Saflık, alıklık mı?

6 Eylül 2006

Şehit haberlerinin, cenazelerin yine yürekleri paraladığı bir gün “Durdurun” başlıklı bir yazı yazmıştık.Bu yazıya gelen tepkilerden biri çok basit ve kesindi. Benim saflıktan alıklığa terfi ettiğimi söylüyordu bir okurumuz.Bu yazıda, Kürt kökenli Türk vatandaşlarının da terör nedeniyle büyük sıkıntı çektiğini ve artık seslerini yükseltmeleri gerektiğini söylemiştik. Saflık ve alıklık suçlamasının nedeni bu.Okurumuz Kürt kökenli vatandaşlarımızın teröre “dur” diyebileceğini düşünmenin saflık, alıklık olduğunu düşünüyor.Böyle düşünenler kuşkusuz çoktur. Bunlara göre Kürt kökenli Türk vatandaşlarının neredeyse tümü PKK’nın yanındadır.Bu düşüncenin tehlikeli bir devamı var. O da terörün vardığı bu aşamadan sonra Türkler ve Kürtlerin bir arada barış içinde yaşayabileceklerine olan inançsızlıktır.İstendiği gibi saflık ve alıklık olarak görülsün, Türklerle Kürtlerin Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde, insanların ölmediği ve en geniş demokratik haklardan hep birlikte yararlandıkları bir barış ortamında birlikte yaşamaya devam edebileceklerine inanmak durumundayız.Şu anda Kürtler arasından çok az mantıklı ses yükselmesi bu inancı yıkmamalıdır. PKK’nın Kürtler üzerinde çeşitli yollarla kurduğu egemenliğin kırılması yönünde çaba göstermek yine de en başta düşünebilen Kürtlere düşüyor.***Her şehit cenazesi, bütün ülkede yarattığı duygusal ortamda umutsuzluk dalgalarının güçlenmesine de yol açabilir. Şu anda genel hava böyledir.Buna rağmen barışın gelebileceğine, kan dökülmesinin bir gün durabileceğine olan inancımızı kaybedemeyiz.İstendiği gibi saflık, alıklık ya da ahmaklık olarak görülsün, yine de şu anda en önemli görevin Kürt kökenli Türk vatandaşlarına düştüğünü düşünmeliyiz. Ve de onların bu yönde gösterecekleri her çaba desteği hak etmektedir.Barış için, kan gölünün sona ermesi için, şehit cenazelerinin yarattığı acıların sona ermesi için bir şeyler yapılabileceğine inanmak zorundayız.Bu inaç aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’nin bütünlüğüne olan inançtır.Bunu saflık, alıklık olarak gören yılgınlıktan kurtulmak da bütün toplumun görevi ve sorumluluğudur.

Devamını Oku

AKP’nin sıkışıklığı

5 Eylül 2006

Lübnan’a asker gönderme tezkeresi AKP hükümeti için bir tür “kendi iktidarına inanç tazelemesi” oldu.Bu konuyla ilgili olarak günlerdir, haftalardır kararın sakıncaları yazılıyor. Meclis’te dün özellikle CHP sözcüsü Onur Öymen son derece açık, anlaşılır bir konuşmayla bütün olumsuz ihtimalleri anlattı.Bunun yanında halkın önemli kesiminin meseleye olumsuz yaklaştığı, Lübnan’a asker gönderilmesinin en basit tanımıyla İsrail’in güvenliğinin sağlanması olarak görüldüğü de ortada.Bunlara rağmen AKP hükümeti neden bu kadar ısrar ediyor?* Belki burada hükümetin şu andaki durumuna bakmak gerekiyor:Hükümet ne zaman elini ekonomiye atsa sadece işlerin karıştığı sayısız örnekle görülmüştür. Kuşkusuz hükümet de aslında ekonomiyi yönetmediğinin farkında.En büyük sorun olarak görülen işsizlikle ilgili bir gelişme de sağlanmış değil.Halkın ikinci büyük sorun olarak gördüğü terör konusunda da bir gelişme sağlanamadı. Tam tersine, Hükümet bu konuda da başından beri yalpalıyor, açık bir siyasi çizgi oluşturamıyor.Bunların yanına özellikle yerel yönetimlerde fazlasıyla öne çıkan, AKP’lilerin ihale meraklarını da eklemek gerekir.Tehlikeli yol, tehlikeli ruh hali...Bütün bunlar, AKP’nin bütün önemli sorunların peşinden sürüklendiğini, gelişmelere hakim olamadığını göstermektedir.Bir fındık meselesi bile siyasi iktidarın elinden “kaçıvermekte”dir.Elbette Başbakan Erdoğan da, yakın çevresi de bunun farkındadır. Eğer farkında değillerse durum daha da vahimdir.Ve böyle durumlarda, ufku dar bütün siyasi iktidarların yaptığını yapmış, iktidarını gösterecek bir “olay” aramıştır. Bulduğu “olay” da Orta Doğu savaşıdır.Bu karanlık bölgeye Türk askeri gidecek, Başbakan ve Dışişleri Bakanı dünyanın önemli liderleriyle buluşacak, bol bol telefon konuşması yapacak ve Orta Doğu barışının baş aktörü rolüne soyunacaktır.Herhalde bu ruhi durum içinde Amerikan yönetimine de bazı sözler verilmiştir. Bu sözlerin neler olduğu yakında ortaya çıkar.* Başbakan, halen “iktidarda” bulunduğunu kendi kendisine ve Türk halkına kanıtlamak için seçtiği tehlikeli yolda ilerlemektedir.Kulaklarını, beynini ve yüreğini kendi halkının sesine bu kadar tıkamak da çok tehlikeli bir ruh halinin ifadesidir.

Devamını Oku

TBMM olmak

4 Eylül 2006

Bazı unvanları taşımak kolay değildir. Kolay gibi görünebilir, ama öyle bir an gelir ki, o unvanın bütün ağırlığı insanın omuzlarına çöker.TBMM, yani Türkiye Büyük Millet Meclisi de şu anda bütün üyeleriyle, böyle bir ağırlığı taşıyor. Ülkenin ve halkın en yüksek ve tartışmasız temsilcisi olan bu kurum bugün yine tarihi bir karar vermenin ağırlığını taşıyacak.Bölgesel ve evrensel savaşın bir parçası olma tehlikesinin açık olarak görüldüğü bir durumda AKP hükümeti Güney Lübnan’a asker gönderme kararı almıştır.Bu kararının gerekçesini de basit hamasi cümleler kurmak, duygusal ağırlıklı demagojilere gitmek dışında, anlatamamıştır. Kamuoyuna, halkın bütününe kararının gerekçelerini açık olarak söyleyemeyen hükümetin dün akşam yapılan AKP grup toplantısında farklı bir sunum yapmış olması da mümkün değildir.Şu ana kadar bütün söylenenler bu kararın ardında “büyük devlet olduğumuzu gösterme” gibi basit mantıkların ya da “İslam dünyasının lideri olarak ortaya çıkmak” gibi hayallerin ötesinde herhangi bir gerekçe olmadığını göstermektedir.Bunu sokaktaki vatandaş da görüyor, kuşkusuz Meclis’e bu vatandaşın oylarıyla gelmiş olanlar da görüyor.Talep askıya alınmalıdırÜlkelere, halklara büyük acılar yaşatan bütün maceralar buna benzer mantıkların ağır basmasıyla gerçeğe dönüşmüştür. Bu tür maceralara atılan ülkeler çok ağır bedeller ödemiştir.Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin bütün üyeleri kuşkusuz bütün bunları düşünerek, halkın savaş karşıtı duygularını göz önüne alarak vicdanlarının sesine kulak vereceklerdir.Eğer bugünkü Meclis oylamasında hükümet kararı az bir farkla oylanırsa, hükümete düşen, bu kararı askıya almaktır. Ülkeyi Orta Doğu’nun karanlık dehlizlerine sokacak olan bir karar az bir farkla alınamaz.Böyle bir karar halkın temsilcilerinin tamamı sayılabilecek çoğunlukla alınmak zorundadır.Eğer AKP’li milletvekilleri, oylarını TBMM üyesi olmanın ağırlığını hissederek, beyinlerinde ve yüreklerinde taşıyarak kullanır ve hükümet kararını reddederlerse Türkiye Cumhuriyeti’ni önemli bir tehlikeden korumuş olacaklardır.Herhalde hükümet de böyle bir olasılık karşısında ne yapması gerektiğini bilmektedir. Siyaset kolay iş değildir, hayallerin ve temelsiz hırsların alanı hiç değildir. Siyasette büyük hataların bedelleri de büyük olur.Türkiye Büyük Millet Meclisi iktidar partilerinin değil Türkiye Cumhuriyeti’nin meclisidir

Devamını Oku

Durdurun

3 Eylül 2006

Bu ülkede yaşayan Kürt kökenli vatanadaşlar arasında akla, mantığa ve gerçekten yüreğe sahip olanlar olduğunu biliyoruz. Hatta bunlar büyük ihtimalle Kürtler arasında ezici çoğunluğu oluşturuyor.Bu insanların seslerini yükseltmesi zamanı gelmiştir, geçmektedir.Şu anda bütün insanlarımıza reva görülen dehşeti onlar durduracaktır.Durdurun.Her gün birkaç gencimizin Türk bayrağına sarılı cenazelerinin görüntüleri herhalde onların da içlerini burkuyor. Onların da barış içinde yaşamayı hak eden, genç ölmeyi hak etmeyen çocukları var. Bazı acılar onların da yüreklerini dağlamıştır ve bir daha aynı acıları yaşamak istemiyorlardır.Şehit Türk askerleri Türkiye’nin, ülkemizin her yerindendir. Aralarında Kürtler de vardır. Hiçbiri genç ölmeyi, kendi ülkesinin vatandaşları tarafından öldürülmeyi hak etmemiştir.Bugün bomba atılan sahillerde Türkler gibi Kürtler de tatil yapıyor. Aynı yerlerde yemek yiyor. Yan yana çalışıyor.Hepsi, hep birlikte daha iyi bir hayatı, barışı ve mutluluğu hak ediyor.Yarın çok geç olabilirŞu anda Türkiye’de terörün mantıksal dayanağı olabilecek hiçbir şey kalmamıştır. Bunların geri gelmesini isteyenler, kendi siyasi iktidarlarını ya da geçimlerini genç insanların ölümleri üzerine bina etmiş olanlardır.Kuzey Irak’ta kurulmakta olan Kürdistan’ın en büyük barış güvencesi, daha iyi bir gelecek için en yakın ortağı Türkiye olacaktır. Bütün Türk halkı olacaktır.Avrupa Birliği içindeki bir Türkiye hem bütün Türk vatandaşları için hem de Kuzey Irak Kürtleri için daha umutlu bir geleceğin temeli olacaktır. Kürt milliyetçilerinin terörü yükseltmeleri sürekli olarak radikal Türk milliyetçiliğini körüklüyor. Bu durum belki İmralı’dan ya da Kuzey Irak’tan ölüm emirlerini verenlerin işlerine geliyor.Ama şu kesindir ki Türkiye’de yaşayan 70 milyonu aşkın insanın, tek bir Türk vatandaşının bile işine gelmiyor.Artık şehit cenazeleri olmaması için bu terörün durması, durdurulması şarttır.Genç insanların ölümleri üzerine hiçbir siyaset kurulamaz. Tarih bu hesabın sürekli boşa çıktığının binlerce örneğiyle doludur.Türkiye Kürtleri bir an önce, hemen bugün harekete geçmeli ve ölümlerin durması için seslerini en güçlü şekilde yükseltmelidir. Yarın çok geç olabilir; o zaman kanı durdurmak, insanlara barış ve mutluluk umudu vermek çok daha fazla zorlaşır.

Devamını Oku

Güçlü ve karşısındaki

2 Eylül 2006

Şirazlı Sadi, hikâyelerinde güçlünün, muktedirin sahip olması gereken nitelikleri anlatırken, karşısındakilerin yani güçsüzlerin de “güçlü insan” olabileceğini anlatır. Güç geçicidir; ya kaybedilir ya da güç sahibinin ölümüyle yok olur. Kalıcı olan, insanı insan yapan niteliklerdir. Sadi, güç sahibinde bu niteliklerin de bulunmasıyla onun gerçek anlamda daha da güçlü olacağını, hikâyelerle ve hikâyelerin sonuna eklediği yorumlarla anlatmaya çalışır.***Padişahlardan birinin korkunç bir illeti vardı. Ülkesinin tıp erbabı uğraştı, çare bulamadı. Yunan tıp erbabından bir grup geldi. Dediler ki: “Bu derdin devası, ancak şu şu sıfatlara sahip olan bir insanın ödü olabilir.” Padişah emretti, her yana arayıcılar, tellallar çıktı, o sıfata sahip bir insan aradı. Sonunda Yunan tıp erbabının saydığı sıfatlara tıpatıp uyan bir köylü çocuğu buldular. Çocuğun anası babası getirtildi, padişah onları para, mal, mülk vererek razı etti.Bundan sonra padişah işi kadıya havale ederek, çocuğun katli ve ödünün alınması için fetva istedi. Kadı da, “Padişah vücudunun selameti için ahaliden birisinin kanını dökmek caizdir” diye fetva verdi.Çocuğu meydana getirdiler, cellat çocuğun başını kesmek için kılıcını kaldırdı. Tam o sırada çocuk gözlerini göğe kaldırdı ve gülerek kendi kendine bir şeyler söyledi.Bu sahneyi gören padişah birden meraklandı, yaklaştı “çocuk, bu gülecek zaman mıdır” diye sordu.Çocuk şöyle cevap verdi: “Padişahım, çocukların nazı ana babasına geçer. Davayı kadıya götürürler, adaleti ise padişahlardan beklerler. Benim anam babam ise, bu dünyanın malı için beni ölüme teslim etti. Kadı, kanımın dökülmesi için fetva verdi. Padişah ise kendi sağlığını benim ölümümde görüyor. Allah’tan başka dayanağım kalmadı, onun için göğe baktım ve bana acıyacağını bildiğim için güldüm.” Çocuğun bu sözleri padişahı çok etkiledi, birden aklı başına geldi ve “Benim ölmem böyle bir günahsızın kanının dökülmesinden evladır” dedi, çocuğu bıraktırdı, gönderirken de mal mülk verdi.Bu hikâyeyi nakledenler derler ki padişah, hemen o an çaresiz derdinden şifa bulmuş.Nil kenarında bir deveci vardı, hep şu beyiti söylerdi:“Ayağının altındaki karıncanın halini bilmezsen, bilmiş olasın ki aynı filin ayağının altındaki sen gibidir.” ***Bir zalimi hikâye ederler, fakirin odununa zulüm ile el koyar, zengine satar, kendisini zengin edermiş. Onun zulmüne uğrayan fakir ama arif bir zat bir gün şöyle demiş: “Sen bir yılansın ki; kimi görsen sokarsın, yahut baykuşsun ki, nerede otursan viran edersin. Senin gücün bize yetse Hakk’a yetmez. Yerdekilere zulüm etme ki göğe beddua akmasın.” Çok geçmeden bir gece zalimin ambarı yanmış. Ateş sıçramış, konağını, nesi var nesi yoksa hepsini tutuşturmuş. Zalim yumuşak döşekten külün üzerine düşmüş. Daha önce ona nasihat eden arif oradan geçiyormuş, bakmış zalim “Bu ateş benim sarayıma neden sıçradı” diye dövünüyor. Demiş ki:“Fakirlerin gönüllerinde yanan ateşin dumanından sıçradı. Yaralı gönüllerin tütününden sakın, çünkü gönül yarası eninde sonunda tesir eder. Elinden geldiği kadar hiçbir gönlü perişan etmemeye çalış, çünkü bir cihanı altüst eder.”

Devamını Oku

Nafile bir çaba

1 Eylül 2006

Başbakan Erdoğan’ın Lübnan’a asker gönderme konusunda halkı ikna konuşmasındaki mantık kaba bir hamaset, ucuz bir böbürlenmeden öteye geçememiştir.“Ülkemizin yüksek menfaatleri” sözünü bol bol kullanmakla ülkenin menfaatleri korunmuş olmaz.“Bize neci bir anlayışla sorumluluk almaktan kaçınmamak” da sadece asker göndermek anlamına gelmez.Başbakan’ın savunmasındaki bir başka unsur da “Kosova’da, Bosna’da benzer insanlık trajedilerine nasıl seyirci kalmadıysak burada da kalamamayız, kalmamalıyız” şeklinde. Ama bu cümlenin de tek karşılığı asker göndermek değildir. Bir insanlık trajedisine seyirci kalmamak için insanların evlerinin yapılmasına, okullarının yapılmasına yardımcı olunabilir, ilaç gönderilebilir, doktor gönderilebilir.Başbakan’ın “ulusa seslenip” kendi görüşlerini içi doldurulmamış hamaset cümleleriyle savunma çabasının başarılı olması mümkün değildir.Erdoğan, Güney Lübnan’a neden asker gönderilmesi gerektiğini anlatamamıştır, çünkü anlatabilmek için gereken ciddi ve gerçek kanıtlara sahip değildir.***Türkiye’nin Orta Doğu savaşlarına bulaşması ihtimali, Başbakan’ın bütün söylediklerinin ötesinde, gerçek bir ihtimaldir.Bu ihtimalin yüksekliği de bizzat Birleşmiş Milletler’in barış gücünün görevleri arasında saydığı “silahlı sivil güçlerin silahtan arındırılması” ifadesiyle ortaya çıkıyor.Güney Lübnan’da zayıf ve hiçbir etkinliği bulunmayan Lübnan ordusunun dışındaki silahlı güç Hizbullah’tır ve BM belgesindeki tanım bu örgütün silahsızlandırılmasını işaret ediyor.Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Gül’ün “tabii ki bir saldırı olursa Türk askeri cevap verir, kendini korur” sözleri bu ihtimalin yüksekliğinin bir başka ifadesi olmuştur.Başbakan ve Dışişleri Bakanı’nın asker gönderme konusunda herhangi bir somut gerekçe gösterememesi, basit ifadelerle kendi tavırlarını savunmaları ciddi bir zafiyeti sergilemektedir.Bu zafiyetin bir başka örneği de Başbakan’ın konuşmasında bu konudaki tepkileri “hükümet ne yapsa karşı çıkma hastalığı” diye nitelemesidir.Başbakan, Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminden başlayarak hızlı bir Orta Doğu tarihi dersi almalıdır. Belki bundan sonra aldığı kararın boyutlarını ve tehlikelerini görebilir.

Devamını Oku

Size ne oluyor!

31 Ağustos 2006

Gitmiş, 30 Ağustos törenleri sırasında “İsrail askeri olmak istemiyoruz” diye bir pankart açmışsınız.Öncelikle size ne oluyor? Böyle konuları sadece “büyükler” düşünür, siz gençlere neyin doğru olduğunu söyler, siz de onu yaparsınız.Aslında neden düşünüyorsunuz ki! Bu ülkede düşünmek hâlâ kimsenin hoşlanmadığı bir durum. Düşünmek serbest ama evinize girer kendi kendinize düşünebilirisiniz, bu düşüncenizi başkalarına aktarmak için, başka ülkelerde “demokrasinin esası” sayılan o hakkı kullanmaya kalkmanız gerekmez.Ayrıca yine unuttunuz, bu ülkede adına pankart denilen bez parçasının üzerinde yazanı kimse okumaz. Çünkü zaten pankartın kendisi bir suç aletidir.Siz gitmiş bir de “İsrail askeri olmak istemiyoruz” yazmışsınız. Doğal olarak da dört kelimeyi arka arkaya okuyup anlama zahmetine katlanamayan şahıslar size dersinizi vermiş.Ne demek “İsrail askeri olmak istemiyoruz!” Bunu “asker olmak istemiyoruz” diye anlamak sizi dövenlerin en doğal hakkı.Ama sizin böyle yazmanızı kimse hak olarak görmez.Akşam belki televizyonda izlediniz. Size hakkınız olan dayağı atanlardan biri “Kırk yaşındayım, bugün askere çağırsalar hemen giderim” diye bağırıyordu. Ülkenin, ülkenizin, ülkemizin böyle uysal ve İsrail ordusunda bile görev yapmaya hazır milliyetçi vatandaşların sırtında durduğunu da anlamamışsınız!Üstelik!..Üstelik 30 Ağustos töreninde pankart açmak suçunuzu birkaç kez katlıyor. Çünkü bu törenler “resmi” törenlerdir, siz sadece söyleneni yapmak zorundasınız.Sizin yaptığınıza eskiden “Müslüman mahallesinde salyangoz satmak” denirdi. Gerçi mahallesinde salyangoz sattığınız Müslümanlar bugün İsrail ordusunda asker olmak konusunda bir fikir sahibi değil. Bu da onlara sizin gibi fikir sahibi olmaya çalışanları dövme hakkını veriyor.Unutuyorsunuz, ülkemizde pankart açmak suçtur, ama pankart açanları dövmek, linç etmeye kalkmak demokratik bir haktır. Bunu insanların güvenliğinden sorumlu en üst düzey kişiler de belirtti. Bundan böyle unutmazsınız.Eğer unutursanız yine dayağı yersiniz, “büyükleriniz” de yediğiniz dayağın haklı olduğunu belirtir, böylece gelecek dayakların hazırlığını yapmış olur.Sizin gibi gençler bunları iyi öğrenmeli ve asla büyüklerinin sözünden çıkmamalı. “Ülkemizde şu anda yaşanan sıkıntıları biz mi yarattık, o büyükler yaratmadı mı” gibi sapık fikirlerden de bir an önce kurtulun. Siz gençsiniz, anlamazsınız, o “büyük büyükler” anlar.Evinizde oturun, dersinizi çalışın ve büyüklerin sözünden asla çıkmayın.

Devamını Oku

Körleşme

30 Ağustos 2006

Amerika’nın Irak’ı işgalinde olduğu gibi İsrail’in Lübnan saldırısı, Türkiye’de yine eski hayalleri canlandırdı. Bu hayal dünyasına daha önce Orta Asya’daki Türki cumhuriyetler dolayısıyla da girilmişti.Hayalin temelinde Türkiye’nin bölgede büyük güç olabileceğine olan inanç yatıyor.Türkiye zaten bölgesinde büyük bir güçtür. Bu gücün kaynağı jeopolitik durumu, demokratik ve laik yapısıdır. Bir başka unsur olarak Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yapısı da eklenebilir. Ancak bunlar, bazılarının hayalindeki “büyük güç” olmaya yetmez.Bugün “büyük güç” olmanın asıl unsuru ekonomik güçtür. Ne yazık ki Türk ekonomisinin şu andaki durumu ve yakın geleceği “büyük güç” heveslerini besleyebilecek bir noktada değil.***Türk askerinin Lübnan’a gitmesi için nefes tüketenlerin içinde bulundukları körleşme Türkiye’yi büyük sıkıntılara sürükleyebilecek bir aşamaya ulaştı.* Bu hayallerin sahipleri Türkiye’nin Orta Asya Türki cumhuriyetlerinin “lideri” olabileceğini düşündüler. Olmadı.* Bu hayallerin sahipleri Birinci Körfez Savaşı ile birlikte Türkiye’nin Amerika’nın yedeğinde bölgesel etkinliğini artıracağını düşündüler. Yine olmadı.* Bu hayallerin sahiplerinin üçüncü sıçrayışı Amerika’nın Irak’ı işgali oldu. Bu hayal dünyasının içinde körleşmiş olanlar yine Türkiye’nin Kuzey Irak’a girebileceğini, hatta bu bölgeyi elinde tutabileceğini düşündüler. Bunun da imkânsızlığı çok çabuk ortaya çıktı.Şimdi hayal, Türk askerinin Lübnan’a gitmesiyle başlayacak bir süreç üzerine inşa ediliyor.***Bu hayal sahipleri öyle heveslenmişlerdir ki, Türk askerine yapılacak herhangi bir saldırının cevabını Türk askerinin çok daha güçlü şekilde vereceğini söylemektedirler.Bu mantığın arkasında “keşke öyle olsa” duygusu yatıyor. Bu, Türkiye’yi Orta Doğu çatışmalarının içinde taraf haline getirir ama Türkiye’nin büyük güç olmasını sağlamaz. Sadece Türkiye’nin yakın uzak çıkarlarıyla hiçbir ilişkisi bulunmayan bir savaşın içinde savrulmasına yol açar.* Büyük hayallerin peşinde körleşip kalmış olanların Türkiye’yi sürüklemek istedikleri maceranın ucunda herhangi bir ışık yoktur. Sadece karanlık vardır.Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşundan bu yana bütün bölgesel çatışmaların, hatta dünya savaşının dışında kalmayı başardı. Son savaşın dışında kalmasının da Türkiye’nin çıkarına olacağını bundan önceki bütün örnekler gösteriyor.* Anlamsız hayaller içinde körleşmiş olanların göstermeye çalıştıkları hedeflerin peşine düşmek için onlar kadar kör olmak gerekir.

Devamını Oku