Hırsız polis

3 Ağustos 2006

Orta Doğu savaşıyla ilgili en iyi niyetli ve de en "iyimser" yorum, ABD'nin devreye girip İsrail'e baskı yaparak savaşı durdurmasını sağlamasını isteyenlerden geliyor.Bugün Afganistan'dan Irak'a kadar ulaşan savaş bulutunun üreticisi Amerikan politikalarıdır.* 1980'de Saddam Hüseyin'i destekleyip İran'a saldırmasını sağlayan Amerikan politikalarıdır.* Afganistan'daki Sovyet işgalinin ardından "yeşil kuşak" teorileri üreterek bölgedeki radikal İslamcı örgütleri destekleyen, bunların militanlarını eğiten, bunlara silah sağlayan, hatta çeşitli iddialara göre bunların uyuşturucu ticaretine göz yuman yine Amerikan politikalarıdır.* Filistin-İsrail sorununda İsrailli şahinleri kontrol edemeyen ve gelişmelerin sürekli olarak Filistin'deki radikal İslamın yükselişine yol açmasına neden olan yine aynı merkezin politikalarıdır.* Irak'ın işgalinin yıllar sürebilecek bir savaşa yol açabileceğini, ülkedeki dinsel ve etnik gruplar arasında önlenmesi güç bir mücadele olduğunu söyleyenlere kulak tıkayan da yine aynı merkezdir.* Bugün Lübnan saldırısını sürdüren İsrail'e karşı bir ateşkes kararı alınması ve baskı yapılmasına karşı "kalkan" konumunda yine ABD yönetimi var.Göz göre göre ateşe!Şu anda dünyadaki gelişmelerden kaygı duyanların üzerinde durdukları önemli bir konu, savaşın Suriye ve İran topraklarına doğru genişletilmesi ihtimalidir.Böyle büyük bir yangının arkasından Bayan Rice'ın sözünü ettiği "yeni Orta Doğu"nun çıkıp çıkmayacağı belli değildir. Ama belli olan, böyle bir yangının söndürülmesinin çok güç olacağıdır.Şu anda Irak'ta Sünnilerle Şiiler birbirlerini kıyasıya öldürmekte, Amerikan işgal yönetimi ve onun desteğindeki Bağdat hükümeti çaresiz seyretmektedir.İsrail Başbakanı Olmert'in dün, Güney Lübnan için önerilen barış ya da istikrar gücünde Türkiye'nin yer almasını istediklerini söylemesi de pek hayra alamet değildir. Çünkü İsrail bu gücün "müdahale" yetkisi olmasını ve Hizbullah'ı silahtan arındırmasını istiyor.Bu, Türkiye'nin de dolaylı bir yoldan yangının içine çekilmesinin ilk adımı olmaktadır. Başbakan ve Dışişleri Bakanı'nın son demeçlerinde böyle bir göreve "talip" oldukları mesajını vermeleri de fazla "erken" bir çıkış olmuştur.Ortadoğu'da hırsızlarla polisler iyice birbirine karıştı. Bu kargaşanın içine şu ya da bu şekilde sokulacak bir Türkiye'nin uğrayabileceği zararlar ortadayken hükümetin bu kadar istekli davranmasını anlamak gerçekten zordur.

Devamını Oku

Vatan haini soru

2 Ağustos 2006

Başbakan Erdoğan, İslam Konferansı Örgütü toplantısı için yola çıkmadan önce açıklama yapıyordu.Bir gazeteci bir soru sordu. Başbakan'ın cevabı "böyle soru sormak vatan hainliğidir" şeklinde oldu.Sonra Başbakan yine gazetecilik dersi verdi. Avrupa ve Amerika'daki gazetelerin ve gazetecilerin asla böyle şeyler yapmadığını söyledi.Bu küçük gibi görünen olaydan birçok sonuç çıkarmak mümkün.* Öncelikle Başbakan, hâlâ kendisine soru sorulmasına alışmış değil. Hoşuna gitmeyen bir soru soran gazeteciyi düşman gibi görüyor.* Başbakan'ın dünya basınıyla ilgili bilgileri de ne yazık ki yok denecek düzeyde. Bu konuda bilgi sahibi olması için danışmanları kendilerine görev edinsin; özgür basının bulunduğu ülkelerde Batılı liderlerin çeşitli basın toplantılarının görüntülerini, bantlarını toplasın ve de sorularla cevapları Başbakan için tercüme ettirsin.Erdoğan bunlara bir bakarsa, Türk gazetecilerin Batılı meslektaşlarına kıyasla ne kadar "uysal" olduklarını görecek ve kuşkusuz sevinecektir. Danışmanları Başbakan'ı sevindirsin.Hatta bu çalışma, basın toplantılarında nasıl konuşulacağı, en zor soruların bile nasıl atlatılabileceği konusunda bir tür eğitim işlevi bile görür. ***Başbakan'ın dünyayla ilgili olarak çok yanlış bildiği konulardan biri de "karikatür" meselesi. Nitekim son olarak kendisini kene gibi çizmiş olan Leman Dergisi'ne ve çizere dava açtı.Danışmanları yine demokratik ülkelerde yayınlanan çeşitli mizah dergilerini toplasın, Başbakan için bir sunum düzenlesin. Bu ülkelerde çizilen karikatürlere kıyasla, bizim çizerlerin gerçekten "terbiyeli" olduklarını görüp haline şükredebilir.Soru soran gazetecilere gösterdiği tepkiler, kendisiyle ilgili karikatür çizenlere açtığı davalar aslında bütün demokrasi nutuklarına rağmen Erdoğan'ın ve kuşkusuz çok sayıda siyasinin yüreğinin derinindeki duyguları yansıtıyor.* Bol bol demokrasi nutku atmakla demokrat ve hoşgörülü olunmaz. Ve de bir ülkenin başbakanı gazetecileri azarladığı, çizerlere dava açtığı sürece de o ülkede başka olaylar olur, yazarlara çizerlere davalar açılır.* Gazeteciler vatan haini değildir, gazeteciler her şeyi sorar. Siyasi eğer usta değilse, yerini tam olarak doldurmuyorsa bunlara sinirlenir. Sinirli başbakanlar da hem kendilerine hem ülkelerine büyük zarar verir.

Devamını Oku

AKP'nin şansı

1 Ağustos 2006

Son yapılan seçim araştırmaları her kesimin tepkisini çekmeye devam ediyor. İktidar partisi de oy oranını az buluyor, diğer partiler de.Varlıklarını laik-antilaik karşıtlıklarının büyümesi üzerine kurmuş olanlar da AKP'nin halen yüzde 35'lerde durmasına, CHP'nin ise yüzde 10' dolayında kalıp ne uzayıp ne kısalmasına şaşırıyor, tepki gösteriyor.Oysa ortada şaşılacak hiçbir şey yok. Onlarca "Ali Dibo" vakasına, iç ve dış politikada, ekonomide yapılan onca acemilik ve beceriksizliğe rağmen AKP'nin halen yüzde 30'un üzerinde bir destek görmeye devam etmesi hiçbir alanda siyaset ve proje üretemeyen bütün partilerin suçudur.* Varlığını PKK terörünün devam etmesi üzerine ve yabancı düşmanlığı, dünyadan korku üzerine kurmuş olarak "duran" MHP de proje üretemiyor.* "Ulusal" ve laik tepkileri kendisinde toplayarak, bu konularda yaratılan her çatışma alanından fayda umarak durduğu yerde "duran" CHP de proje üretemiyor.* Kırsal kesimin ekonomik sıkıntılara olan tepkisinin üzerinde "duran" DYP de proje üretemiyor.***Bu tür karşıtlıklar ve tepkiler üzerinde durmaktan ve çatışma ortamından yararlanmaya çalışan siyasi partilerin "halkın teveccühüne mazhar olması" mümkün değildir.Bu şartlarda da, halkın üçte biri, en azından iktidar olmayı öğrenmeye başlayan, acemiliklerine rağmen iyi niyetine inandırmış olan AKP'yi tercih etmeye devam etmektedir.Şartlarda önemli bir değişiklik olmaması durumunda, eğer Cumhurbaşkanı seçiminde de önemli bir yanlış yapılmazsa AKP'nin tek başına iktidar olması kaçınılmazdır.* Hatta asıl "kara senaryo" buradan başlamakta, bütün diğer partilerin de yüzde on barajının altında kalmasıyla tek parti rejimine gidilmesi ihtimali ortaya çıkmaktadır.Eğer siyasi havada bu kara senaryo ihtimali varsa; bunun sorumlusu yine dişe dokunur projeler, toplumun gerçek sıkıntılarıyla ilgili siyasetler üretemeyen partilerdir.Siyaset üretiminin bu kadar tıkızlaşması her durumda iktidar partisine yarar. Şu anda yine aynı şey yaşanıyor, ama muhalefet partileri bunu göre göre "durmaya" devam ediyor.AKP gerçekten çok şanslıdır.

Devamını Oku

Planın şartları

31 Temmuz 2006

Birkaç gündür gazetelerde bir "PKK planı" yer alıyor. Kuzey Irak Kürt liderleri ile Ankara arasında varılan bir anlaşmadan söz ediliyor.Buna göre Kuzey Irak yönetimi PKK'nın bölgede silahlı varlığını engelleyecek, kaynaklarını kesecektir. Buna karşılık, PKK'nın üst düzey kadrosundan 300-400 kişilik bir grup bir Kuzey Avrupa ülkesine gönderilecektir.Suç işlememiş olan PKK mensupları ise dağdan inecek ve onlar hakkında herhangi bir takip yapılmayacaktır.Planın kaynağıyla ilgili net bir bilgi bulunmuyor. Ancak bunun bir süredir yapılan görüşmeler içinden çıkan bir fikir olduğu anlaşılıyor. Böyle bir plan Kuzey Irak'ı tam koruması altında tutan Amerikan yönetiminin de rahatlıkla destekleyeceği niteliktedir.* Genelkurmay Başkanlığı, bu planla ilgili olarak herhangi bir bilgisi bulunmadığını açıklamıştır. Ancak şu da kesin ki bu, Kürt meselesi ve Kuzey Irak'taki Kürdistan ile ilişkilerin geleceğiyle yakından ilgili bir adım niteliği taşıyacak siyasi bir karar niteliğindedir.* Bu planda Kuzey Irak Kürt yönetiminin girdiği taahhütler daha önemlidir. Eğer bir süre sonra bölge yeniden terorist örgütlenmeler için kullanılırsa bu ya da benzeri planların hiçbir anlamı kalmaz.***PKK üst yönetiminden 300-400 kişinin bir Kuzey Avrupa ülkesine gitmesi Türkiye'yi doğrudan ilgilendirmez gibi görünmektedir. Ancak bu kadronun yaşayacağı ülkedeki faaliyetlerinin de her türlü terörist oluşumu ve eylemi destekler nitelikte olmaması gerekir.Planın "suç işlememiş örgüt mensupları" ile ilgili bölümü daha kolay uygulanır niteliktedir. Bunun da gerçekleşmesi için bu kişilerin tekrar herhangi bir örgütsel faaliyet içine girmemeleri gerekir.Plan, henüz daha oluşma aşamasında da olabilir. Ama en azından kan dökülmesinin durması, Türkiye ile Kuzey Irak arasındaki ilişkilerin olması gereken hatta yönelmesi açısından önem taşımaktadır.* Bu tür planların uygulanabilmesi için birinci unsur karşılıklı güvendir. Canı yanan, evlatları ölen taraf Türkiye olduğuna göre güvenin sağlanması yönünde ilk adımları atması gereken taraf Kuzey Irak Kürt yönetimi olmaktadır.Böyle bir planın hayata geçmesi için gereken ikinci temel unsur ise, Türk vatandaşı Kürtlerin ve sözcülerinin bu plana destek vermeleridir. Barışa giden yolda, anahtar asıl onların elindedir.

Devamını Oku

Güle güle Duygu

31 Temmuz 2006

Her ölüm erkendir. Duygu'nunki fazla erken oldu. Hayata bağlılığını asla kaybetmeyen, hayatı ciddiye alan her insanın ölümü çok erkendir.Duygu Türk kadınları için çok çırpındı. Ama onlara kadın olmaktan utanmamayı öğretmeyi başardı. Bunun için de bıkmadı, çevresindeki düzey düşüklüğüne aldırmadı, inatla yazdı.Duygu gazeteciliği de hep ciddiye aldı. Gazeteciliği sevdi. Yazamadığı zamanlarda da kimseye küsmedi. Bir kenara çekilmedi.Duygu'nun neyi başardığını yıllar önce bir uçak yolculuğunda anlamış, dönüşte de hemen ona anlatmıştım.Bir yurt dışı seyahatinde yanımda, üstü başı aşırı marka, boynu altın zincirli otuzlu yaşlarında bir adam oturuyordu. Elimdeki gazeteleri istedi. Baktıkları sadece magazin ekleri ve magazin gazetelerinin birinci sayfaları oldu. Sonra hepsini geri verdi ve küçük çantasından bir kitap çıkardı. İki saat boyunca da o kitabı okudu. Kitabın adını görünce gülmekten kendimi alamamıştım. Heyecanla okuduğu kitap, kadınlara kadınlığı öğreten roman, Duygu'nun "Kadının Adı Yok"uydu.Türkiye'ye döner dönmez Duygu'yu arayıp olayı anlattım. Yorumum çok basitti. "Başarmışsın Duygu" demiştim.Duygu başarmıştı. Kuru ve kaba feminist edebiyatlara kapılmamış, büyük nutuklar atmamış, ama kadınlar için yapmak zorunda olduğunu hissettiği her şeyi yapmıştı.İki yıl önce, VATAN'ın yedinci katının salonunda "başımda bir şey varmış Okay" dediği anda ne olduğunu anlamış, gözlerine fazla bakamamıştım. Bir daha VATAN binasına gelmedi, gelemedi Duygu.Sürekli olarak beklemenin, "Bir haber var mı" diye onlarca kez sormanın da bir önemi yok. Her ölüm, ne kadar beklenirse beklensin erkendir. Duygu'nunki çok erken oldu.Güle güle Duygu.Dostluğun, sevecen kişiliğin için teşekkürler.***Halit Çapın mesleğimizin önemli kişilerindendi. Gazeteciydi ve gazete yazısını farklı bir edebiyat türüne çevirmeyi başarmıştı. Onun ölümüyle ilgili haberleri okurken Duygu'nun ölüm haberi geldi.Duygu için yazmaya çalışırken, yine Babıali'nin renkli kişilerinden Ergil Tezerdi'nin ölüm haberi geldi.Güle güle Halit ağabey.Güle güle Ergil ağabey.

Devamını Oku

Aptalın öyküsü

30 Temmuz 2006

Adamın biri, halinden yakınır dururmuş: "Çalışıyorum, didiniyorum ancak geçinebiliyorum. Üstelik yalnızım, kimim kimsem yok..." Böyle mutsuz mutsuz sızlanıp dururken, bir karar vermiş. Yollara düşüp bir melek bulacak, halini anlatıp ondan bu haksızlığı düzeltmesini isteyecekmiş.Yola koyulmuş. Dağda bir kurda rastlamış. Ayakta zor durabilen, bir deri bir kemik kalmış kurt, adama yaklaşmış, nereye gittiğini sormuş. Adam derdini anlatmış, "Bir melek arıyorum. Onu bulup bana yapılan haksızlığı düzeltmesini isteyeceğim..." Bunun üzerine kurt, "Bana da bir iyilik yapar mısın" demiş, "ben de gece gündüz dolaşıyorum, bir lokma yemek zor buluyorum. O meleğe benden söz et, böyle açlıktan öleyazmış kurt da olur muymuş diye sor..."Adam yola koyulmuş. Çok geçmeden karşısına güzel bir kız çıkmış. Kız da ona nereye gittiğini sormuş. Melek hikâyesini dinledikten sonra adamın ellerine sarılmış:"Yalvarırım o meleğe benim durumumu da anlat. Gencim, güzelim, zenginim, her şeyim var ama çok mutsuzum. Mutluluğa ulaşabilmek için ne yapmam lazım, ne olur o meleğe sor..."Adam, melekle konuşacağına söz vermiş ve yola devam etmiş. Yorulduğunda dinlenmek için bir ağacın altına uzanmış. Çevre yemyeşilmiş ama bu ağacın neredeyse bir tek yaprağı bile yokmuş. Tabii ağaç, durumuna çok üzülüyormuş. Dert yanmaya başlamış:"O meleği bulduğunda benden de bahseder misin. Bak, nasıl da bereketli bir toprak üzerindeyim. Bütün ağaçlar yaprağa, meyveye boğulmuş. Benimse hiçbir şeyim yok. Diğerleri gibi olmak için ne yapmalıyım, meleğe sorar mısın?"Adam, ağaca da "peki" demiş ve yoluna devam etmiş...Nihayet, meleği bulmaktan umudunu kesmiş, vazgeçmek üzereyken melek karşısına çıkıvermiş...Adam derdini anlarmış, melek adamı dinlemiş ve "tamam, tamam!" demiş. "Zengin ve mutlu olabilmen için sana bir şans veriyorum. Şimdi geldiğin yoldan git, evine dön."Meleğin bu sözleri üzerine rahatlayan adam kurdun, kızın ve ağacın ricalarını hatırlamış ve meleğe onları da anlatmış. Melek onlar için de birşeyler söylemiş. Adam bunları da bir güzel dinlemiş ve dönüş yoluna koyulmuş.Ağacın yanına geldiğinde meleğin söylediklerini aktarmış:"Köklerinin tam yanında gömülü altın dolu bir sandık varmış. Bu yüzden beslenemiyormuşsun. Beslenemediğin için yaprağın ve meyven yokmuş. Sandık çıkarılırsa senin de meyven ve yaprağın olacak.""Yaşasın!" Demiş ağaç: "Çabuk orasını kaz ve o sandığı çıkar!""Hayır" demiş adam, "Melek bana kendi şansımı verdi. Evime dönmem lazım..." Ve yoluna devam etmiş. Genç kız bıraktığı yerde onu beklemekteymiş. Adamı görünce koşmuş ve "Melek ne dedi?" diye sormuş. "Sevinçlerini ve acılarını paylaşabileceğin birini bulup da evlenirsen bütün dertlerin hallolacak, mutlu olacaksın" demiş adam. O zaman kız, "Hadi seninle evlenelim, mutlu olmaya çalışalım!" diye atılmış. Adam, "hayır," demiş. "Buna zamanım yok. Melek benim şansımı verdi, bir an önce eve gitmeliyim. Sen de kendine başka bir koca bul artık..."Çok geçmeden o bir deri bir kemik kurt çıkmış karşısına. Kendi şansını bulmak için evine gittiğini, acelesi olduğunu söylemiş. "Peki ya ben!" Demiş kurt, "Benim için ne dedi? Onu söyle ve git!" "Senin için söylediğini ben anlamadım" demiş adam; "melek dedi ki, o kurt, yiyecek bir aptal bulamazsa aç susuz dolaşmaya mahkûmdur."Kurt, "ben çok iyi anladım" demiş ve aptalı yemiş.

Devamını Oku

Gidelim mi gitmeyelim mi?

28 Temmuz 2006

Orta Doğu'da gerçek bir savaş var. Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere, İsrail, Irak, Suriye, İran, Filistin'in yanısıra radikal İslamcı örgütler Hizbullah, Hamas ve El Kaide de savaşın tarafları. Kuzey Irak'taki Kürtler de şu anda sıcak çatışmaların içinde olmamalarına rağmen savaşın tarafıdır.Biraz daha doğuda, Afganistan'da da fiili savaş durumu var. Bu ülkedeki El Kaide-Taliban etkinliği kırılmış değil.Kuzeydoğu'da Azerbaycan ile Ermenistan arasında gerçek bir barış sağlanmış değil, taraflar halen çatışmasalar da "savaş halinde" beklemede.Bir harita alıp yürütüldüğü alanlara baktığımızda bu savaşların boyutunu daha kolay anlayabiliriz. Azerbaycan ile Ermenistan arasında yakınlarda sağlanmış olan bazı temaslar bir yana bırakılırsa, bölgedeki diğer savaş alanlarının tümünde yangının büyümekte olduğunu görüyoruz.* Türkiye bu savaş yangınında taraf değil. Bazı cin fikirliler, savaşın yürüdüğü toprakların tümünün Osmanlı İmparatorluğu'nun parçaları olduğundan yola çıkarak Türkiye'nin bu savaş ortamında etkili bir barış unsuru ve hakem olabileceğini sanıyor.Haritanın üzerine savaşanları tek tek işaretlediğimiz zaman Türkiye'nin bu savaşın hiçbir yanında olamayacağını görmemiz kolaylaşır.Sorunun cevabı belliAmerikan yönetimi, daha birinci Körfez Savaşı'ndan başlayarak Türkiye'ye daha etkin roller biçmiştir. Tabii ki bütün bu roller, Amerikan stratejileri içinde yer buluyor. Kuşkusuz bu rollerin her biri Türkiye'yi savaş alanına biraz daha yaklaştıracaktır.İkinci Körfez Savaşı'nda Türkiye'nin kuzey cephesi için destek vermemesi Amerikan şahinleri için bir öfke kaynağı olmuştu. Ama geçtiğimiz döneme bakıldığında Türkiye'nin Bush yönetimi ile sorunlar yaşamasına rağmen Meclis'in "savaştan uzakta kalma" kararının ne kadar yerinde olduğundan kuşkulanmak bile imkânsızdır.* Amerikan yönetimi Lübnan'ın güneyini kontrol edecek "aktif" barış gücü içinde Türkiye'nin yer almasını istiyor, bu görüşü savunanlar kamuoyunu ikna çabalarını sürdürüyor.Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Güney Lübnan'da Hizbullah ile "savaş" pozisyonu almasının yaratacağı sonuçlar için yine haritaya bakmak yeterlidir.Gidelim mi gitmeyelim mi sorusunun cevabı asla tartışmalı değildir. Türkiye bu savaştan ne kadar uzak durursa ülke için o kadar faydalı olacak, bölgedeki asıl etkinliği de bu sayede artacaktır.* Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı İmparatorluğu değildir ve olma ihtimali de yoktur. Ama bu yangına her bulaşanın bir tarafının alev alacağı kesindir. Bu konuda düşünen herkes önce haritaya baksın.

Devamını Oku

"Yeter" diyebilmek

27 Temmuz 2006

Sanatçı Yılmaz Erdoğan üç gün önce Hürriyet Gazetesi'nde bir barış mektubu yayınladı. Seslendikleri, Türkiye'de yaşayan, kökenleri farklı olsa da aynı kaderi paylaşan insanlardı.Yılmaz Erdoğan, sanatçı duyarlığıyla Türkiye'de yaşayan herkesi barışa, barış için çalışmaya çağırıyordu.Erdoğan, çok tanınan ve her kesimde sevilen bir sanatçıdır. Kürt kökenli olduğunu gizlemez. Ve çağrısı da bütün kimliklerini vurguladığı bir çağrıdır.Bu barış çağrısının ardından bazı adı bilinen kişilerin destek açıklamaları geldi. Çoğu zaten Türkiye'de gerçek barış isteyen siyasi ve aydın kişiler. Onların dışında Türkiye'deki Kürt kökenli vatandaşlar adına siyaset yaptığını iddia eden çok az sayıda kişi de bu çağrıyı destekledi.**** Bir gazetenin haber merkezinden telefon açılıp "Bu çağrıya ne diyorsun" diye sorulduğu zaman olumsuz cevap vermek mümkün değildir.Ama ortada bir gerçek var ki sahiden üzücü. Yılmaz Erdoğan'ın filmlerini, oyunlarını milyonlarca kişi izlemiştir. Barış çağrısı ise büyük bir yankı bulmadı, umut edilen zincirleme tepkilere yol açmadı.Çağrının harekete geçirmesi gerekenler, öncelikle Türkiye'deki Kürt toplumunun önde gelen kişileridir. Bunların Erdoğan'ın barış çağrısını daha geniş kesimlere ulaştırması ve gerçek bir toplumsal talep haline getirmesi gerekiyordu.Böyle olmayışının birinci nedeni PKK'nın etkinliği ve toplumdaki barış talebinin PKK'ya karşı çıkma gibi algılanması korkusudur. PKK bu korkuyu kendi siyasetine muhalif Kürtleri de öldürerek sağlamıştır.***Türkiye'de barışın ertelenmesi tabii ki bütün ülkeye, herkese zarar vermektedir. Ama Kürt kökenli vatandaşlarımıza daha çok zarar vermektedir. Bu vatandaşlarımızın yaşadıkları yörelerde hiçbir ekonomik ve toplumsal gelişme sağlanamamaktadır. Toplumsal eşitsizlik sürekli olarak bu yörelerin aleyhine büyümektedir.Yılmaz Erdoğan'ın çağrısının ardından hiçbir sivil toplum örgütü, hiçbir dernek, hiçbir insan haklarını savunma grubu destek toplantısı yapmamış, insanları barış için harekete geçmeye davet etmemiştir.Türkiye Cumhuriyeti'nin Kürt kökenli vatandaşları "yeter artık" diye bağırmadığı sürece barış istemeyenlerin, ister Kürt ister Türk olsunlar, sesleri daha yüksek çıkmaya devam edecektir.Yine de Yılmaz Erdoğan'ın çağrısı dipsiz kuyuya atılmış bir taş değildir, olmaması gerekir.

Devamını Oku