Olur mu olur

22 Eylül 2006

CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın bugünkü gazetemizde yer alan konuşmasının tümüne bakıldığı zaman şöyle bir izlenim güçleniyor:Baykal, Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olacağına kesin gözüyle bakıyor.Bundan sonra olacakları da Baykal söylüyor:Anayasa Mahkemesi’ne, YÖK’e atamalar yapacak, buraları kendi denetimine almaya çalışacak.Sonra ne olacak?Sonra büyük bir kavga çıkacak. Cumhurbaşkanı’nın attığı her imza kavga konusu olacak. Bildiğimiz Tayyip Erdoğan da bugüne kadarki alışkanlığını büyük olasılıkla sürdürecek ve bir üst makama çıkmış olmanın rahatlığıyla herkese cevap verecek; tartışacak ve azarlayacak.Makamların getirdiği sorumlulukların insanların sivri yanlarını törpülediğine ilişkin örnekler çoktur. Ancak Erdoğan söz konusu olduğunda aynı durumun yaşanacağına, şimdiden ikna olmak zor.Vazo hesabı...Ayrıca çok sayıda örnek; Demirel ve Özal’ın Cumhurbaşkanı olmalarından sonra yaşananlar göstermektedir ki, bir alt katta olmasına rağmen “asıl iktidar” olan yeni başbakan, genellikle ikinci adam olmayı reddetmekte ve bir üst makama çıkmış olan eski “amiriyle” güç kavgası yapmaktadır.Bunu bugünün diline çevirdiğimiz zaman şunu elde ediyoruz: Erdoğan Cumhurbaşkanı olursa büyük olasılıkla Abdullah Gül AKP Genel Başkanı ve Başbakan olacaktır. Gül’ün bugüne kadar çizdiği “ılımlı” kişiliğin o andan itibaren fazla önemi kalmayacaktır. “Asıl patron” Gül olacaktır ve “başbakan ile yardımcısı arasındaki bugünkü ilişki” yok olacaktır.* Kimlik ve kişilik sorunlarının düğümüne takılıp kalmış olan CHP’nin bundan daha önemli bir siyasi fırsata sahip olması mümkün değildir.Çünkü yukardaki tablonun doğal sonuçlarından biri, AKP içindeki farklı grupların yeni dönemde daha fazla güç için aralarında rekabete girişmeleridir.* Böyle durumlarda da “vazo kolay kırılır” ya da en umulmadık örgütler “tespih taneleri” gibi dağılıverir.Bu senaryo şu anda fazla “uzak” gibi görülebilir. Ancak Türk siyasi hayatı buna benzer ve hatta daha “uzak” gibi görünen senaryoların inanılmaz bir hızla gerçek olmaları dolayısıyla bu kadar canlıdır.Sadece 1960 sonrasında kurulan, kapanan, kimlik değiştiren ve yok olan partiler listesine bakmak bile bu ihtimalin gücünü göstermektedir.

Devamını Oku

Çok bekleriz

21 Eylül 2006

Sahne korkunç. Üzerlerinde avukat cüppesi bulunan bazı kişiler bir yazarın mahkûm olması için boğazlarını yırtıyor.Avukatlık mesleğinin, insanın haklarını korumak, hem de sonuna kadar korumak mesleği olduğunu unutmuşlar.Yazar Elif Şafak “Türklüğe hakaret” iddiasıyla yargılandığı mahkemede beraat etti. Bu dava için yine aynı avukat cüppeli kişiler suç duyurusunda bulunmuştu.Bu kişilerin ve onlar gibi düşünenlerin istedikleri Türkiye’nin, İran-Suriye civarı bir ülke olduğu ortada. Ama bu kişilerin böyle utanç verici bir eylemi herkesin gözü önünde yapmaları, daha önceki bazı eylemleri de hatırlandığında iyice anlaşılmaz oluyor.Dünyanın hemen bütün yayın organlarında bu kişilerin durumu yer alıyor.Türkiye’de böyle kişilerin bulunduğunu bütün dünya öğreniyor, ama bu kişiler utanmamakta kararlı görünüyor. Ülkelerini nasıl bir duruma düşürdüklerini de anlamamakta ısrar ediyorlar.***>Elif Şafak davası, Türk Ceza Kanunu’nun 301’inci maddesini her türlü düşünceden korkanların istedikleri gibi kullanabilmesi sorununun ilk ve son örneği değil.Bu maddeyle ilgili olarak hükümet bir anlamda “ipe un serme” tavrını koruduğu için Türkiye’yi utandırmakta ısrar eden gruplar kendilerine oyun alanı bulabiliyor.Başbakan Erdoğan’ın dün Elif Şafak’ın beraat kararını öğrendikten sonra söyledikleri yine bir kafa karışıklığının sürdüğünü gösteriyor:* Başbakan beraate sevinmiştir, ama 301’nci madde ve benzeri durumlarla ilgili açık bir fikre sahip değildir.* Özgürlükleri ve demokrasiyi savunması beklenen (çünkü kendisine sol ve sosyal demokrat demektedir) CHP’nin tutumu ise mahkemeyi basan avukat cüppeli kişilerden daha farklı değildir.Dünyada yasakçı kafalı, en temel konularda radikal sağ ile aynı tavırları alan tek sosyal demokrat parti Türkiye’dedir.İktidarıyla muhalefetiyle demokrasi konusunda net fikirlere sahip olmayan bu Ankara’nın Türkiye’yi çağdaş ve ileri ülkeler düzeyine getirmesini bekliyoruz!..Elif Şafak olayı ve son günlerde söylenen sözler ne yazık ki “daha çok beklersiniz” diyor.

Devamını Oku

Yanlış tartışma

20 Eylül 2006

İsmailağa Camii’nde işlenen son cinayetin ardından bu bölgedeki cemaat örgütlenmesi üzerine başlayan tartışma en yanlış noktaya sürüklendi.İslam’da tarikatlar ve bunların örgütlenmesi, toplumsal etkinlikleri ve sonuçta siyaset yapmalarıyla ilgili önemli bilimsel araştırmalar vardır. Ancak şu anda tartışmanın ekseni tüm dinsel kavramların tartışılmasına dönüşmüştür.Bu tür tartışmaların izleyiciden büyük ilgi çekmesi doğaldır ve değişik televizyon kanalları da bu olaydan “rating” çıkarma faaliyetine girişmiştir.* Dinsel konuların bu şekilde tartışılması en açık deyişle, “mümkün değil”dir. Kavramlar farklıdır. İnanç üzerine kurulmuş dinsel bir düşünce yapısını farklı mantık sistemleriyle tartışmanın hiçbir anlamı yoktur.İnanç sistemi, adı üstünde “inanç” üzerine kuruludur. Dolayısıyla “ben böyle inanıyorum” diyen herhangi bir kişiyle farklı görüşte olanın tartışması ve birbirlerini ikna etmeleri söz konusu olamaz.Ayrıca ana dinlerin içindeki mezhep ayrışmaları, tarikat örgütlenmeleri aynı dinsel inanç sistemi içinde çok farklı yapılara yol açmıştır. Bu farkların boyutunu, şu anda Irak’ta birbirlerini kıyasıya öldüren, birbirlerinin camilerine bomba atıp kıyım yapan Sünniler ve Şiilerin “savaş” anlayışları gösteriyor.Laiklik varken...Türkiye’de etkinlikleri ve yaygınlıkları bilinen tarikatlarla ilgili tartışmada da aynı yanlış sürdürülüyor.Tartışma konusu olan kavramlar her tarikat için farklı olduğu gibi bu tarikatların hiçbirine mensup olmayanlar için de farklıdır. Dolayısıyla tartışma kısır bir din tartışmasına, daha doğrusu din tartışması bile sayılamayacak bir kör dövüşüne dönüşmekte, sonunda “ben de Müslümanım ama...” gibi basit üsluplarla iyice şaşmaktadır.* Tarikatların bir toplumsal örgütlenme olarak faaliyet göstermeleri, ekonomik güç ve imkânlarıyla toplumsal ve siyasal açıdan iktidar olmaya çalışmaları farklı bir konudur ve tartışmalar bu çerçevede kalmalıdır.Dinsel kavramlar ve konular üzerinde yapılan her tartışma sadece gereksiz bir farklılaşmaya katkıda bulunur. Her insan kendi inanç yapısı içinde kendisini taraf hissetmeye başlar.İnsanlar inançları çerçevesinde tarikatlara girebilir, kendilerini diğer dindarlardan farklı görebilirler. Ancak kendi inançlarını topluma dikte edemezler. Başkalarına kendileri gibi yaşamayı dayatamazlar ve kamu örgütlenmesinin dini inanç sistemlerine göre düzenlenmesi için çalışamazlar.Bunun adı da lakliktir. Dinsel inançların toplumu yönetmediği, ama her bireyin de istediği inanca sahip olabildiği düzenin adı laikliktir.Laiklikle ilgili tartışma da yapılabilir, ancak boyutları sürekli olarak dinsel kavramlara yöneltilirse (ki bir kesim bunu başarıyla yapmakta, başkalarını da buna sürüklemektedir) tartışma din tartışması olur. Bunu da hiçbir toplum kaldıramaz.

Devamını Oku

Niyet olmayınca

19 Eylül 2006

Türk Ceza Kanunu’nun 301’inci maddesi her yöne çekilebilecek, her söze, her cümleye uygulanabilecek bir maddedir. Örneğin “Cumhurbaşkanı yerini doldurmuyor” derseniz bu maddeden ceza alabilirsiniz. Ya da “filanca bakan o makama yakışmıyor” derseniz yine cezayı yersiniz.Çünkü bu maddeyle getirilen suç tanımı şöyledir: “Türklüğü, Cumhuriyeti, devletin kurum ve organlarını aşağılamak...” Bu madde bir süredir siyasi ve toplumsal eleştiri taşıyan yazarlara uygulanıyor. Yargının bu konudaki tavrı ise, “madde bu şekliyle kaldığı sürece uygulanır” şeklinde özetlenebilir.Ancak maddenin yazımı çok farklı yargı kararlarının çıkmasına da yol açıyor. Farklı mahkemeler bu maddeye göre yargılanan kişiler hakkında birbiriyle tamamen ters kararlar almıştır.* Bu durumda yapılacak iş basit ve açıktır: Madde değiştirilecek ve uygulama çelişkilerinin ortadan kalkması sağlanacaktır. Yapılacak değişiklikle tabii ki maddenin düşünce ve ifade özgürlüğü üzerinde tehdit olmaktan çıkarılması da şarttır.***Bu madde dolayısıyla çok mürekkep harcandı. Ama hükümet nedense bir adım atmaya yanaşmıyor. Yeni Türk Ceza Kanunu’nda 301. maddenin yanısıra basın özgürlüğüne ciddi tehdit oluşturan maddeler de bulunuyor. Bu maddeler yasaya sıkıştırılırken de hükümet partisi garip bir çaba içine girmiştir.Bir elle yaptığımızı diğer elimizle bozmak gibi bir alışkanlığı henüz kaybetmediğimizin örneklerinden biri yeni TCK’dır. Yeni TCK ile birçok çağdışı kalmış madde ve suç tanımı ortadan kaldırılmış, diğer yasalarla belli ölçülerde uyum sağlanmış, ama iş tam ifade ve basın özgürlüğü meselesine gelince “birilerinin” yine elleri titremiştir.Başbakan ve Adalet Bakanı bir süredir 301’inci madde konusunda “Yargıtay’ın içtihat kararlarını bekleyelim” tavrını aldı. Bunun anlamı, şu ana kadar görüldüğü üzere Türkiye açısından ayıp olan bazı yargılamaların devam etmesidir.Bu maddenin nasıl değiştirilmesi gerektiği konusunda hukukçular çeşitli çalışmalar yapmışlar, ortaya aşağı yukarı bir öneri de çıkmıştır.* AKP hükümeti gerçek bir düşünce ve ifade özgürlüğü isteyip istemediği konusunda da kararsız kalmıştır. 301’inci maddeyi bu şekilde korumaya devam etmek “aslında istemiyorlar” görüşünü güçlendiriyor.

Devamını Oku

Dört yıl geçti aradan

18 Eylül 2006

AKP kendini kutlamakta çok haklı. Uzun süredir ilk kez bir siyasi iktidar dört yıl iktidarda kalmayı başarıp beşinci yılına geçiyor. Üstelik zamanında seçim yapma başarısını gösteriyor.Siyasi istikrarsızlığın ana nitelikler arasına girdiği ülkemizde bu gerçekten büyük bir başarıdır.Bu başarıda 2001 ve 2002 krizlerinde bütün halkı iki seksen yere yatıran, en ağır ekonomi ve moral krizi yaşatan sabık üçlü koalisyonun payı büyüktür. Türk halkı öyle bir noktaya gelmişti ki, “bundan daha kötüsü olmaz” diye düşünüyordu.Sabık üçlü koalisyon böyle bir moral altyapı bıraktı ama yanında AKP’ye ekonomik altyapı bakımından en büyük mirası bıraktı.Ekonomide alınan olağanüstü tedbirler, Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası’nın kıskacı altında başlatılan reformlar da olduğu gibi AKP’ye miras kaldı.AKP de uzun süre ekonomi konularını hiç elleşmeden programın yürümesini sağlama başarısını gösterdi. (Elleştiği anda ne olduğu da daha sonra görüldü.)Sabık üçlü koalisyon, (burada Mesut Yılmaz ile Hüsamettin Özkan’ın haklarını teslim etmek gerekir) Avrupa Birliği konusunda ve bütün diğer gürültü patırtılar arasında bazı temel adımları atabilmişti. Bunlar da AKP’ye önemli bir miras olarak geçti.***Bir de idam cezasının kalkması konusunda Bülent Ecevit’in hakkını teslim etmek gerekiyor. Çiçeği burnunda AKP hükümetinin idam cezasını kaldırma cesaretini gösteremeyeceği belliydi. Neyse ki Ecevit daha önce o işi halletti.Medeni Kanun ve Türk Ceza Kanunu değişikliklerinde ise AKP’nin kararlı davrandığını kabul etmemiz gerekir. Gerçi “zina” gibi karmaşık konularda zaman zaman akılları karışmadı değil, ama toparlanmasını bildiler.AKP bir ara Kürt meselesinde cesaretlendi, hatta Başbakan kendi kulağına da yabancı gelen bazı sözler söyledi. Sonra yine akıllar karıştı ve bu meselenin üzerine gitmekten vazgeçildi.AKP Kıbrıs konusunda da cesur adımlar atmaya başladı, sonra yine yavaşladı ve bu meseleyi de “milliyetçi üslup” içinde geçiştirme yoluna gitti.Bu akıl karışıklığına Türkiye’yi Irak savaşına sokma girişiminin Meclis’in tepkisiyle bertaraf edilmesini de eklemek gerek.Böyle bakınca AKP’nin ilk dört yılında sürekli aklının karıştığını, bir doğru adımın bir yanlış adımla etkisiz hale getirildiğini söylemek yanlış olmayacaktır.Eğer önümüzdeki seçimi de kazanırlarsa, umalım ki ilk deneme süresinden gerekli dersleri çıkarabilmiş olsunlar.

Devamını Oku

Kral’a karşı İstanbul

17 Eylül 2006

Sevda Tepesi’ni imara açma yolunda karar alanların “Kral’a ayıp oluyor” gibi bir gerekçe öne sürmelerine şaşmak biraz fazla olur. Çok açık ki İstanbul’un bir kez daha öldürülmesi için bu sadece bir bahanedir. Halktan asıl operasyonu gizleme bahanesidir.Bu ülkede yasalara ve ülkenin temel çıkarlarına rağmen birileri birilerine tutamayacağı sözler verdiyse bu onların sorunudur. Eğer Türkiye bir krallık olsaydı verilen bu sözlerin bir anlamı olurdu. Yok, Türkiye’nin bir hukuk devleti olduğunu iddia ediyorsak, kimse kimseye yasalara rağmen bir söz veremez.Suudi Kralı’nın mülkü olan Sevda Tepesi’nin imara açılmasına ilişkin hukuki düzenleme yapıldığı anda sayısının bini aştığı belirtilen kaçak yapılar da yasallaşmış olacaktır.Bu, ilk adımda birkaç milyar dolarlık bir yeni rant yaratılması anlamına geliyor.İstanbul’un son yeşilliklerini yok edecek; Boğaz’ı sıradan bir su yoluna çevirecek olan düzenlemeler yapılırsa bunu milyarlarca dolarlık yeni rant alanları izleyecektir.*** İstanbul’un karşı karşıya olduğu deprem tehlikesiyle ilgili olarak gerçek anlamda bir tedbir alınması mümkün değil. Çünkü gerçek tedbir binlerce binanın yıkılması, binlercesinin büyük masraflar yapılarak güçlendirilmesi demek.İstanbul’un bir “yok olma” sorunu var. Bu sorunu yaratan zihniyet şimdi kentin son yağma planını uygulamaya koymak istiyor.Planı hazırlayanların hedefledikleri milyarlarca dolarlık rantın nasıl paylaşılacağı da herhalde düşünülmüştür.Bu milyarlarca dolarlık kaynak herhalde “kamu”ya gitmeyecektir.Herhalde İstanbul’un deprem tedbirlerine de gitmeyecektir.Birkaç yıl sonra yeni oluşacak semtlere, Boğaz’ın eski yeşil alanlarında oluşmuş mahallelere bakıldığında gerçek paylaşımın nasıl yapıldığı da açığa çıkacaktır.***Ortada bu kadar büyük paralar varken “Kral’a ayıp olur” diye anlamsız bir gerekçenin arkasına sığınmak bu cinayetin sorumlularını suçluluktan kurtarmaz.Siyaset ne içindir? Neden iktidar olunur? Bu soruların bize özgü cevaplarını ararken fazla uzağa gitmeye ihtiyaç yok. Böyle büyük operasyonların kime yaradığının, hangi kesime servet aktarımı sağladığının yüzlerce örneğini bu ülke yaşadı.Ve bu ülke az gelişmişliğini böyle rantların peşinden koşanlar yüzünden kıramadı.İstanbul’un bir kez daha yağmalanmasına kapı açacak her girişim sadece İstanbul’a değil bütün ülkeye yapılmış büyük kötülükler arasında yerini alacaktır.

Devamını Oku

Adam olmanın ölçüleri

16 Eylül 2006

İnsanın “adamlığa” erişmesinde önemli bir aşama da “ölçü bilmek”. “Ölçüsü kaçmış” insanların bulunduğu ve onların seslerinin yüksek çıktığı toplumlarda “ölçüyü” tekrar tutturmak zor oluyor, zaman alıyor.Ölçü nedir?* Konfüçyüs “kendini bilmek” ve “kendini ölçmek” için bir ölçü koyuyor:“Saygıya değer birini görürsen onun gibi olmayı düşün. Eğer saygıya değmez birini görürsen, kendi içini gözden geçir.” Ölçüyü bulabilmek için başkalarına bakabilmek, “kendine” bakabilmek ve aynaya bakabilmek gerekiyor.Dostlarının kimler olduğu da, insanın kendisini ölçebilmesi için önemlidir. Konfüçyüs, “dostlar” için şöyle diyor:“Faydalı olan üç çeşit dost, zararlı olan üç çeşit dost vardır. Dürüst insanlarla dostluk, dengeli insanlarla dostluk, tecrübeli insanlarla dostluk faydalıdır. Yüze gülücülerle dostluk, içten pazarlıklılarla dostluk, gevezelerle dostluk zararlıdır.” * Konuşmasını bilmek de “adamlığın” en önemli göstergelerindendir. İnsanın konuşmasından nasıl biri olduğunu anlamak bazen mümkündür, bazen de değildir. Konfüçyüs “konuşma” hakkında şunu söylüyor:“Kimin aklı varsa mutlaka iyi konuşur. Ama kim iyi konuşursa mutlaka akıllı değildir. Seçkin kişinin mutlaka cesareti vardır, ama her cesur olan seçkin kişi değildir.” * “Büyükler”le konuşmanın “adabı”nı da şöyle anlatıyor: “Yaşlı bir efendinin yanında bulunulurken kaçınılması gereken üç kusur vardır:O sana söz söylemeden konuşmak. Bu, terbiyesizliktir.O sana söz söylediği zaman cevap vermemek. Bu, içten pazarlıklı olmaktır. Onun yüzünün ifadesine bakmadan konuşmak. Bu da körlüktür.” * “Adamlık” olduğu zaman “ölçülülük” vardır. Konfüçyüs seçkin insanın, her durumda seçkin olabileceğini şöyle anlatıyor:“İnsanların istedikleri zenginlik ve şereftir. Ama bunlardan birine hak etmeden sahip olunmuşsa, ona bağlanmamalıdır. Yoksulluk ve aşağılanma insanların nefret ettiği şeylerdir. Birinin başına, hak etmediği halde bunlar gelirse, kurtulmak için elinden gelen çabayı göstermelidir. Adamlıktan ayrılan bir seçkin artık seçkin olamaz. Seçkin kişi yemek yerken bile adamlıktan ayrılmaz. Öfke ve coşkunluk içinde bile, olduğu gibidir. Savaşta ve tehlikede yılmadan dayanır, çektiğini hissettirmez.” * İnsan ilişkilerinde, toplum ilişkilerinde ölçülerin yerini ölçüsüzlük aldığı zaman, ölçüleri tekrar belirlemek, diğer insanlara “ölçü”nün ne olduğunu göstermek “adamlığını” kaybetmemiş olanlara düşer. Ortalıkta adamlıktan uzak çok fazla kişi olduğunda, ölçüsüzlükler birçoklarına gerçek ölçü gibi gelmeye başlar.Konfüçyüs örnek veriyor:“Yolsuz saygı dalkavukluk olur.Yolsuz ihtiyat korkaklık olur.Yolsuz cesaret isyan olur.Yolsuz doğru sözlülük kabalık olur.” * Konfüçyüs bir de şunu söylemiş:“Yalnız en yüksekteki bilgelerle en aşağıdaki budalalar değişmez.”

Devamını Oku

Bombanın sonrası

15 Eylül 2006

Diyarbakır’da patlayan bomba, en azından bir şeyi gösterdi: Kesinlikle savaşın devam etmesi için uğraşacak birileri var.Bu “birileri”nin kimler olduğu üzerinde fazla durmanın da anlamı yok. Bir taraftan gibi görünenler, aslında başka tarafın yönlendirdiği kişiler de olabilir. Sallantıdaki PKK’nın tekrar canlanması için kukla örgütler kurulabilir, hatta bazı “servisler” de işe karışabilir.Bunların birinin ya da tümünün oyunlarını boşa çıkarmanın tek yolu da bu son bombanın patlamasıyla ile bir kez daha ortaya çıkmıştır. Toplum, köken farklarını kavga konusu olmaktan çıkaracak bir iradeyle, her türlü teröre karşı ortak tavır almak zorundadır.Bu tavrın içindeki Kürt kökenli vatandaşlardan gelen dalganın kuvveti bütün ülkeyi etkileyecek, şu anda devam eden bazı “yan” gerilimleri de durdurabilecektir.***Bir süredir çeşitli kesimlerden gelen ateşkes ve silah bırak çağrılarına son olarak DTP, eski “bütün taraflara” üslubunu değiştirerek katıldı. Hemen ardından bombanın patlaması bu çağrının önemini de gösteriyor.Artık farklı kesimlerin temsilcilerinin de katılmasıyla; yani adı bilinen iş adamlarının, etkili yazarların, aydınların, sanatçıların ve yerel yöneticilerin de katılımıyla çok daha geniş bir ateşkes çağrısı yapılmalıdır.Ateşkes çağrısının ucu da silahların bırakılması olarak belirlendiğinde, bu irade gösterildiği takdirde, yankılarının çok daha büyük olması kaçınılmazdır.Sonra belki yine bombalar atılır, barış ortamında varlık nedenlerinin ortadan kalktığını düşünenler yeni kışkırtmalara girişebilir. Ancak onları durduracak olan da yine toplumun sesinin daha güçlü çıkmasıdır.Bu çağrının içinde, bu sesin gücünü daha da büyütecek olansa, merkez sağ ve soldaki diğer siyasi partilerin Kürt kökenli milletvekilleriyle, yöneticilerinin harekete geçmesidir.***Şöyle bir görüntü düşünelim:AKP, CHP, DYP, ANAP ve diğer partilerde siyaset yapan Kürt kökenli vekiller bir araya toplanmış... Yanlarında DTP yöneticileri oturuyor... Onların yanında DTP’li yerel yöneticiler oturuyor... Onların yanında Kürt kökenli iş adamları oturuyor... Onların yanında İnsan Hakları Derneği gibi çeşitli sivil toplum örgütlerinin temsilcileri oturuyor... Onların yanında Yılmaz Erdoğan ve diğer sanatçılar, yazarlar, sinemacılar, ressamlar oturuyor...Ve hepsi bir tek cümle söylüyor: Silahlar hemen bırakılsın, bundan böyle bir tek mermi atılmasın, bir tek bomba patlamasın.Bu olabilir, olmalıdır. Son bomba, bunu gerçekleştirmeyi artık zorunlu bir görev haline getirmiştir.

Devamını Oku