kuzey Irak Kürtleri henüz hedeflerinin çok uzağındadır. Bunlar ne düşünürse düşünsün, ne hayal kurarlarsa kursunlar, Talabani ne hava yaparsa yapsın, küçücük bir Kürdistan’ın Türkiye’yi bölmesi rüyası bile gülünçtür.Kuzey Irak Türkiye’yi bölemez.***Türkiye’yi kim böler?Türkiye’yi bölebilecek tek güç yine Türklerdir. Yanlış siyasetlerde, yanlış takıntılarda ısrar ederek, gereksiz korkuları iyice abartarak, yanlıştan yanlışa düşerek kendi vatanımızı kendimiz bölebiliriz. Herkesi bölücü gibi görerek, herkesi düşman görerek, bütün dünyanın bizi bölmek istediğine inanarak, kendi ülkemizi kendi ellerimizle böleriz.Türkiye’yi bizden başka kimse bölemez.

Devamını Oku

Askeri darbenin gizli çekiciliği

28 Eylül 2006

Ankara’nın bitmez tükenmez daralma mevsimlerinde önce “asker ne diyor” sorusu ortaya çıkar. Buna çeşitli kalemler kendi bakış açılarına, hatta özlemlerine ya da bağlantılarına göre cevaplar yetiştirmeye başlar.Ardından “asker müdahale eder mi” sorusu gelir. Yine herkes buna da kendine göre bir cevap bulur.Şu anda Ankara yine böyle bir mevsim yaşıyor. Yine çeşitli köşelerde “iyi darbe-kötü darbe” tartışmaları başladı. İslamcı kesime yakın yayın organlarında yeni bir “28 Şubat” kuşku ve korkusu açığa çıktı.Askeri müdahale konusunun tekrar gazete köşelerinden taşmaya başlamasının birinci nedeni Türk Silanlı Kuvvetleri’nin üst komutasındaki görev değişikliği oldu.Ankara uzun süredir bu görev değişikliğiyle ilgili çeşitli kaynatma faaliyetleri içindeydi. Yayılan beklenti 30 Ağustos’ta göreve gelen komutanların, bir önceki dönem gibi AKP iktidarına hoşgörülü yaklaşmayacağı şeklindeydi.Bu tür beklentiler yayıldığı dönemlerde de kaçınılmaz olarak bunun yansımaları olur. Komutanların her zaman söyledikleri, her törende dile getirilen “laik cumhuriyet” vurguları bu kez başka türlü kaynatmaların konusudur.İşin doğrusu* Türkiye’de 3.5 askeri müdahale oldu. 1960, 1971 ve 1980 askeri müdahalelerinin ardından yaşananları değil, ondan önceki dönemleri göz önüne alanlar için askeri müdahaleler itiraf edilmemiş bir çekicilik konusu olarak zihinlerde yaşamaya devam ediyor.* Benzer bir durum “buçuğuncu” denebilecek olan 28 Şubat “süreci” için de geçerlidir. Bu “süreç”te Çiller-Erbakan iktidarı indirildi, ardından Türk siyasi hayatının en türbülanslı dönemlerinden birine girildi, sonra da AKP iktidar oldu.AKP’nin tabanında çeşitli tarikatlar ve cemaatlerin etkili olduğu bir sır değil. Bu “taban” zaman zaman bazı belediyelerin faaliyetlerinde görüldüğü gibi sersemce icraatlara kalkışarak 28 Şubat günlerini hatırlatıyor.Bu izansız, cahilce ve anlamsız icraatlara rağmen AKP’nin bundan sonraki seçimde de tek başına iktidar olma ihtimalinin yüksek oluşu bazı çevrelerde umutsuzluğa yol açıyor, orta vadeli geleceğe ilişkin karamsar beklentiler yaratıyor.Askeri darbelerin gizli çekiciliği de burada ortaya çıkıyor: Laf olarak “yanlış” diyenler bile gizliden gizliye taşıdığı “olsa fena olmaz” duygusunu çeşitli yollarla ifşa ediyor.* Askeri öne iterek siyasi ya da toplumsal yarar sağlamayı umut edenler hiçbir zaman eksik olmamıştır. Üstelik bunlar her askeri müdahalenin arkasının daha büyük sorunlarla geldiğini görmemektedir.Ama bu gerçek de AKP’nin içindeki radikal unsurların faaliyetleri karşısında susulmasını gerektirmiyor. Tam tersine, sivil toplum, toplum, bu faaliyetlerin karşısına gerçek vatandaş tepkisini koymalıdır. Askeri darbelerin gizli çekiciliğine kapılıp bu görevi savsaklamak da suçtur.

Devamını Oku

Rapor davası

28 Eylül 2006

Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye raporundan bazı “istenmedik” sözler çıkartıldı ve rahat bir soluk aldık.Ancak, bu rapordaki en önemli unsurlar, üzerinde en çok gürültü koparılanlar değil. Raporda ciddi olarak göz önüne alınması gereken iki ana unsur var ve her ikisinin bulunması da doğrudur.* Birinci unsur, Türkiye’nin Avrupa Birliği “standartları” konusunda ilerlemesini durdurmuş olması. Bunun en temel göstergesi de, onca yasa değişikliğine rağmen uygulamada halen bir adım ileri iki adım geri gitme halinde oluşumuz.* Dışarıdan bakıldığında Türkiye halen, yazarların düşünceleri yüzünden, yazdıkları yüzünden hapse atılma tehdidi altında bulundukları bir ülke.Aynı zamanda bu ülke, kendi içindeki en önemli “azınlık” sorununu, Kürt meselesini çözebilmiş değil. Bu meselenin en geniş ve çağdaş demokratik kurallar ve insan hakları uygulaması içinde çözüme gidebileceği konusunda da fikir birliği sağlanmış değil.* Dışardan bakıldığında Türkiye, her gün terör eylemlerine sahne olan, insanların mayınlarla öldüğü bir ülke.***Türkiye’nin batısında, bu sorunlara boğulmuş, bu sorunlara ulusal ve demokratik çözüm üretememiş başka bir ülke yoktur. Bin bir tür azınlık ve demokrasi sorunları bulunan Orta Avrupa ülkelerinin gösterdiği ilerlemeyi Türkiye gösterememiştir. Çünkü Türkiye’de bütün hayatı etkileyen bir “zamana bırakma” alışkanlığı bulunmaktadır.Ankara’daki siyasiler bugünkü gibi daralma dönemlerinde hemen bir “dışarı”yı eleştirme pozisyonu alırlar. Bize yapılan haksızlıklar ve yanlışlar bazen öfkeli bazen kırgın ifadelerle halkın duygularına sunulur...Şu anda da benzer bir durum var. Ancak bu yakınma, acınma ve kırılmaların gerçek hayatta hiçbir anlamı yok. Gerçek hayatta ilerleme sağlamanın birinci koşulu kendi söküklerini açıkça görebilmek, konuşabilmek ve bunların onarımı için toplumsal desteği ve katılımı sağlamaktır.**** Avrupa Birliği hedefi, Türkiye’nin yapmakta geciktiği bütün yasal, toplumsal ve idari reformları en hızlı şekilde yapması hedefidir. Bu hedefin en önemli unsuru da halkın daha demokratik, daha çağdaş bir ülkeye olan inancını geliştirmesi ve oluşturulmasına katılmasıdır.Avrupa Birliği meselesi, Ankara’da sürekli olarak atlarla arabanın yerinin değiştirilmesi oyunu içinde ele alınmaya devam ediyor. Avrupa Parlamentosu raporlarının yarattığı dalgalanmalar da bu zihinsel sıkıntının ürünüdür. Oysa atları arabanın önüne koymak hiç de zor değildir. Yeter ki bunun için gereken mantıklı bir siyasi irade olsun.

Devamını Oku

Hep aynı korkular

27 Eylül 2006

Avrupa Parlamentosu, Türkiye raporunu görüşüyor. Bugün de oylayacak. Yine aynı korkularla başlıyoruz ve bitiriyoruz.Her seferinde “acaba bizim için ne diyecekler, hangi açığımızı yakaladılar” diye kıvranıyoruz.Tembel öğrencinin ruh haline bürünmüş, öğretmenin vereceği notun iyi olması için dua ediyoruz.İçten içe ve çok iyi bildiğimiz eksiklerimizi onlar bir kez daha yüzümüze söyleyecekler diye panikliyoruz.Kendi verdiğimiz sözleri tutmadığımızı, tutamadığımızı çok iyi bildiğimiz için daha da yüksek sesle “verdiğiniz sözleri tutun” diye bağırıyoruz.Kimse, bir başkasının yüzüne karşı “kardeşim yıkanmamışsın, kokuyorsun” demesini istemez. Ama biz doğru dürüst yıkanmadığımızı bildiğimiz için buna daha da fazla kızıyoruz.Ülkemizin eksiklerini, söküklerini, geriliklerini görmek için Avrupalıların bunları bize söylemesine hiç gerek yok. Her gün gazetelerin bütün sayfalarında, televizyonların bütün haberlerinde yüzümüze tutulan aynalarda bunları görüyoruz.Hem de çok iyi görüyoruz, ama “haydi bir el birliği yapalım, herkes bir el versin ve şu işleri düzeltelim” diyebilecek bir morali yakalayamıyoruz.Çünkü başarabileceğimize olan inancımız oldukça zayıf. “Biz bize benzeriz, boşverin dünyanın gerisini” diyen kaba kasaba ruhu her alanda karşımıza çıkıyor, zorlukla üst üste konulmuş tuğlaları devirerek yepyeni bir yapının içinde yaşama umutlarımızı yıkmak için her yola başvuruyor.Engel kafalarımızın içindeAvrupa Parlamentosu da Avrupa’daki bütün kafa karışıklıklarının yansıdığı bir sahne olarak ileri bir bilinç düzeyinin, ileri bir dünyaya bakışın yanı sıra en şımarık ve tuzu kuru çocuklarının kendilerini gösterme imkânı buldukları bir platform olarak bizdeki kafa karışıklıklarını kışkırtıyor.Avrupa Parlamentosu’ndaki en duyarsız, en sorumsuz, en abuk sabuk ses bile bizi fazlasıyla sarsıyor.Avrupa Parlamentosu bugün Türkiye raporunu oylayacak ve her parlamentoda görülen, sadece adları duyulsun ya da bazı lobilere şirin görünmek için yapılmış anlamsız ve önemsiz görüşler de bu belgeye yansıyacak.Avrupa Birliği yolunda Türkiye’nin önündeki engel ne Avrupa Parlamentosu’dur ne de Avrupa’daki Türkiye’den korkan sağ partilerdir. Bizim sorunumuz halen bizim içimizdedir. Asıl aşmamız gereken engeller yine kafalarımızın içindedir.

Devamını Oku

Nihayet

25 Eylül 2006

Irak’ın Cumhurbaşkanlığı görevini de yürüten Kürt siyasetçi Talabani’nin dünkü açıklamasını “her şeye rağmen” olumlu kabul etmek gerekiyor.Talabani birkaç gün içinde PKK’nın ateşkes ilan edeceğini söyledi. Bu açıklama henüz PKK’dan gelmemiş olmakla birlikte en azından Kuzey Iraklı Kürt liderler açısından olumlu bir gelişmeyi gösteriyor.Kuzey Irak’ta adım adım bağımsız bir Kürdistan’a doğru ilerleme sürüyor. Bir süre daha bu bölgenin resmi sıfatı “özerk yönetim” olsa ve Irak içinde yer alıyor gibi davranılsa da fiilen bağımsız bir devlet durumuna geçilecektir.Böyle bir devletin dünyaya açılacağı tek yol Türkiye’dir. Bu yolu “Büyük Kürdistan” hevesleriyle zorlamanın maliyetini herhalde aklı başında her Kürt görmektedir.Şu anda Kuzey Irak, Türkiye’ye yönelik faaliyetler için asıl üs olarak kullanılıyor. PKK bu bölgede kendisine lojistik destek sağlayacak bir örgütlenme kurmuştur.Türkiye’nin de birinci önceliği şu anda bu üssün dağıtılmasıdır. Bugünkü lojistik destekten yoksun kalacak olan PKK’nın şu andaki kadar rahat bir biçimde saldırılarını sürdürmesi zorlaşacaktır.***Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde Kuzey Irak’taki nüfustan daha fazla Kürt yaşıyor. Bunlar Türkiye Cumhuriyeti’nin eşit vatandaşlarıdır. PKK terörünün başladığı günden bu yana gelen bazı yanlış uygulamalar da bu temel gerçeği değiştiremez.Türkiye ile Kuzey Irak’taki kürdistan arasında bulunması gereken ilişkilerin kurulmasını engelleyen unsur PKK’dır.Kuzey Irak, Türkiye sınırı dışında “düşmanlar”la çevrilidir. Hem Şii hem Sünni Araplar hem de İran Şiileri Kuzey Irak Kürtlerini tümüyle ABD işbirlikçisi olarak görüyor. Bu, bölgedeki hayatı güçleştirmeye devam edecek asıl unsurdur.Amerikan askerleri bölgede sonsuza dek kalmayacak. Ve onlar gitmeye başladığı sırada da Kuzey Irak için Türkiye’den büyük güvence ve dost olmayacaktır.PKK’nın ateşkes ilan etmesi ya da terör eylemlerini durdurması bu sürecin ancak ilk adımı olacaktır. Ardından da her türlü silahlı oluşumun kendi ilga etmesi, bölgede gerçek barışın kurulabilmesi için asıl aşamadır.Bu meseleye eğer Kuzey Irak Kürt liderleri de aynı açıdan bakarlarsa, sonuç herkes için; hem Kuzey Irak Kürtleri için, hem Türkiye Kürtleri için ve tabii ki hem de bütün Türk halkı için hayırlı olacaktır.

Devamını Oku

Yine sınıfta kaldı

24 Eylül 2006

Geçen hafta iki önemli olayda CHP yine sınıfta kaldı. Bunlardan biri Türk Ceza Kanunu’nun 301’inci maddesi, ikincisi de Vakıflar Yasasıdır.* TCK’nın 301’inci maddesinin haldeki şekliyle çok geniş bir “kullanıma” açık olduğu, düşünce ve ifade özgürlüğü üzerinde ciddi tehdit oluşturduğu tartışmaları aylardır sürüyor.Birçok gazeteci ve yazar bu maddeden yargılandı, bir kişi mahkûm edildi.O tartışmalar içinde CHP etkili bir şekilde yer almak yerine susmayı tercih etti, parti sözcüleri bazı gevelemelerle durumu idare etme yoluna gitti.301. madde dolayısıyla son olarak geçen hafta Elif Şafak yargılandı ve hemen beraat etti.Konuya ilişkin olarak CHP’den söylenen, tam bir komedi ve bir sosyal demokrat parti açısından tam bir dramdır. Özetle şöyle dedi parti sözcüsü: “Elif Şafak’ın beraatini memnuniyetle karşıladık, ancak bu maddenin değiştirilmesine karşıyız...” Bu sözün birinci bölümündeki samimiyetsizlik, ikinci bölümünde hemen ortaya çıkıyor. Böyle küçük bir söz oyunuyla hem zevahiri kurtarmak hem de yeni radikal sağ çizgisini korumaya çalışmak herkesi cahil ve sersem zanneden “küçük” bir ruh halinin eseridir.* CHP Vakıflar Yasası’nın Meclis’te görüşülmesi sırasında da yine radikal sağ politikasının en mümtaz örneklerinden birini ortaya serdi.Bu yasanın amacı şu anda Türkiye’de varolan azınlık vakıflarıyla ilgili kısıtlamaların kaldırılması ve bütün vakıfların aynı hakları elde etmesidir.Yasayla bugüne kadar çeşitli korkular, özellikle de radikal milliyetçi baskılar dolayısıyla yapılan haksızlıkların giderilmesi örgörülmektedir.Ve bu yasanın Meclis’ten geçmesi CHP’nin atağıyla engellenmiştir.İlk oylamada yasaya olumlu oy veren AKP’liler CHP’lilerin “Heybeliada ruhban okulu açılacak, azınlık vakıfları bütün mallarını geri alacak ve siz bir Hristiyan oyununa gelmiş olacaksınız” diye baskı yapmaları üzerine tavır değiştirmişlerdir.Bu üslup tümüyle faşizandır. Ancak radikal sağda görülen korku ve basitliğin ürünüdür.Bu tür popülist ve milliyetçi politikalarla sokaktaki insanı etkilemek mümkün. Ama bu tarz politikaların patenti asla kendisine sosyal demokrat diyen partilerde değil.CHP, kendine modern bir genel merkez yaparken siyasi çizgisini en gerici ve korkak sağa çekmiştir. Demek ki genel merkez binalarının çağdaş olmasıyla partiler çağdaş ve demokrat olmuyor.

Devamını Oku

Kayıp develer

23 Eylül 2006

Molla Camî, develerini kaybeden iki adamın hikâyesini anlatıyor ve birer “hisse” çıkarıyor:Arap’ın biri devesini kaybetmiş. Bulursa onu bir dirheme satacağına yemin etmiş.Devesini bulmuş, ama ettiği yeminden de pişman olmuş. Sonra yemininden dönmeyeceği bir çözüm bulmuş:Devesinin boynuna bir kedi asmış ve dolaşıp bağırmaya başlamış:“Devem bir dirheme, kedim yüz dirheme! Var mı alan? Ayrı ayrı satmam. İkisini bir arada satıyorum. Alan böyle alacak!” Karşısına bir adam çıkmış şöyle demiş: “Doğrusu deven ucuz, ama boynundaki gerdanlığı olmasaydı...” * Molla Camî’nin “hissesi”: Cibiliyetsiz, cinsi bozuk bir adam sana deve hediye etse bile alma. O bağışladığı devenin boynuna astığı minnet gerdanlığı, insana bir deve yükünden daha ağır gelir.***Bir bedevi devesini kaybetti. “Devemi bulup getirene iki deve yükü vereceğim” diye ilan ettirdi.Komşuları dediler ki: Yahu bu ne biçim alışveriştir? Bu ne iştir? Bir yük devesi iki deve yükünden daha mı değerlidir? İki deve yükü bir yük devesinden daha değerli değil midir? Bedevi onlara şu karşılığı verdi: “Böyle konuşmakta ve düşünmekte mazursunuz, çünkü bulmak zevkini tatmamışsınız...” * Molla Camî’nin “hissesi”: Kaybolan bir şey değersiz olsa bile, “adam sen de” deyip vazgeçmemelisin. Dikkatli insanlar, ince düşünen insanlar için araştırmak ve bulmak keyfi, bulunan şeyden daha üstündür. Çalışmanın, araştırmanın, düşünmenin keyfini tadan bilir. Araştırarak bulmak her şeyden daha değerlidir.***Yaşlı Kızılderili ile torunu kulübenin önünde oturmuş, az ilerde boğuşup duran iki köpeği izliyordu. Köpeklerden biri beyaz, biri siyahtı. Çocuk, kendisini bildi bileli bu iki köpeğin dedesinin kulübesinin önünde boğuşup durduğunu düşündü.Dedesi bu iki köpeği sürekli gözünün önünde tutar, yanından ayırmazdı.Torun herkesin kulübesini korumak için bir köpek tuttuğunu, ama dedesinin neden biri beyaz, biri siyah iki köpeği tuttuğunu sordu.Yaşlı Kızılderili, “Onlar benim için iki simgedir” diye cevap verdi.“Neyin simgesi?” “İyilik ile kötülüğün simgeleridir onlar. Aynen şu gördüğün köpekler gibi, iyilik ile kötülük de içimizde sürekli mücadele ederler. Bu iki köpeği izledikçe ben de bunu düşünürüm, onun için ikisini de yanımdan ayırmam.” Çocuk, “mücadele varsa bir kazanan da olmalı” diye düşündü ve tekrar dedesine sordu:“Peki sence hangisi kazanır bu mücadeleyi?” Yaşlı Kızılderili gülümseyerek cevap verdi:“Hangisi mi? Ben hangisini daha iyi beslersem o kazanır!”

Devamını Oku