PKK'nın şiddet eylemlerini artırmasının bir amacı olmalıdır. Şehit cenazeleri arttıkça, aklın yerini duygular alır ve böyle duygusal ortamlarda ölçüler çok kolay kaçar.PKK eylemleri, Türkiye'de haklı bir tepki ve nefret uyandırırken Kuzey Irak'ta da sıkıntı yaratıyor. Fiili bağımsızlığını Amerikan koruması altında sağlamış olan Kürdistan'ın topraklarında üslenmiş olan PKK'ya karşı askeri tedbirlerin konuşulması yeni değil.Bu konuşulanın Türkçesi, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Kuzey Irak'a girmesi ve buradaki PKK üslerini yok etmesidir. Kuzey Irak'taki Kürt yöneticilerden ve Bağdat'tan bu konuda hep olumsuz açıklamalar geliyor. Bu da doğaldır. Kimse kendi toprakları içinde yabancı bir askeri gücün operasyon yapmasını kabul etmez. Ayrıca bu konuda Ankara sürekli olarak ABD'den destek istemekte, ama bilindiği kadarıyla her defasında olumsuz cevap almaktadır.***Ortadoğu'daki yangın sürekli olarak büyürken Türkiye'nin de Kuzey Irak'ta bir askeri harekâta girişmesinin riskleri bellidir.PKK'nın eylemlerini artırarak Türkiye'yi böyle bir harekâta zorlamak amacında olduğu söylenebilir. Bu harekâtın ardından Kuzey Irak ile Türkiye arasında iplerin kopması, hatta sıcak çatışmalar yaşanması da PKK'nın en çok isteyeceği durumdur.Diğer yandan Türkiye'nin içinde, cinayetlerin yarattığı duygusal ortamda, özellikle terörle mücadele yasaları konusunda bir tartışma vardır.Bu yasalarda yapılan değişiklikler, fazla "esnek" uygulamalara yol açabilecek nitelikte. Bu da terörle doğrudan ilişkisi olmayanları tedirgin edecek durumlara yol açabilir.Bunun Türkçesi de, Türkiye'nin içinde tekrar 90'lı yılların koşullarına dönülmesi ve Güneydoğu'da ve Kürt nüfusun yüksek olduğu illerde yeniden aşırı sıcak ortamın geri gelmesidir.***PKK'nın eylemlerini, cinayetlerini artırmasının bu iki hedeften kaynaklandığına ilişkin işaretler çoktur.Ankara'nın bu yeni koşullarda yeni tedbirlere yönelmesi de doğrudur ve gereklidir. Ancak burada ilk koşul PKK'nın oyununa gelmemektir.Ortadoğu'daki gelişmeler PKK'ya daha büyük oynama cesaretini vermiş olabilir, ama bunu boşa çıkaracak olan da öncelikle Ankara'dır. Uzun ve acılı terör dönemi, terörle mücadele konusunda çok önemli deneyimler edinilmesine yol açmıştır. Bunları gözönünde tutabilen, bugünkü kritik koşullarda doğru politikalar üretebilir.
Şirazlı Şeyh Sadi, 700 yıl önce hiddet ve sözün adabı hakkında şöyle dedi: Haddinden fazla hiddet nefret uyandırır. Yersiz yumuşaklık da heybeti sundurur.Ne etrafındakileri usandıracak derecede sert ol, ne de karşındakine cesaret verecek kadar mülayim.Sertlik ile yumuşaklık birlikte olursa hoştur. Kan alıcı gibi, ki hem damarı yaralar hem de merhem koyar.Akıllı kimse daima sertlik etmez. Kadrini eksiltecek derecede yumuşaklık da etmez.Akıllı kimse kibir etmez, kendisini herkesten büyük tutmaz. Kendisini son derece zillete de bırakmaz.Bir çoban babasına dedi ki:"Akıllı babacığım, bana ihtiyarlara yakışan bir nasihat ver."Babası şu nasihati verdi:"İyilik et ama o keskin dişli kurt sana galip olacak derece değil."İki kimse mülk ve dinin düşmanıdır. Birisi ilimsiz, öfkeli padişah; ötekisi ilimsiz, cahil sofu.Padişah, dostlarının itimadını kaldıracak derecede öfkeli olmamalıdır. Zira hiddet ateşi evvela sahibini yakar, ondan sonra düşmana ya erişir ya erişmez.Topraktan yaratılmış adamoğlunun başından kibir, hiddet yakışmaz. Bu kadar hiddet, serkeşlik ile sen topraktan değil ateşten yaratılmışsın!***Bir âbide rastgeldim, "Beni terbiye ile cehilden kurtar" dedim. Âbid cevap olarak "Ey fakih, git toprak gibi tahammül et, yahut ne okumuşsan hepsini toprağa göm!" dedi.Kötü huylu kimse kendi kötü huyunun elinde esirdir. Nereye gitse o fena huyun pençesinden ve derdinden kurtulamaz. Kötü huylu bir kimse, bir belanın elinden kurtulmak için göğe çıksa kötü huyunun yüzünden bela içinde olur.***Bir haberin gönül inciteceğini bilirsen sus, o haberi başkası getirsin.Ey bülbül, sen bahar müjdesini getir, kötü haberi baykuşa bırak.Sözünün tamamıyla delili olduğundan emin olmadıkça padişaha bir kimsenin hıyanetinden bahsetme.Sözünün tesir edeceğini bilerek söyle! Kendi fikrini kabul ettirmek için nasihat eden kimse, nasihate daha ziyade muhtaçtır.Düşmanın hilesine aldırma, yüze karşı methedenlerin sözlerinden mağrur olma! Zira birincisi aldatmak, öteki de bir şey çekmek istiyor.Ahmağa methüsena hoş gelir. O, kesilmiş koyuna benzer, bacağından üfürürsen semiz görünür.Bilmiş ol, sakın şairlerin övgülerine aldanma. Çünkü o övgüler senden edineceği menfaatler içindir. Eğer bir gün bir şairin istediğini vermezsen o övgülerin iki yüz o kadar misli ayıplarını sayar.Söz söyleyenin kusurunu kimse tutmadıkça onun sözü düzelmez. İnsanı iyi düşünmeye, doğru söylemeye mecbur eden tenkitlerdir.
Olay bir asker kişiyle ilgili magazin haberi gibi yansıdı önce. Sonra durumun vahameti ortaya çıktı.Üst düzey bir komutanın telefonu dinlenmiş. Dinlemenin zabıtları kendisine gösterilmiş ve komutan anında istifa etmiş.* Belli oldu ki, dinlenen telefon konuşmaları tümüyle "özel hayat" alanında. Ayrıca konuşmaların dinlenmesi için herhangi bir yargı kararı da bulunmuyor. Gizli dinlemelerin dört kurum tarafından yapıldığı daha önce resmen açıklanmıştır. Bunlar Genelkurmay, MİT, Emniyet istihbarat ve Jandarma istihbarattır.Genelkurmay askeri taraftan bir dinleme olmadığını açıklamış, Emniyet de benzer bir açıklama yapmıştır. MİT'in ise ne evet ne hayır deme hakkı vardır, konu ancak yasal sürece intikal ederse ve resmen sorulursa cevap verebilir.***Gizli dinleme olayı daha 1999 yılında bir skandala dönüşmüş, değişik devlet birimlerinin en üst düzeydeki kişileri bile dinlediği ortaya çıkmıştı.Bu başıboşluk ve kargaşaya son vermek üzere uzun süre düşünüldü ve bir kanun çıkarıldı. Bu kanuna göre oluşması gereken Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı bu günlerde görevine başlayacak.Bu kurumun neyi nasıl denetleyeceği açık değil. Ancak kurumun elindeki güçlü teknik imkânlarla kimin ne yaptığını izlemek mümkün olacaktır. Bundan sonra ne yapabileceği ise yine açık değil çünkü kurumun elinde sadece "izleme" yetkisi bulunuyor.***Sorun, böyle bir kurumun kurulmasından çok yasaları çiğneyerek yapılan gizli dinlemelerin nasıl cezalandırılacağıdır.Bundan önceki uygulamalar hatırlandığında manzaranın korkunçluğu anlaşılır. Bu ülkede bir Başbakan çıktı, kendisinin de gizlice dinlendiğini açıkladı.Ancak hiçbir gizli dinleme olayı herhangi bir yetkilinin sorumlu tutulması ve ceza görmesi ile sonuçlanmadı. Her telekulak skandalı birkaç günde unutulup gitti.***Kara Harp Okulu Komutanı'na gizli dinleme uygulanmış olmasının hesabını belki bu kez birileri verir.Bu kez vermelidir ki, bundan sonra da kamuya ait, gerçekten kamu adına hukuk ilkeleri içinde varolan kurumlarda hiçbir şahıs sapma göstermesin.Kara Harp Okulu Komutanı'nın özel görüşmelerini dinlemek, sonra bunları üstlerine iletmek için birilerinin bir yerlerden cesaret alması, güç bulması gerekir. O nedenle bu son olay çok ciddi bir şekilde araştırılmalı ve sorumlu ya da sorumlular, kim olursa olsun, hesap vermelidir.Hukuk devletinde gizli dinlemenin nasıl yapılacağı sıkı kurallara bağlanmıştır ve bu kurallar esas olarak bizde de yasalara geçmiştir. Başka yasalar gibi bunları da hayata geçirme aşamasında fena halde tıkanıyoruz. Ama umut etmeye de devam ediyoruz.
İsrail, kendisi için tehdit oluşturan bütün radikal İslamcı örgütlere karşı topyekûn bir savaş başlattı.Son saldırıyla Irak, Filistin, İsrail'den sonra dördüncü bir ülkenin, Lübnan'ın toprağı da savaş alanı oldu.İran ve Suriye'nin de Batı dünyası ile büyük gerilim yaşadığını düşündüğümüzde Türkiye'nin bütün doğusunun ve güneyinin kolay sönmeyecek bir yangın alanı olduğunu görüyoruz.* Irak'ta Şiilerle Sünniler birbirlerine karşı en acımasız saldırılarda bulunuyor; diğer yanda anti -Amerikan direnişe de radikal İslamcı örgütler damgasını vuruyor.* Daha Batı'dan bakıldığı zaman PKK dolayısıyla Türkiye de bir savaş alanı gibi görülmektedir. Ayrıca siyasi İslam kökenli bir partinin iktidar olması da Batı'dan Ankara'ya dönük kuşku ve soru işaretlerini güçlendiriyor.Bu soru işaretleri hemen her gün Batı basınında yer alan yorumlara yansıyor.* İsrail'in yürüttüğü askeri harekât, arada bir insani sorunlara değinen demeçler duyulsa da Batı'dan, özellikle ABD'den sağlam güvence alınmadan yapılamayacak boyutlardadır.Böyle bir askeri harekât karşısında radikal İslamcı örgütlerin de giderek artan dozda şiddet kullanacaklarını tahmin etmek zor değil.Uyuyor ama yaşıyor! Bunlar yanıbaşımızdaki yangının kolay sönmeyeceğini, hatta şiddetini daha da artıracağını gösteriyor.* Türkiye'nin her gelişme karşısında alacağı tavırlar bundan sonra çok daha önemli olacaktır. Ankara'da, hükümet düzeyinde, Türkiye'nin bu yangına karşı etkili bir arabulucu olabileceğine ilişkin bazı eğilimler görülüyor. Bütün dünyanın karıştığı, bütün büyük güçlerin eli bulunan bir savaş ortamında arabulucu olmak kolay değildir.Tam tersine, "islam dünyasının modern lideri" olmak hevesiyle yangına doğru elini fazla uzatmak beklenmedik sonuçlara yol açabilir.* Bu yangını Türkiye'den uzakta tutmak ve bu yöndeki çabalarda Kuzey Irak'la uyum sağlamak, Ankara'nın birinci hedefi olmak zorundadır.Bölgedeki gelişmeleri değerlendirirken, Türkiye'de de çeşitli radikal İslamcı örgütlerin var olduğunu, bunların bir süredir "uyuma" halinde olsalar bile "yaşadıklarını" hesaba katmak zorundayız. Bu örgütler Türkiye'yi de yangının içine çekmek hevesi içinde olabilir. Şu anda uyanık olunması gereken önemli meselelerden biri de budur.
Konfüçyüs "insanın akıllıca hareket etmesi için üç yol vardır" demiş ve şöyle sıralamış:* "Birinci yol yapacağı şey üzerine iyice düşünmek, sonra yapmaktır.* İkinci yol, aynı konuda önceden yapılmış iyi bir şeyi taklit etmektir.* Üçüncü yol ise en acı yoldur; deneyerek, uğraşarak bulunan yoldur..."Genel olarak üçüncü yola yoğunlaşmış olarak yaşıyoruz. Önceden düşünme, "bu işlerin sonu ne olur, ne yaparsak ne sonuç alırız" şeklinde düşünme alışkanlığımız sıfıra yakın.Başkalarının aynı yollardan geçip doğruya ulaşmış olması konusunda da her zaman korkularımız, çekincelerimiz var. Onun için başkalarının aynı konuda yaptığı iyi şeyleri taklit etmekten de çekiniyoruz.Kalıyor üçüncü yol...Bir ileri bir geri giderek; bir elimizle yaptığımızı diğer elimizle bozarak ilerlemeye, doğruya ulaşmaya çalışma yolu. Bu yolun ne kadar meşakkatli olduğunu, Konfüçyüs'ün söylemesine gerek yok, çok iyi biliyoruz. Ama başka türlü yapamıyoruz.Tarihin utanç sayfaları da varAlalım Hrant Dink hakkında açılan davayı. Hrant Dink'in davası için değişik kararlar verildi, Dink bir mahkûm oldu, bir beraat etti, en sonunda tekrar mahkûmiyet kararı çıktı. Altı ay hapis cezasına layık görülen yazıyı tekrar etmemiz mümkün değil. Ama okuyan herkes bu yazıda aslında ne söylendiğini görecektir. Ama bazıları göremez, görmek istemez ve bir yazı yüzünden insanların hapis yatmasını ister. Bu da Türkiye'ye üçüncü yolu bile fazlasıyla ağır aksak yaşatanların günahıdır.* Bir araştırma kuruluşu toplamış:Tam 69 kişi yazılarından dolayı yargılanıyor. Bunların arasında tanınmış edebiyatçılar ve gazeteciler de var, Dünya Ermenileri Patriği bile var. Amerikalı düşünür Noam Chomsky bile var.Bu davaların bir bölümünün Genelkurmay Başkanlığı ve Emniyet Genel Müdürlüğü'nün suç duyuruları dolayısıyla açılmış olması büyük bir talihsizliktir.Türkiye hâlâ insanların fikirlerinden, yazılarından dolayı hapsedilme tehdidi altında olduğu bir ülke konumunda.Dünyanın demokrasiye gidişini göremiyoruz, gelişmiş ülkelerin neden geliştiğini görmezden geliyoruz, hatta Konfüçyüs'ün üçüncü yolunu bile çok zor izleyebiliyoruz.Türkiye'nin karanlık dünyada kalması için uğraş verenler bu dava listeleri kabardıkça, fikirlerini beğenmediklerinin adlarını bu listelerde gördükçe pek seviniyorlardır. Fakat unutmasınlar, bu davalarda yargılanan pek çok insanın adını gelecek kuşaklar da öğrenecek, onlarınki ise tarihin utanç sayfaları içinde yok olacak.
Başbakan, çam sakızı çoban armağanı hediyesini de almış ve CHP Genel Başkanı Baykal'a "güle güle oturun" demeye gitmiş. CHP'nin "güle güle oturacağı" yer, yeni genel merkez binasıdır. Hani Maliye Bakanı'nın birkaç ay önce parasal kaynağının kuşkulu olduğunu söylediği bina...Başbakan bu ziyaretiyle, CHP'nin yeni görkemli genel merkez binasının yapımı için harcanan para konusunda bir kuşkusu olmadığını da belirtmiş oluyor. Binanın mimarisiyle ilgili görüş alışverişi de medeni bir diyalog örneği olmuştur.İki lider ziyaret sonrası gazetecilerin önüne çıktı ve asla siyasi bir mesele konuşmadıklarına, hele hele Cumhurbaşkanı seçimi meselesine hiç değinmediklerine yemin etti.Bu da ilginç bir durum, demek ki siyasiler siyaset konuşmadan bir arada olabiliyormuş...***Gerilimsiz siyaset meselesini Ankara'da birileri yine yanlış anlamış ve bu ziyaret sahnesini planlamış. Siyasilerin birbirleriyle dost, arkadaş olmaları, havadan sudan sohbet etmeleri, eşlerini alıp birbirlerine oturmaya gitmeleri hiç kimsenin beklediği bir durum değildir. Bunlar olsa olsa, sahte medeniyet gösterileri olarak yapılır, bunun dışında hiçbir anlamı olamaz.Siyasilerden beklenen, ülkeyi sıkıntıya sokabilecek meseleleri en az gerilimle çözen sistemleri yaratmaları, çözümleri ararken bütün vatandaşların gözü önünde şeffaf siyaset yapmaları, kısır çekişmeler ve itiş-kakışlarla ülkeye zaman kaybettirmemeleridir.Birbirleriyle dekorasyon muhabbeti etmeleri, mimar alışverişi yapmak için konuşmaları kimseyi ilgilendirmez. Bunları yapmaları da hiç gerekmez.Önümüzdeki Cumhurbaşkanı seçimi üzerine gerçek bir diyalog kurulamaz ve ülke gerilime sürüklenirse bunun sorumlusu hem Erdoğan hem de Baykal olacaktır.***Eğer Erdoğan bu güle güle oturun ziyaretini, ilerdeki aylarda kendisinin Cumhurbaşkanlığı'na adaylığı konusunu Baykal ile konuşabilmek üzere düşünmüşse yine yanılmış demektir. Baykal bu ziyaretin kırk yıl hatırı olduğuna inanıp Erdoğan'ın Cumhurbaşkanlığını kabul edecek bir siyasi değildir. Çünkü son dönemde bütün varlığını laik-anti laik gerilimi üzerine kurmuştur ve Cumhurbaşkanı seçimi onun bu pozisyonunu sağlamlaştırması ve yüzde 15 oranında oyu garantilemesi için en iyi fırsattır. Bunun için ziyaret ya da sahte ziyaret görüntüleriyle tavrını değiştirecek değildir. Kısacası, Başbakan'ın güle güle oturun ziyaretinin herhangi bir sonucu olması mümkün değildir, bu tür yakınlıkların gerçek olduğu konusunda inandırıcı olması da mümkün değildir.Yine de güle güle otursunlar.
Birçok siyaset yazarı geçen ay içinde onlarca futbol yazısı yazdı. Biz de Berlin'de Hitler'in stadında bir maç izleyip, futbol dışındaki izlenimlerimizi aktarmıştık.Futbol tekniği açısından uzmanların yorumlarının ötesinde, futbolun insanları hem birleştirici hem ayırıcı gücü; büyük gücü, bu kez çok daha güçlü olarak ortaya çıktı* Böyle büyük bir organizasyonun, tıkır tıkır çalışan bir saat düzeninde bir ay boyunca işlemesi, insan aklının geldiği aşamayı gösteriyor. Bir uygarlık aşamasını gösteriyor.Yüz binlerce kişinin yan yana maç seyredip birbirlerine saldırmamaları, döner bıçağı çıkarmamaları, karşılıklı bağrışıp eğlenmeleri bir uygarlık aşamasını gösteriyor.***Milyonlarca insan Gana diye bir ülke olduğunu, Fildişi Sahili diye bir ülke olduğunu, belki Kosta Rika diye bir ülke olduğunu, oralarda da kendilerine benzeyen insanların yaşadığını öğrendi. Onlardan korkmamak gerektiğini gördü. Onlar da aynı şekilde seviniyor, aynı tepkileri gösteriyor, aynı heyecanları yaşıyordu.* Bütün dünyanın hep birlikte, benzer duygularla yaşayabileceğini futbol gösterdi. Sporcuların becerilerine hep birlikte sevinmenin, insan olmanın en büyük gururu; insanın en hızlı gelişen canlı olduğunu görmenin yarattığı değişik duygular aynı anda sayısı milyara varan bir insan topluluğunu bir araya getirdi.***Hayatın bir şenlik olarak yaşanmasının ne kadar önemli olduğunu, insanları düşmanlığa, ayrılığa, nefrete sürükleyen her türlü saplantının insanlık düşmanı olduğunu herkes bir kez daha gördü.Hayatı bir şenlik olarak yaşamayı, herkesin aynı anda mutlu olabileceğini savunan düşüncelerin ne kadar önemli ve haklı olduğunu (belki) milyonlarca insan hatırladı.Kendi ülkesinin gençleri yeşil sahada koştururken, onlarla birlikte düşmenin, kalkmanın ve başarı için insanca mücadele etmenin insan onuruna ne kadar yakıştığını yine yüz milyonlarca insan gördü, yaşadı.Bir şenlik ayı kapanırken, insanın yılın bütün aylarını şenlik ayı kılma yeteneği olduğunu, isterse bunu yapabileceğini yüz milyonlarca insan (belki) anladı.Ve Zizou...Futbol tarihinin en düzgün kişilerinden birinin düşünüp taşınıp rakibinin göğsüne kafa atmasının ve futbol yaşamını bu görüntüyle bitirmesinin herhalde mantıklı bir açıklaması vardır. Olmalıdır.
Birileri "paranın milliyeti olmaz" demişti. İşin içine rant, kolay para girdiği zaman milliyetçilik de kalmıyor. Çoğu zaman da kolay paranın peşine düşenlerin en çok ve en yüksek sesle milliyetçilik nutukları atanlar olmasının aslında şaşılacak bir yanı yok.Bunun en büyük örneği Çanakkale'dir, Gelibolu'dur. Bu bölge çok önemli bir tarihsel mirasa sahiptir. Yıllardır en ucuz hamasi nutuklar burada atılmış, küçük şovlarla kendini göstermek isteyen "önemli" şahısların sahnesi burası olmuştur.Çanakkale'de "biz" ve "onlar" farkını görmek isteyenler öncelikle İngilizlerin, Avustralyalıların mezarlıklarına ve bizim şehitliklerimize baksın. Bu ülkelerde yapılan araştırmalara, yazılan kitaplara baksın sonra bizdeki duruma baksın. Binlerce kilometre öteden on binlerce insan buraya gelir ve savaş alanını ellerinde kendi dillerinde yazılmış kitaplarla gezerken, bizim ilgisizliğimize baksın.Ucuz edebiyat, büyük hamaset, ağır nutuklar, titrek sesli bağrışların gerçek milliyetçilik olmadığını görmek için Çanakkale en iyi örnektir.***Son yıllarda bölgeye belli bir "turistik" ilgi oluştu. Fazla "turist" her zaman fazla gelir demektir. Ama bunu hak etmek için de o "turistlerin" görmeye geldikleri alanların gerçek sahibi olmak gerekir. Restorasyon adıyla her yere sokulan buldozerler, olmayacak yerlerde otoparklar, her köşede çöp yığınlarıyla ve sadece birkaç hamasi cümleyi ve çoğu kez yalan yanlış bilgileri tekrarlayarak dolaşan rehberlerle hiçbir şey hak edilmez.Ruhumuza sinmiş bir müteahhitlik sistemiyle böylesine önemli bir tarihi alanı kolay para peşindeki insanlara terk etmek için ancak bizim gibi "boş laf milliyetçisi" olmak gerekir.Böyle bir bölgenin gecekondu tesislerle doldurulması, sürekli ihalelerle herkese bir "pay" çıkarılması için de uyduruk milliyetçi olmak gerekir.Böyle bir alanı gecekondu ve panayır bölgesine dönüştürenleri, her yana birkaç beton bina dikerek para için tarihi yok edenleri tarih affetmez.Küçük çıkarlar için tarihi mirasımızı yok ettiğimiz tek alan elbette Çanakkale değil. Çanakkale kolay paranın milliyetçiliği ne hale getirdiğinin iyi bir örneği ve Çanakkale halen kurtarılabilir durumda. Yarın çok geç olabilir.