Bazı yazlık yörelerde, bikini giydikleri için insanların saldırıya uğraması yazın son sürprizi oldu. Bu olaylardan biri basına yansıyınca, birçok yazlık yöreden benzer olaylara ilişkin haberler gelmeye başladı.Kendilerine “ahlak zabıtası” görevi vermiş olan bu kişilerin ne ölçüde örgütlü oldukları, bu eylemlerin birbirinden bağımsız olup olmadığı bilinmiyor.Ama ortada bir gerçek var: Radikal sağda, sabırsızlananlar ve daha hızlı gelişmeler bekleyenler kımıldanmaya başlamıştır.İstanbul başta, birçok büyük şehirde içkili lokantaların “kırmızı noktalı” bölgelerde toplanması girişimi kamuoyu baskısıyla askıya alınmış bir “ahlak düzeltme” faaliyeti olarak kaldı.Bunun karşılığı ise İstanbul’da eğlence yerlerine konulan müzik yasağı oldu.Bu meselede bazı abartılardan söz etmek mümkündür, bazı “mekânlar”ın bir gürültü yarışı içinde müşteri toplama gayreti gösterdikleri biliniyor.Ama bunun karşılığı müziğin hafta içi 24.00’te hafta sonları 01.00’da kesilmesi kararı olunca, yine gerçek amaç ve güdülerle ilgili kuşkular beliriyor.Bu olayların ardına rahip cinayeti ve yaralamasını, Danıştay baskınını, gazete bombalama eylemlerini de kattığımızda, hatta bazı üniversitelerde bira içen, ele ele yürüyen gençlere saldırı olaylarını da eklediğimizde hareketlenmenin daha kapsamlı olduğu görülebilir.***Bu hareketlerin kısa dönemde “caydırıcı” etkisi olması mümkündür.Yazlıklarda, hele kulaktan kulağa saldırı haberleri abartıldığı zaman, birçok kişi deniz kıyısına çekinerek inecek, daha kapalı giyimli olanlara kuşkuyla bakacak, yer değiştirecektir.Bazıları ise “neme lazım, daha kapalı mayolar giyelim de başımıza bir şey gelmesin” diyecek ve saldırılar böylece amacına ulaşmış olacaktır.İnsanların hayatlarına müdahale bu şekilde olur. İnsanların hayatları ve bir ülkenin hayatı böyle böyle değiştirilir. Bunun adı sokak terörüdür. Ve bu işin ustası Nazilerdir. İnsanlar korkutulurak sinmeleri sağlandıktan sonra meydan olduğu gibi onları korkutmayı başarmış olanlara kalır.Kendilerini ne olarak nitelerlerse nitelesinler, bu saldırganlara ve onları teşvik edenlere karşı uygar refleksler hızla harekete geçmezse, bunlar Nazi yöntemleriyle ilerlemeye devam edecektir.Şimdi kımıldananlar yarın kalkışmaya heveslenebilir. O heveslenmenin kaynağı da siyasi iktidarın uygulamaları olduğunda işin içinden çıkmak daha da zordur.
Tarihin “hikâye” bölümünde yer alanlar anlatıldıkça, kuşaktan kuşağa tekrar edildikçe “zaman”a karşı bağımsızlaşır, her yeni duruma uyar. Anlatıldıkça “süs”lenirler, süslendikçe de yeni durumlara uyar hale gelirler. Gerçek olup olmamalarının bir anlamı kalmaz.***Hiçbir “muktedir”, bir alttakinin kendisine bir “ölçü” den daha fazla yaklaşmasını kabul etmez. Bu “ölçü” de bazen bir söz olur.Kanuni Sultan Süleyman’ın eniştesi ve sadrazamı İbrahim Paşa çok güçlenmişti. Kendi tahsisatını, sarayınkine çok yakın bir miktara, 3 milyon akçeye çıkartmış, atına yüz elli bin altın değerinde koşumlar almıştı. Kanuni uzun süre İbrahim Paşa’yı sessizce izlemiş, hiçbir şeye karışmamıştı. Bir gün Paşa’nın “Bu koca memleketi ben idare ediyorum. Benim her yaptığım kanundur” dediğini aktardılar. Kanuni de kısa bir süre sonra İbrahim Paşa’yı boğdurttu.***Her muktedir, yaptıklarından ne kadar “emin” görünse de, içinde bir yerlerde “kuşku” birikir. Kimseye itiraf etmese de, belli etmese de, iktidar süresi uzadıkça “vicdan”ının bir tarafı ağırlaşır.Rivayet edilir ki, Kanuni Sultan Süleyman ölmeden az önce bir çekmeceyi göstermiş ve onun da kendisiyle birlikte defnedilmesini istemiş... Ölünce, saraydakiler vasiyetin yerine getirilmesi için çekmeceyi mezarın başına getirmiş. Şeyhülislam Ebussuud Efendi’nin başında bulunduğu ulema da tartışmaya başlamış. İslam’da, ölünün eşyasını beraberinde defnetmek olmadığı için ne yapılması gerektiğini konuşurlarken çekmece, elden kayıp düşmüş, içindekiler saçılmış. Görmüşler ki içi kağıt dolu ve en çok da Şeyhülislam Ebussuud Efendi’nin fetvaları... Ulemadan biri, “Anlaşıldı” demiş, “Mahşerde kendisine sorulduğu zaman, her şeyi Ebussuud Efendi’nin fetvalarıyla yaptım, diyebilmek için bu çekmeceyi yanına almak istemiş.” Şeyhülislam Ebussuud Efendi ise ağlamaya başlamış: “Ah, Süleyman, sen kendini kurtarmanın yolunu bulmuşsun, peki ben kendimi nasıl savunacağım?” ***Her iktidarın kendi zenginlerini yaratmasının olduğu kadar, iktidar çevresinde ya da merkezinde yer alanların zenginleşmesinin doğal karşılanması, sade bugünün değil çok eskilerin meselesidir.Hammer tarihinde Üçüncü Ahmet’in sadrazamı ve damadı Nevşehirli İbrahim Paşa şöyle anlatılıyor:“Veziriazam İbrahim, uzun ve sakin idaresi boyunca, Osmanlı İmparatorluğu’na, çok sayıda değerli ve güzel tesisler kazandırmakla birlikte, şahsi menfaatlerini de ihmal etmedi. Muazzam emlak listesinin dışında, ölümünün ardından konağının güvercinliğinde, içlerinde altmış bin düka altını bulunan üç çekmece bulundu. Bir dördüncüsü ise tıka basa mücevher dolu idi. Halılarına, kumaşlarına ve silahlarına üç bin kese altın değer biçildi. Hasislik etmeden, zulüm ve baskı yapmadan biriktirdiği bu servet, İbrahim Paşa döneminin barış ve sükûnetinin sağladığı bereketi gösterir.” ***Pisliklerin aynı yerde toplanmasının sonuçları her zaman “çok kötü” olmayabilir.On ikinci yüzyılda Erfurt Şatosu’nun lağımı, şatonun büyük salonunun tam altındaydı. İmparator Frederik bir gün bu salona bütün asilleri ve şövalyelerini topladı. Salonun tabanı çöktü, salonda bulunanların çoğunluğu lağım çukuruna düştü. Felakette 8 prens, 30 asil ve yüzden fazla şövalyenin öldüğü kayıtlara geçti. İmparator kendini pencereden atarak canını zor kurtardı
Şimdi de İpek Çalışlar’ın “Latife Hanım” kitabına dava açılmış. İddia, kitapta anlatılan bazı olaylar dolayısıyla Atatürk’e hakaret edildiği şeklinde.Bu davayı açanların, böyle davaların açılmasını doğru bulanların kavramadığı birçok şey var. Bunlardan biri Atatürk’le ilgili.Birileri hâlâ Atatürk’ü korumak bahanesiyle ona en büyük zararları verdiklerini anlamıyor. Atatürk’ü aynı basmakalıp cümlelerle sürekli olarak övmek, onu insan üstü bir konuma çıkarmaya çalışmak, Atatürk gibi bir “gerçek büyük insan”a yapılabilecek en büyük kötülüktür.Bu kafadakiler, ayrıca Atatürk ve Cumhuriyet’in kuruluş yıllarıyla ilgili gerçek kaynakları hiç bilmiyor. Onlara burada bir gerçek Atatürkçülük dersi vermenin gereği yok. Ama Atatürk’e yaptıkları kötülükleri hep hatırlamak gerekiyor ki, bu yanlışlara bundan sonra düşülmesin.“Latife Hanım” kitabında anlatılan bir olaydan yola çıkarak Atatürk’e hakaret tespit etmek Atatürk’e yapılacak kötülüklerin son örneğidir.***Son dönemde yine kitaba, yazıya, bilgiye karşı bir hareketlenme görülüyor. Gazetecilere, yazarlara davalar açılıyor, mahkûm ediliyorlar.Hatta Amerikalı bir bilim adamına bile dava açılıyor.Bu, mutluluklarını karanlıkta bulan güçlerin yeni bir kalkışmasıdır.Bunlar, Türkiye’yi karanlıkta bırakmak isteyenlerin kurduğu ve kendilerine ister solcu, ister milliyetçi, ister Atatürkçü, ister tarikatçı desinler, aslında ruhları birbirinden farksız çevrelerin oluşturduğu muhafazakâr cephenin son çabalarıdır.Birileri diyecek ki: “Savcılar, yargıçlar ne yapsın, kanunlarda bu madde var, onlar da yasalara göre hareket etmek zorunda...” “Latife Hanım” kitabını yarım gözle okuyan birisi bile, bu kitabın Atatürk’e hakaretle yakından uzaktan bir ilişkisi olamayacağını kolaylıkla anlar.Tabii ki anlamak istiyorsa.***Türkiye için batılı bir demokrasiyi fazla lüks bulanlar zaman zaman çeşitli yıldırma harekâtlarına girişirler. Bunun için de değişik yöntemler kullanırlar.Ne yazık ki bu yıldırma harekâtlarına karşı çıkan bir siyasi cesaret de ortada pek görünmez.Herkesin kendisi için özgürlük ve demokrasi istediği, aynı hakkı başkalarına tanımaktaysa pek gönülsüz olduğu ve bu durumun toplumun çok değişik kesimlerine sindiği bir ortamda gerçek demokrasiyi beklemek Godot’yu beklemek gibi bir şey oluyor.
Seçim yaklaşırken, iktidarda olan parti tekrar kazanmak için ne gibi tedbirler alacağını düşünmeye başlar. AKP’de de aynı faaliyet başladı.Yüzde on barajla ilgili zihin idmanları sürerken, ikinci iktidar döneminin yaşatacağı yıpranmalara karşı da özel tedbir düşünülüyor.Bir tedbir, milletvekili adaylarından seçildikten sonra parti değiştirmeyeceğine dair bir “taahütname” alınması şeklinde.Bunun düşünülmesi bile, parti yönetiminde gelecek döneme ilişkin bazı özel kaygıların bulunduğunu gösteriyor.Seçildiği partiden ayrılan milletvekilleri hemen her zaman halkın gözünde antipatik olmuştur. Parti değiştirmeler her zaman, bazı çıkar çatışmalarının sonucu gibi görülür. Kimileri hükümete söz geçiremez, istediği “işleri” yaptıramaz, ayrılır. Kimisi seçildiği partinin geleceğiyle ilgili kuşku duyar, kendisine yeni yollar arar, ayrılır. Kimilerinin yerel iktidarı sarsılır, istediği kişi il başkanı olmaz, bu da tekrar aday olmak açısından güvensizlik yaratır, ayrılır.Tabii ki partiye girdiği ve seçildiği sıradaki siyasi bakışı değişen siyasiler de vardır. Partisinin bazı politikalarına karşı çıkıp ayrılan milletvekilleri de.Ancak kamuoyundaki genel duygu, bu“ilke” ayrılıklarının ardında da bazı çıkar meselelerinin yattığı şeklindedir.Korku belirtisi...AKP’nin bulduğu “Vallahi partiden ayrılmayacağım” kağıdının yasal olarak herhangi bir değeri yoktur. Ancak ayrılma durumunda bu kağıt ortaya çıkarılır ve ayrılanın halk gözünde yıpratılması için kullanılır.Bu tedbir, AKP’nin temelindeki “koalisyon” durumunun sürdüğü, Erbakan’ın bile parti içinde eli olduğu iddialarını güçlendiriyor.Eğer seçim sonrası ortaya hassas siyasi dengeler çıkarsa, AKP içinden bir grubun ayrılması ve daha etkili bir koalisyon ortağı olmaya kalkışması da ihtimaller arasında.AKP bu seçimden birinci parti olarak çıksa, hatta tek başına hükümet kursa bile üçüncü bir seçim başarısına ulaşması çok çok zor. Bunu sadece Demokrat Parti, 1957’de erken seçime giderek ve bütün anti-demokratik yöntemleri kullanarak sağlamıştı. Demirel’in Adalet Partisi, en güçlü olduğu dönemde ardı ardına iki seçim kazanabildi. Aynı şekilde Turgut Özal’ın ANAP’ı ikinci seçimi bile aşırı güçlükle kazandı.Bunun anlamı, AKP’nin üçüncü seçimi kazanamayacağından emin olan grupların kendi siyasi hayatlarının devamı için çeşitli arayışlar içine girecekleridir.Bu tür siyasi dalgalanma beklentilerinin tedbiri, milletvekili aday adaylarından alınacak bir imza olamaz. Bu, ancak AKP yönetiminin korkularını gösteren bir faaliyet olarak kalır
Popülizmin ne olduğunu ve bu politikayı yürütenlerin ülkelerine ve kendi insanlarına nasıl bir kötülük yaptıklarını göstermek için en uygun örnek İstanbul’dur.Büyük depremin yedinci yılında hâlâ, zaman zaman, aklımıza geldikçe İstanbul’un nasıl bir tehlike altında olduğunu konuşuyoruz.Bütün bu konuşmaların sonunda, ne tedbir alınırsa alınsın, İstanbul’un üzerindeki büyük tehdidin sonuçlarının pek farklı olmayacağı ortaya çıkıyor.* Sözde halkı gözettiklerini iddia edenler, popülist politikalarla İstanbul’a on binlerce sakat yapının kondurulmasına göz yumdu. Şu anda bunların tümünün elden geçirilmesi mümkün değil, yıkılıp yerlerine yeni ve sağlıklı yapıların yapılması da mümkün değil.İstanbul’un depremi nispeten az bir zararla atlatabilmesi için ödenmesi gereken fatura bu kadar büyüyünce ortaya büyük bir çaresizlik çıkıyor.Ve popülist politikacılar yüzünden katledilmeseydi, İstanbul’un kurtarılması da tarihsel yapısının güçlendirilmesi de mümkün olacaktı.***Devlet ne yapsın diyenler olacaktır. Çünkü binlerce okulun, hastanenin, kamu binasının da çürük çarık yapıldıkları için güçlendirilmesi gerekiyor.Ve aynı zamanda deprem karşısında daha riskli durumda olan tarihsel yapıların desteklenmesi, yani İstanbul’un tarihsel mirasının korunması da gerekiyor.Binlerce okul, kamu binası, hastane vs’nin çürük çarık yapılmasına, devlet kaynaklarının soyulmasına izin verilmeseydi, kentin tarihsel mirasının korunması için kaynak bulunabilirdi.Bunların hepsinin birden yapılması imkânsız olduğuna göre, biraz oradan biraz buradan bir şeyler yapılacak ve İstanbul kaderine terk edilmiş olacak!..Popülist ihanet, Türkiye’ye ve Türk halkına çok kötülük yaptı. En büyük kötülüğü de İstanbul gibi bir şehri yok olma tehlikesinin kıyısına getirmek oldu.Bu kötülüğün bir ucunda “çoğalın, Allah rızkını verir” aymazlığı var, diğer ucunda da devlet kaynaklarını cebine atma, yakınlarına yedirme açgözlülüğü var.* Popülizm budur. İstanbul’u yok olma tehlikesine atacak bir budalalalıklar ve hırsızlıklar bütünüdür.İstanbul kaderini bekleyecek. İstanbul’un kaderi Türkiye’nin kaderini belirleyecek. Popülist hainler de yaptıkları kötülükleri örtmek için yine “takdiri ilahi” nakaratlarıyla kendilerini korumaya çalışacak.
Tayyip Erdoğan, AKP'nin 5. kuruluş yıldönümü konuşmasında bir söz söyledi. Söz şu:"Siyaseti çıkar odaklı bir meslek haline getiren anlayış tedavülden kalkmıştır."Doğrudur, Türk halkının önemli bir bölümü bu anlayışı tedavülden kaldırmak için AKP'ye oy verdi. Ama tümüyle tedavülden kalkmış değildir.Çünkü bu anlayış halkın "temiz" bulduğu siyasi kadrolara da çoktan sızmıştır.Ve bunun örnekleri son iki yıldır ardı ardına ortaya çıkıyor. Bu anlayışı benimseyen ve yaşatan kaynak kamudan rant sağlama sisteminin devam ediyor oluşudur.***AKP'nin içinden bazı kişiler ortaya çıktı ve partiye yakın kişilere nasıl, hangi yöntemlerle çıkar sağlandığını ortaya koydu. Ne yazık ki yerel yönetimlerin çoğunluğunun aynı hastalıkla maluliyeti devam ediyor.Devlet birimleri ve yerel yönetimler her gün binlerce on binlerce "iş" veriyor. Basit bir mal alımından, okul çatısının onarılmasına, kaldırım düzeltilmesine, herhangi bir malın taşınmasına, yayın ya da eğitim faaliyeti yapılmasına kadar yüzlerce konuya ilişkin.Bunların her birine bakıldığı zaman küçük kalemler, önemsiz miktarda paralar gibi görünebilir. Ama sistemin toplamı çok büyüktür ve büyük bir çarkın çevrilmesini sağlamaktadır.Başbakan ve yakın çevresi bir ara gazetecilerin mal varlıklarıyla pek ilgilenmişti. Ancak, asıl AKP'ye aşırı yakın yayın organlarında çalışan bazı gazetecilerin şirketler kurarak yerel yönetimlerden "iş" aldıkları ortaya çıkınca o ilgi birden yok oluverdi.Bu iddialarla ilgili olarak parti ya da devlet düzeyinde herhangi bir araştırma yapılmıyor, buna karşılık bu konuda ciddi belgelerle ortaya çıkan milletvekillerinin üzerine gidiliyor; partiden ihraç ediliyorlar.***AKP, dört yıla yaklaşan iktidarı döneminde, bir önceki dönemde yapılmış zorunlu programın dalgasının üzerinde ileri gitmeyi başardı.Ama Başbakan bütün bunlarla övünürken, partisinin iktidar hastalıklarına yakalandığını görmezse, görmemeye çalışırsa bedeli de yine sandıkta karşısına çıkar.AKP siyaseti çıkar odaklı bir meslek olmaktan çıkarmamıştır ya da çıkaramamıştır.Eğer AKP önümüzdeki seçimde de "temizlik" iddiasında bulunacak ise, bu sorunların üzerine gitmek ve kendi çevresinde temizlik yapmak zorundadır.
Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün dün Kuzey Irak Kürtleri ve PKK ile ilgili söyledikleri, Ankara'nın Kuzey Irak politikasındaki büyük değişimin ilanıdır.Kürt sorununun, adı konulmadan konuşulduğu dönemler dahil olmak üzere Ankara'nın resmi politikası, Kuzey Irak'ta Kürdistan'a yönelik oluşumların kaygı yarattığı ve bunlara karşı çıkılması gerektiği yönündeydi.Bunun nedeni de çok açık: Kuzey Irak'ta bağımsız Kürt devleti kurulmasının arkasından, Türkiye'de Kürt kökenli vatandaşlarımızın yoğun olarak yaşadığı bölgeye ilişkin "talepler"in gündeme gelmesi mümkündür...Bu hayali gören Kürt milliyetçileri, sınırın iki tarafında da vardır ve hep olacaktır. Bu hayal, özellikle Washington'daki bilgisayar ekranlarına da yansıyor.* Irak'ın bütünlüğünün korunmasının ne kadar zor olduğu ortada. Eğer bir sözde merkezi yapı korunsa bile, özellikle Kuzey Irak'ta fiilen bağımsız bir Kürt devleti için önemli adımlar atıldı.Bundan sonra tekrar Irak'ta güçlü bir merkezi yapının kurulamayacağı da, resmi ağızlardan çıkan bütün temennilere rağmen belli. Bunu bölgeyi tanıyan Amerikalar da açıkça söylemeye başladı.Kuzey Irak'ta egemen bir Kürt devletinin kurulması ve Türkiye ile bu devlet arasında, önemli tarihsel ve tabii ki toplumsal köklere dayalı iyi ilişkiler kurulması tek yol olarak görünüyor.***Kuzey Irak, toplumsal örgütlenmesini geliştirmek için ihtiyacı olan her şeyi Türkiye'de buluyor ve bu durum daha da gelişecek.* Kuzey Iraklı Kürt liderlerin Türkiye ile aralarını bozuk tutmalarının hiçbir mantıklı nedeni yoktur.Üstelik Türkiye'de "Kürtlere özel baskı" yapıldığından söz etmek de mümkün değildir ve ülkemizde son yaşanan demokratik açılımları, Kürtlere sağlanan kültürel hakları inkâr etmekle de hiçbir yere varılamaz.Kuzey Irak yöneticileri son günlerde attıkları adımlarla ortak hedef açısından iradelerinin ilk ışıklarını gösterdi.Dışişleri Bakanı Abdullah Gül dün şunları söyledi:"Kuzey Irak'taki yöneticilerin sorumluluğu çok büyük. Türkiye ile işbirliği içinde olmaları kendi menfaatlerine. Türkiye Irak'a çok şey yapmıştır. Türkler, tarih boyunca hep birlikte olmuştur. Bu bölgenin ayrılmaz parçalarıyız. PKK, aramıza girmiş nifak tohumudur. Kuzey Irak'taki Kürt Liderler'in de bunu çok iyi bilmesi gerekir. Tarih boyunca ne zaman koruma ihtiyacı hissettilerse Türkiye korumuştur." Dışişleri Bakanı'nın Kuzey Iraklı Kürt liderleri bu şekilde işbirliğine çağırması onların bölgelerindeki egemenliğini onaylamak anlamına geliyor.Anlamsız karşı çıkışlarla kaybedilen zamanı iki taraf da çok daha sıkı bağların oluşmasını hızlandırarak telafi edebilir.
Şirazlı Şeyh Sadi'nin 740 yıl önce yazdığı "Gülistan"ında padişahlara, vezirlere "yönetim" dersleri, "adalet" dersleri hikâyelerle verilir. Hikâyelerin aralarında ya da sonlarında Sadi kendi derslerini manzum olarak anlatır. Bunlar düzyazı olarak, parantez içinde aktarılmıştır...***Hikâye ederler ki bir Acem Şahı halkın malını gasbederdi. Ahaliye eza ve cefaya başlamıştı. Bu zulüm o dereceye vardı ki nihayet birçoğu onun zulmünün fenalıklarından öteye beriye dağıldı, onun çevrinin şiddetinden gurbet yollarını tuttu. Halk azalınca memleketin şevketi de azaldı, hazine boş kaldı. Düşmanlar her taraftan zorladı.(Her kim musibet gününde feryadına yetişecek bir kimse istiyorsa sen ona "Arkadaş selamet günlerinde cömertliğe çalış" de. Sen lütfet ki yabancılar senin kulağı halkalı kölen olsun.)***Bir gün o padişahın meclisinde şehname kitabını okuyorlardı. Okudukları bahis Dahhakin saltanatının zevali ve Feridun'un saltanata nail olması hakkında idi. Vezir padişaha sordu:"Feridun'un hazinesi, malı, mülkü, kölesi, kullan, uşakları, başında adamları yok iken nasıl oldu da padişah oldu?"Padişah cevap verdi:"İşitmişsindir, bir takım halk ona hararetle taraftar oldu; başına toplandılar, onu kuvvetlendirdiler. Böylece padişah oldu."Bunun üzerine vezir dedi ki:"Madem ki halkın toplanması padişahlığa sebep oluyormuş, o halde sen niçin halkı dağıtıyor, perişan ediyorsun, yoksa sen padişah olmak istemiyor musun?"(Askeri can ile beslemek lazımdır. Çünkü sultan asker sayesinde hüküm sürer.)Padişah, vezirinin bu sözleri üzerine sordu:"Dağılan asker ve ahalinin toplanması için ne yapmak lazımdır?"Vezir cevap verdi:"Padişah kerim olmalıdır, ta ki halk onun etrafına toplansın. Merhametli olmalıdır ki herkes onun sayesinde emin, müsterih olarak yaşasın. Sende ise ikisi de yoktur."(Zalim insan padişahlık edemez; nasıl ki kurt çobanlık yapamaz. Zulüm temelini atan padişah kendi saltanatı duvarının temelini kazmış olur.)Nasihatçı vezirin sözleri padişaha hoş gelmedi; "Bağlayın şunu" dedi.Veziri zindana yolladı.Çok geçmeden padişahın amcası oğullan saltanat davasına kalkıştı ve ordu tertip ederek babalarının mülkünü istedi. Padişahın zulmünden bıkarak şuraya buraya dağılmış olan ahali öbür tarafa geçti, oraya kuvvet verdi. Nihayet saltanat padişahın elinden çıktı. Diğerlerine geçti.(Bir padişah ahaliye zulmederse dostu bile felaket gününde onun kuvvetli düşmanı olur. Sen halk ile hoş geçin ve düşmanın çenginden korkma; çünkü adil bir padişah için ahalisinin hepsi askerdir. Düşkünlere, biçarelere acımayan kimse korksun; çünkü bir kere yıkılacak olursa kimse elinden tutup onu kaldırmaz.Her kim kötülük tohumunu eker de iyilik biçeceğini umarsa yanlış fikre saplanmış, saçma bir hayale bağlanmış olur.Kulaktan pamuğu çıkar, halkın dileklerini dinle, halka adalet göster. Şayet göstermeyecek olursan, unutma ki bir adalet günü vardır...)