Şirazlı Şeyh Sadi'den, "padişah adetleri" hakkında iki hikâye. Ve iki hikâye de insanın zayıflıkları hakkında... Siyasete de uyar, toplum içindeki başka durumlara da... Her çevreden pek çok insana da uyar... Bin senedir uyduğu için bugüne kadar gelmiş ve bundan sonra bin sene daha uyar...***Padişah bir masumun öldürülmesini emretmiş. Zavallı canından ümidi kesince kendi diliyle padişaha sövmeye, hakkında fena sözler söylemeye başlamış.Alimler der ki:"Her kim canından el yunsa gönlünde olanı söyler..."Zaruret vaktinde kaçmaya imkân kalmayınca, el keskin kılıcın ucunu tutar. Mağlup kedi köpeğe hücum ettiği gibi insan da yeise düşünce ağzına geleni söyler.Padişah esirin söylendiğini görünce sormuş;- Bu ne söylüyor?İyi huylu vezirlerden birisi söylemiş:- Cennet, öfkesini tutanlar, suçlunun suçundan vazgeçenler için hazırlanmıştır diyor.Bu söz üzerine padişah acımış, kanının sevdasından vazgeçip onu affetmiş.Birinci vezirin zıddı başka bir vezir işe karışmış ve şöyle demiş:- Bizim gibilere padişah huzurunda yalan söyleme yakışmaz. Padişahım, o size sövdü, fena sözler söyledi.Bu ikinci vezirin sözüne padişahın canı sıkılmış:- Bana onun yalanı senin doğru sözünden daha makbul geldi. Çünkü onun sözü iyiliğe müteveccih idi, seninki ise kötülüğe...Alimler derler ki:"İş bitiren yalan, fitne koparan doğrudan iyidir."Her kim ki, padişah onun sözünü dinler, dediğini yaparsa, o adam iyilikten başka bir şey söylemesin. Söyleyecek olursa ona yazıklar olsun.Feridun sofasının duvannda şu beyitler yazılmıştır:"Kardeş, dünya kimseye kalmaz. Gönlünü cihanı yaratan Tanrı'ya bağla, işte o kadar. Dünya mülküne itimat etme. Çünkü dünya senin gibi çok kimseyi beslemiş, sonunda öldürmüştür.Madem ki pak olan can çıkıp gidecektir, ha taht üstünde ölmüşsün ha toprak üstünde..."***Bir padişah acemi bir köle ile gemiye binmişti. Köle deniz görmemiş, geminin mihnetini tatmamıştı. Ağlamaya inlemeye başladı, tir tir titriyordu. Onu avutmak için çok uğraştılar, bir türlü sakinleşmedi.Padişahın keyfi kaçtı. Herkes aciz bir vaziyetteyken gemide bulunan yaşlı adam padişahın huzuruna çıktı, "Müsaade buyurursanız ben onu sustururum" dedi. Padişah da "Lütfetmiş olursunuz" dedi.Yaşlı adam emretti, köleyi denize attılar. Köle birkaç kere suya battı çıktı. Sonra saçından yakaladılar, gemiden tarafa çektiler. Köle gemiye yaklaşınca iki eliyle dümene asıldı, oradan gemiye çıktı, bir köşede uslu uslu oturmaya başladı. Yaşlı adamın yaptığı iş padişahı hayrete düşürdü, "Bu işte hikmet nedir" diye sordu.Yaşlı adam cevap verdi:"Köle evvelce suya batmayı tatmamıştı. Gemideki selametin kıymetini bilmiyordu. İşte huzur ve saadet de böyledir, bir felakete duçar olmayan kimse onun kıymetini bilemez..."Alimler derler ki:"Ey tok kimse! Sana arpa ekmeği hoş görünmez. Halbuki sence çirkin olan o arpa ekmeği benim sevdiğimdir."Cennet hurilerine Araf cehennemdir. Fakat cehennem halkına soracak olsan, Araf için cennettir derler.Birisi var, yarini sinesine sarmış; birisi var acaba yar gelir mi diye gözlerini kapıya dikmiş. Bu ikisi arasında ne kadar büyük fark var.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Nurettin Ok, hükümeti doğrudan ve tam anlamıyla sözünü sakınmadan "yargıya müdahale" ile suçladı.Başsavcı'nın verdiği örnekler şunlar: Van Üniversitesi Rektörü davası, Şemdinli davası, Danıştay baskını davası.Başsavcı'nın hükümeti suçlarken dayandığı kanıtlar bu davalar hakkında en üst düzeyde etkileyici beyanlarda bulunulması ve emniyetten basına belge ve bilgi aktarılmasıdır.Ancak Başsavcı'nın "yargıya müdahale" ile sadece hükümeti suçlaması biraz haksızlık olmuştur. Elbette Başsavcı'nın söyledikleri doğrudur ve sadece bugünkü AKP hükümetine özgü bir durum değildir. Her siyasi iktidar, yargıyı "ele geçirilmesi zorunlu alanlardan biri" olarak görür ve buna yönelik faaliyetlerde bulunur. Her adalet bakanının durumuna göre kadrolaşmalar olur, atamalar buna göre düzenlenir. Sonuçta ana sisteme siyaset egemen olur.Başsavcı Ok, hükümet yetkililerinin beyanlarını yargıya müdahale olarak değerlendirirken, üst düzey bir komutanın, Şemdinli'deki bombalama olayının sanığı olarak yargılanan astsubay için "tanırım, iyi çocuktur" demesini bir müdahale olarak görmemiş ve bunu hatırlatmamıştır.Ya diğerleri?Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sayın Ok, yargıya müdahale örnekleri verirken "ekonomik müdahale"den de söz etmeli ve Yargıtay mensuplarının da adlarının karıştığı "ekonomik müdahale" örneklerini de vermeliydi.Yargıtay Başsavcısı, "ekonomik müdahale"ye karşı duyulan hassasiyetin bir örneği olarak, son model ithal otomobil kullanan adliye kâtibesi hakkında yapılan işlemi de açıklamalıydı.Hatta bazı yargı mensuplarının "mafya müdahalesi" altında eğilip bükülebildiğini, bunun son örneği olarak İstanbul'daki bir savcının "görevini kötüye kullanması"nı ve adı mafyaya çıkmış insanlara sağladığı "destek" dolayısıyla yapılan işlemi de hatırlatmalıydı.Yargının, "siyasi müdahale" konusunda duyarlı olması, buna karşı direnmesi kadar doğal, haklı ve yerinde bir durum olamaz. Ama yargıya müdahale bundan ibaret değildir. Ve ne yazık ki bunun onlarca örneği sık sık kamuoyunun bilgisine yansıyor.Yargının gerçek anlamda bağımsız olabilmesi için siyasi iktidarın müdahalelerine direnmesi yetmiyor, "ekonomik", "bürokratik" ve "mafya" müdahalelerine karşı da aşırı hassasiyet göstermesi ve bunu halka her durumda anlatması gerekiyor.
Ertuğrul Özkök dün Hürriyet'te Rahşan Ecevit ile bir sohbetini aktardı. Rahşan Hanım'a göre Türkiye'nin her tarafı yabancılar, düşmanlar, Yahudiler, İngiliz şirketleri vs. tarafından satın alınıyormuş! Bunları ciddi ciddi anlatmış...Böylece Türkiye'nin nasıl bölünüp parçalanacağı ve son Türk devletine nasıl son verileceğine ilişkin dehşet teorilerine bir de Rahşan Hanım katkıda bulunmuş oluyor.Bu yazıyı okuduktan sonra bir an düşününce Rahşan Hanım'ın "görüşleri" ve "siyasi faaliyetleri"ni haber yapar ve yorumlarken harcanan zaman, mürekkep ve kağıt için üzülmemek elde değil.* Rahşan Hanım'ın faaliyetlerinin ilgi ve haber konusu olması yine Rahşan Hanım'a yapılmış büyük bir kötülüktür.Bu insani sorunu fark etmeyen ya da fark etmemiş gibi yapıp Rahşan Hanım'ı yollara sürenler bir insanlık suçu işlemişlerdir.Bu olay aynı zamanda Ankara'daki sistemin nasıl işlediğini, Ankara'da nasıl zaman geçirildiğini, boş işlerin nasıl önemli gibi sunulduğunu da gösteriyor.***Ankara'da bir "cephe" lafı ortaya atılmış, Rahşan Hanım hemen harekete geçmiş, temaslar yapmaya girişmiştir. Bunların herhangi bir anlamı olmadığını görmek için Ankara'da yaşamamak yeterli. Ama Ankara bu faaliyetleri ciddiye aldı, bu faaliyetler üzerine konuştu, bizi de konuşturdu.Siyaset Ankara'daki bir grup insanın, kendi aralarında oynadıkları bir tür iktidar paylaşımı oyunu haline getirilmiştir. Rahşan Hanım olayı da bu anlamsız durumu çok açık bir şekilde gösteriyor.Gerçek anlamda siyaset üretemeyen, temel sorunlara çözüm üretemeyen bir siyasi yapının ne hallerde olduğu Rahşan Hanım olayıyla dramatik bir şekilde ortaya dökülmüş oluyor.Durum Rahşan Hanım açısından dramatiktir, Ankara'daki siyaset mantığı açısından dramatiktir ve tabii ki Türkiye'ye verdiği ağır zararla dramatiktir.Ecevitler'in halen bir siyasi partinin "fiili sahibi" olmaları da olayın bir başka dramatik, aynı zamanda da komik yanıdır.Ankara kendi kendine bir "başka" hayat yaşıyor, "başka" konular buluyor, bunlarla uğraşıp zaman geçiriyor ve de Türkiye'ye çok değerli zamanları kaybettirmeye devam ediyor. Rahşan Hanım, son siyasi faaliyeti olarak bunu herkese gösterdi.
Elif Şafak hakkında son romanı yüzünden soruşturma yapılıyor. Hasan Cemal, Murat Belge, İsmet Berkan hakkında yazılarında yargı kararını eleştirdikleri için açılan davalar sürüyor. Hrant Dink ile ilgili dava bir gidiyor bir geri geliyor. Amerikalı ünlü düşünür Noam Chomsky'nin kitabının Türkçe çevirisi nedeniyle yayıncısı ve yayına hazırlayanlar yargılanacak.Bu davalar son dönemin utanç olaylarıdır. Bu davalar, Türkiye'yi dünya ülkelerinin ikinci sınıf listesinde tutmayı amaçlayanların alkışladığı davalardır.Bu davalar Türkiye hakkında uygar dünyada soru işaretlerinin birbirine eklenmesini sağlayan davalardır.Bu davalar, "Türkiye gelişmiş bir uygar ülke olamaz, Avrupa Birliği ve ileri dünya standartlarına ulaşamaz" diyenlerin ellerine çok güçlü kanıtlar veren davalardır.***Noam Chomsky'nin kendi ülkesi ABD dahil, kitaplarının, yazılarının yayınlandığı herhangi bir ülkede yargıyla sorunu olmamıştır. Chomsky'nin bir kitabının dünyada sadece Türkiye'de yargılanacak olmasının getirdiği ağır ayıbı görmeyenler bu ülkenin gerçek düşmanlarıdır.Elif Şafak, şu anda kitapları Batı dillerine çevrilen ve büyük ilgi gören, edebiyat eleştirmenlerinin geleceğin en büyük umutlarından biri olarak nitelediği bir yazarımızdır. Bu yazarın romanında "Türklüğü aşağılama" fiili bulanların yaşamayı özledikleri dünya, Kuzey Kore'den, İran'dan, Suriye'den başka bir yer değildir.Türkiye'yi bu ülkelerin ve diğer Orta Asya diktatörlüklerinin düzeyine düşüren bu davalara karşı herhangi bir siyasi ya da sivil toplum tepkisinin görülmemesi de ülkemiz açısından çok dramatik bir durumun ifadesidir.Kendilerine demokrat, sosyal demokrat diyen siyasilerin bu davalara tepki göstermemeleri, bunların farkında bile olmamaları da gerçek durumlarının ifadesi olarak tarihin kayıtlarına geçmektedir.***Eğer bir araya gelen binlerce kişi Noam Chomsky'ye Türkiye adına bir özür mektubu gönderirse, Elif Şafak'ın kitabını sokaklarda satarsa, gazetecilerin duruşmalarına giderse "başka" bir Türkiye'ye doğru yola çıktığımızı hissedebiliriz. Kendisi şiir okuduğu için hapse girdiğini sık sık tekrar eden ve bunu ülkenin utanç sahnelerinden biri olarak niteleyen siyasilerin bu davalara karşı suspus olmaları da tam bir alaturka çifte standartçılıktır. Onlara olursa demokrasi yara alır, başkalarına olursa bir şey olmaz.Alaturka çifte standart alışkanlığı, demokrasiye inançsızlık, topluma yön verenlerin ana karakterini belirleyecekse, bu gerçekten büyük ülkenin yerinde saymaktan başka bir kaderi olamayacaktır. Gerçekten yazık.
Son yirmi, hatta otuz yılda "birileri götürüyor" inancı toplumda çok yaygın bir şekilde yerleşti. "Birileri götürüyor" inancının altındaki, siyasi ya da yerel ya da herhangi bir iktidara sahip olan kişi ve çevrelerin öncelikle kendilerdini zengin etmeye uğraştıklarına olan sarsılmaz kanaattir."Götürmek" için ille de yasa dışı yollara sapmak gerekmez. Yasaların çevresinden ustaca dolanarak "götürmek" de mümkündür. Örneğin, iktidara yakın yayın organlarında çalışan gazeteciler bir eğitim şirketi kurup belediye ihalesine katılıyor ve ihaleyi kazanıyorsa bunun adı "götürmek"tir. Yasal bir sakınca olmasa da bunun "etik" açıdan sakat olduğu ayan beyandır ortadadır.* Geçtiğimiz günlerde Başbakan'ın yine bütün medyaya yönelik bir saldırı başlatmasının ardında yatan, bu konulardaki haberlerin son günlerde fazlaca görülmesidir.***"Götürme" işinin bu kadar canlı bir şekilde sürmesinin temel kaynağı, devletin halen en büyük "patron" olmasıdır. Kamu ihaleleri halen en büyük alışveriş alanı.Ayrıca, ikinci kamusal patron da yerel yönetimlerdir. Yerinde düzenlemelerle yerel yönetimlerin gerçekten yönetebilmelerini sağlayacak kaynaklar edinmeleri sağlandı. Ancak gerçek hayatta bu kaynakların akışı yine iktidardakine göre yön değiştirmeye devam ediyor."Götürmek" fiili bu kadar yaygın oldukça da herkes, her bir güç sahibinin "götürdüğüne" inanmaya fazlasıyla eğilimli olacaktır.***AKP iktidarının da önemli kaynakları kendi yandaşlarına doğru çevirdiğinin örnekleri her gün görülüyor. AKP iki seçim kazanmadan önce bu konu üzerinde durmuş ve önceki yönetimleri şu ya da bu ölçüde kirlilikle suçlamıştı. Kamuoyunun genel kanaatine uygun bu kampanya sonuç vermiş ve "temiz" AKP'ye biraz daha oy kazandırmıştı.Buna karşın AKP'li kadrolar iktidara yerleştikçe rahatladı ve eskisinden farklı olmayan bir düzenin çarkları arasına yerleşti. Temizliği temel niteliği olarak sunan ve geniş kesimleri buna inandıran AKP yönetiminde ise bu tür iddiaların üzerine gitme yönünde herhangi bir kıpırtı görülmedi. Tam tersine, bu çarkın nasıl işlediğini sergileyen örnekleri haber yapan basına tepki gösteriliyor. AKP, gelecek seçimde "temizlik" temasını dört yıl önce olduğu gibi kullanma imkânına sahip değildir. Bu imkân tekrar elde edilmek isteniyorsa, basında yer alan her haberin parti içinde ciddi bir şekilde araştırılması gerekecektir. Ancak Başbakan'ın psikolojik durumunun halen böyle bir temizlenme operasyonuna uygun olmadığı ortada.Başbakan iddiaları araştırmak yerine basına saldırdığı sürece "cemaatin" ne yapacağı da bellidir.
Cumhurbaşkanı seçimi konusunda Deniz Baykal yeni bir unsur getirdi: Başbakan Tayyip Erdoğan hakkında, İstanbul belediye başkanlığı döneminden kalan bazı dosyalar bulunmaktadır ve milletvekili olmasıyla bu dosyalarla ilgili yargı süreci durmuştur.Bu iddiaların ciddiyeti ancak ciddi bir yargı süreci sonucunda anlaşılacaktır. Şu anda bunlar neredeyse unutulmuş iddialar olarak raflarda duruyor.Elbette bu durum, Erdoğan'ın cumhurbaşkanı adayı olması durumunda muhalefet tarafından yoğun şekilde kullanılacaktır. Baykal daha şimdiden, "hakkında yolsuzluk dosyaları bulunan bir kişi cumhurbaşkanı olamaz" demeye başladı.Bu olay, ülkemizdeki siyaset ve iktidar savaşları içinde "dosya" kavramının, "yolsuzluk" kavramının nasıl yıprandığını da gösteriyor.Bunun altında da asıl sakatlık, yani dokunulmazlık düzeni bulunuyor. ***Türkiye'de dokunulmazlar sadece milletvekilleri değildir, sivil-asker bütün memurlara ve yargı mensuplarına da "dokunmak" son derece zordur.Milletvekili dokunulmazlığı ise bazı yerel güç sahipleri tarafından oldukça başarılı şekilde kullanılmaktadır. Eroin kaçakçılığından yargılanan bir kişi, dolandırıcık suçuyla hapiste bulunan bir başka kişi bile milletvekili oldu, çünkü yerel güçleri vardı ve bunu yargıdan kaçmak için kullandılar.Milletvekili dokunulmazlığı sadece siyasal faaliyetler için sınırlandırılmadığı sürece bu çarpıklıklar yaşanmaya devam edecektir. Hakkında dosyalar bulunan bir kişinin Çankaya'da oturması bile mümkün olacaktır.***Bu konuda hassasiyet gösteren Deniz Baykal'ın da, kendi partisinin üst düzey yöneticilerinin ticari faaliyetleri dolayısıyla sanık durumuna düşmeleri söz konusu olduğunda ağzını açmadığını da unutmamak gerekiyor.Şu anda Meclis'te bulunan ve bu zırhtan yararlananların dokunulmazlıktan kolayca vazgeçmeleri beklemek hayal olacaktır. Onlar da bu mesele ortaya çıktıkça "sadece biz mi" diye gizli ya da açık dokunulmazlık sahibi olan diğer kesimleri gösteriyor.Sonuçta bu sistemi değiştirme imkânı olanların ellerini kaldırmayacakları belli. Ve bu sistemin doğal sonucu da hakkında dosya bulunan herhangi bir milletvekilinin cumhurbaşkanı olma imkânına sahip olmasıdır.Temeldeki sakatlığı düzeltecek iradeye sahip bir siyasi zihniyet Meclis'e gelmedikçe ve bu zihniyet iradesini diğer dokunulmazlara da kabul ettirmedikçe sistem böylece devam edecektir.
Birilerinin Başbakan'a defalarca yaşanmış ve sonucu hiç değişmemiş bir gerçeği anlatması gerekiyor. Basınla, bugünkü deyimle medya ile topyekûn savaşa girişen hiçbir siyasinin bu savaştan galip çıkması mümkün olmamıştır. Üstelik böyle savaş açmak, sıkıntı ve zaafın itirafı olarak görülür.Başbakan yine üstü örtülü "menfaat" iddialarında bulundu. Daha önce de yaptığı gibi, açık ve net suçlamalar yerine "toptan" ifadelerle, bütün medyanın olumsuz haberler yapmasını "bozulan çıkarlar"a bağlıyor.Bunların ne olduğunu tek tek açıklamak bu iddiada bulunan kişinin sorumluluğudur.Toptan ve muğlak suçlamalarla, bütün basını töhmet altında bırakmak asla "delikanlılık" değildir.* Menderes'in kendisine maddi olarak bağladığı "bir kısım" basın dışındaki bütün basınla girdiği kavgayı ve buradan başlayan yanlışlar silsilesini Başbakan'a anlatmak gerekiyor.* Turgut Özal'ın medya ile ilgili faaliyetlerinin, büyük grupları dağıtmaya yönelik girişimlerinin nasıl sonuçlandığını da yine Başbakan'a birilerinin anlatması gerekiyor.* Tansu Çiller'in bütün medyaya açtığı savaşın sonuçlarını da birilerinin Başbakan'a anlatması gerekiyor.* 12 Eylül askeri yönetimi basından hiç hoşlanmazdı, gazeteler kapatılır, gazeteciler içeri alınır, yüzlerce davayla bunaltılmaya çalışılırdı. Bugün 12 Eylül paşaları yok, ama onların batırmaya çalıştığı gazeteler yayınlanmaya devam ediyor.***Ankara'da iktidar olanlardaki genel eğilim, bütün basının birer "Rockefeller gazetesi" olarak sadece olumlu haberlerle çıkması, her gün vıcık vıcık yağ kokan makaleler döşenmesidir. Bu amaçla her iktidar sahibi çeşitli yollar dener ve bu yolların sonu hep hüsran olur.Eskiden "besleme basın" diye bir deyim vardı. Bu deyiş, siyasi iktidarın çeşitli şekillerde ve maddi çıkar karşılığı kendisine bağladığı kesimi anlatırdı. Bugünkü liberal ekonomik düzende ve ulaşılan şeffaflıkta "besleme basın" yaratmak pek kolay değil. Ama onun yerine iktidara yakın gazetecilere belediyelerden ihale vererek yakınlığın parayla güçlendirildiği de biliniyor.* Medyaya bu ölçüde bir tahammülsüzlük, her zaman başka alanlarda sıkışmış siyasilerin kendilerini kurtaramadıkları bir tür hastalıktır. Bu hastalıkla malul olanların da, zamanında iyileşmedikleri takdirde girecekleri yol bellidir.
Hazreti Cafer'in oğlu Abdullah, bir gün çölde giderken yolu bir kabilenin hurmalığına düştü. Hurmalığın bekçisi, zenci bir köleydi. Abdullah gölgede oturup dinlenirken köleye üç ekmek getirdiler. Getiren kişi köleye "Al bakalım günlük nafakanı" dedi ve gitti.Köle ekmekleri aldı, bir kenara çekilirken köşeden bir köpek çıkıverdi. Bitkin köpek ayaklarını sürüyerek köleye doğru yaklaştı. Köle bir an düşündü sonra ekmeklerden birini köpeğe uzattı. Köpek ekmeği kaptığı gibi yuttu ve tekrar baktı. Köle ikinci ekmeği uzattı, köpek onu da kaptı ve yuttu.Abdullah ilgiyle izlerken kölenin üçüncü ekmeği de köpeğe verdiğini gördü. Köpek o ekmeği de yedi ve kenara uzandı.Abdullah oturduğu yerden köleye seslendi:- Senin günlük nafakan nedir- Gördüğün gibi üç ekmektir.Abdullah tekrar sordu:- Peki sen günlük nafakan olan üç ekmeği de köpeğe verdin, ne yiyeceksin bugün?- Ne yapabilirdim, baktım hayvan çok aç, belli ki dayanacak hali kalmamış, ben de ekmekleri verdim. Bugün oruç tutar, günü geçiririm artık.Abdullah düşündü: "Ben çok cömert bilindiğim için beni ayıplayanlar bile oldu. Ama bu köle gerçekten cömert ve kerem sahibi çıktı. Gerçek eli açık, gönlü açık insan buymuş..."Abdullah kabilenin büyüklerine gitti, kendini tanıttı, hurmalığı içindekilerle ve köleyle birlikte satın aldı. Sonra köleyi azat etti ve hurmalığı ona bağışladı.* Molla Camî'nin hissesi:"Köpeğin nefsini kendi nefsinden üç parça ekmekle üstün tutan kimse kerem sahibi insandır. Böyle insanlar köle olsalar bile, kendi nefislerinin kölesi olmuş insanlardan daha üstündürler."***Zengin bir bedevi, çölde kurulmuş yemeğini yiyordu. Biraz ilerde bir fukara bedevinin oturduğunu gördü, sofrasına çağırttı. Fukara bedevi gerçekten çok açtı ve bütün iştahıyla yemeye başladı.Zengin bedevi misafir çağırdığı adamın halinden rahatsız oldu ve şöyle dedi:- Hayır ola? Kuzuyu öyle bir yiyorsun ki, görenler bu kuzunun babasının sana tos vurduğunu sanacak.Fukara bedevi şöyle cevap verdi:- Bu kuzunun babası bana tos filan vurmadı. Ama ben yemek yerken senin bakışlarını görenler sanacak ki bu kuzunun anası sana süt vermiştir.Sonra sofradan kalktı gitti.* Molla Camî'nin hissesi:Zenginliğini hak etmemiş zengin, mallarına karşı, en yakınlarına olduğundan daha şefkatli ve merhametlidir. Onun bir kuzusu evladından, bir koyunu anasından değerli olur. Öyle zenginlerin yemeğini doyasıya yiyeceğine dişini kırman daha iyidir.