Masaya gelsinler

22 Haziran 2006

Gelecek seçimle ilgili tahminlerin önünde önemli bir bilinmeyen bulunuyor.Bu bilinmeyen, DTP'nin ne yapacağıdır.Eğer DTP seçime parti olarak katılırsa, barajı geçemeyeceği için Meclis'e giremeyecek. Ancak, Kürt kökenli nüfusun çoğunlukta olduğu illerde bu partinin oyları yüzde 30'un üzerine çıkıyor, bazı yörelerde yüzde 50'ye kadar ulaşıyor.Bu yöresel oy oranları, seçime bağımsız adayların girmesi ve oyların bu adaylara yönelmesi durumunda en az 30 DTP'linin seçilmesi anlamına gelir. Yapılan bazı hesaplar bu sayının 40'ı da geçebileceğini söylüyor.* Bugünkü ilişki sistemine bakıldığında, Meclis'e girebilecek adayların en azından PKK'nın onayından geçmiş isimler olacağını söylemek mümkündür. Bu isimlerin "İmralı onayı" almış olmaları, PKK'lı oldukları anlamına gelmez. Ancak şu da bir gerçektir ki Güneydoğu'da ya da Kürt kökenli nüfusun yoğun olduğu bölgelerde siyaset yapan herkesin PKK ile şöyle ya da böyle ilişkisi vardır. Çünkü PKK, en basitinden, nerede başlayıp nerede bittiği belli olan, sözcüleri ve yöneticileri belli olan bir siyasi örgüt değildir. Buna karşılık PKK'nın Türk vatandaşı Kürtler üzerindeki "vesayet" durumunun güçlü olduğu da biliniyor.Herkesin hayrına olur* DTP adaylarının bağımsız olarak Meclis'e girmesi, bugünkü kana bulanmış ve bulanmaya devam eden karmaşık düzenden kurtulmanın yollarından biri olarak görülmelidir.Çok sözü edilen ve kimilerinin fazlasıyla tepki gösterdiği "masa"nın Meclis salonunda kurulması, aslında PKK'nın yöredeki etkinliğini azaltma yönünde en önemli gelişme olacaktır.İnsanlar Meclis'te konuşabildiği sürece, kendi sıkıntılarını ya da özlemlerini Meclis çatısı altında dile getirebildikleri sürece silahların konuşmasının bir anlamı kalmayacaktır. Kürt kökenli Türk vatandaşlarının, terör kıskacında kesilmiş seslerinin; gerçek seslerin duyulması da böylece sağlanmış olacaktır.Bağımsız adaylar konusu 2002 seçimleri öncesinde de konuşulmuş, ancak DEHAP seçime parti olarak girmişti. Bu da "birilerinin" Meclis'teki masaya Kürtlerin temsilcilerinin oturmalarını istemediğinin kanıtıdır.Güneydoğu illerinden bağımsız olarak Meclis'e gelecek olanların Kürt kökenli vatandaşların temsilcileri olarak görülmesi, onların da kendilerini herhangi bir örgüt ya da kişinin tayin ettiği kişiler gibi görmemeleri herkesin hayrına olacaktır.

Devamını Oku

Bugün seçim olsa...

21 Haziran 2006

Seçim araştırmaları hiçbir siyasi partiyi de kişiyi de mutlu etmez. Siyasetle uğraşan ya da ilgilenen herkes, kendi tarafını olduğundan daha başarılı görme eğilimindedir.VATAN'ın dün yayımladığı seçim araştırması sonuçları da kimseyi memnun etmedi. İşin tuhafı da, böyle durumlarda herkesin araştırmayı "kasıtlı" olarak nitelemesi.Seçim araştırmaları o günkü durumun fotoğrafını çeker, seçmenin ana eğilimlerini belirler. Bu araştırmaların "bire bir" çıkması hem mümkün değildir hem de gerekmez. Önemli olan, ana eğilimlerin ortaya konulmasıdır.VATAN'ın araştırması da ana eğilimleri ortaya koyuyor. Ve bunların dikkatle değerlendirilmesi gerekir. Sonuçları tekrar özetlediğimizde şu tabloya varıyoruz:1- AKP halen açık ara birinci partidir, ancak yüzde 10 barajını CHP dışında DYP'nin ya da DYP ve MHP'nin aşması durumunda Meclis'te çoğunluğu sağlaması çok güçtür.2- CHP halen son seçimde aldığı yüzde 20'lik oranın altındadır. Gerilim politikaları, laiklik eksenli tartışmalar ya da partinin merkez sağa açılması gibi taktikler de seçmen üzerinde etkili olmamaktadır.3- Merkez sağda DYP ikinci parti olarak yerini almıştır.4- Radikal sağda, gerek PKK terörü gerekse AB tartışmalarının yarattığı tepkiler MHP'de toplanma eğilimindedir ve bu partinin de yüzde 10'luk barajı aşarak Meclis'e girmesi büyük olasılıktır.Bu ana eğilimlerde, seçim dönemine kadar değişiklikler de olabilir.* Örneğin DYP ile ANAP'ın birleşmesi ya da ittifak kurması, bu yeni merkez sağ partinin de yüzde 20'ye yaklaşması, hatta üzerine çıkması sonucunu doğurabilir.* Yine merkez solda SHP'nin önerdiği ve İtalya modelini temel alan "zeytin dalı ittifakı" gerçekleşirse bu ittifakın oy oranı da önemli sıçrama yapabilir.Bu iki varsayımın sonucu da Meclis'e üç partinin ya da grubun birbirine yakın oy oranlarıyla girmesidir.Seçim araştırmalarının yapılmasının nedeni de zaten bu manzaraları tam olarak tespit edebilmek, buna göre "varsayımlar" geliştirmek ve siyasi çizgi belirlemektir.Zaman Gazetesi'nin açıklamasıFethullah Gülen ve örgütünün konu alındığı yazımız üzerine Zaman Gazetesi'nden bir açıklama geldi. Aynen aktarıyoruz.***"Sayın Okay Gönensin19.6.2006 tarihli Vatan Gazetesi'ndeki yazınızın bir paragrafında, gazetemiz hakkında "örgütün elemanları tarafından bayilerden alınarak evlere ve iş yerlerine ücretsiz dağıtılıyor" şeklinde bir ifade yer almaktadır.Zaman Gazetesi, İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Antalya ve Erzurum matbaalarında basıldıktan sonra sizin de çalıştığınız gazeteyi dağıtan Yaysat tarafından Türkiye genelinde bulunan Yaysat başbayilerine ulaştırılmaktadır. Başbayilere gelen gazeteler, bir başka dağıtım şirketi tarafından dağıtım elemanları vasıtasıyla abonelere dağıtılmaktadır. Her ay abonelere dağıtılan gazetelerin parası yine aynı dağıtım elemanları tarafından fatura karşılığında tahsil edilmektedir.Yazınızda hem Zaman Gazetesi'nin ücretsiz olarak dağıtıldığı yanlış bilgisinin hem 2000'den fazla çalışanı olan bir şirketin dağıtım elemanlarının "örgüt elemanı" olarak nitelendirilmesinin konu hakkında yeterince bilgi sahibi olmadan, sadece önyargıya dayalı talihsiz bir ifade olduğunu ve sizin gibi tecrübeli bir gazeteciye yakışmadığını düşünüyoruz. Yazınızı kaleme almadan önce, mesleki nezaket gereği bu konuyu bize sorsaydınız kamuoyuna doğru bilgi vermiş olacak ve böyle bir yanılgıya düşmeyecektiniz.Konuyla ilgili tüm yasal haklarımızı saklı tutmak kaydıyla, bilginize arz ederim.Saygılarımla. Ali Odabaşı, Zaman Gazetesi Sorumlu Müdürü."***Bu konuyu tekrar ele almak da bizim saklı hakkımızdır.

Devamını Oku

Koalisyona doğru

20 Haziran 2006

Konsensus araştırma kuruluşunun VATAN için yaptığı seçim araştırması, bu eğilimlerin sürmesi durumunda Türkiye'nin tekrar koalisyon hükümetlerine dönebileceğini gösteriyor.Diğer araştırmaların sonuçlarından biri bu kez de net olarak tekrarlanıyor: AKP, dört yıllık hükümet partisi olarak yıpranma süreci içinde. Ulaşabileceği en yüksek oy oranı yüzde 37 olarak görünüyor. Bu oran geçen dönem tek parti hükümeti için yeterli sayıda milletvekili çıkarılmasını sağlamıştı.Ancak bu kez üçüncü parti olarak DYP'nin de Meclis'e girebileceği, hatta MHP'nin de yüzde 10 barajını zorladığı anlaşılıyor.Bu durumda Meclis'e dört siyasi parti girer ve en yüksek oy oranına sahip olan AKP'nin tek başına hükümet kuracak Meclis çoğunluğu alması son derece güçleşir.Bu tablodaki bir diğer önemli unsur da DTP'nin durumudur. Kürt kökenli vatandaşların oylarıyla yüzde 6 oranına ulaşabilen, en azından yüzde 5'i kolaylıkla tutturması beklenen bu parti seçime parti olarak girerse yine Meclis dışında kalır. Buna karşılık daha farklı bir ittifak düzeninde ya da DTP'nin seçime katılmak yerine bağımsız adayları desteklemesi durumunda Meclis tablosu iyice değişecektir ve koalisyon kaçınılmaz olacaktır.***Ankara'da bazı kesimlerin yürüttüğü "DYP ile ANAP birleşsin" çalışması başarılı olursa, merkez sağ iktidarın ana muhalefeti yine merkez sağ olacaktır. hatta bir AKP-ANAYOL koalisyonu da mantıklı çözümler arasında yer alabilecektir.Son araştırmada CHP'nin durumunda yine önemli bir değişiklik görünmüyor. Eğer seçime yaklaşıldığı dönemde laiklik ekseninde önemli gerilimler olursa CHP'nin oyu yüzde 20'ye doğru yükselebilir, ama ana gündem konuları farklı olursa CHP'nin yüzde 15'e ve altına düşmesi büyük olasılıktır.Bu tabloda ortaya çıkabilecek önemli değişiklikler ise hâlâ iki konuda yaşanacak olan süreçlere bağlıdır. Bunlardan biri ekonomik konularda önümüzdeki aylarda yaşanabilecek yeni sıkıntılardır ve bunlar tümüyle iktidar partisi aleyhine çalışacaktır.İkinci önemli olay da tabii ki cumhurbaşkanı seçimidir. Bu seçim sürecinde siyasi partilerin tavırları, halka verecekleri güven çok önemli olacak ve birkaç ay sonra yapılacak genel seçimi doğrudan etkileyecektir.Bu siyasi tabloyu çok değiştirebilecek bir olay da elbette AKP hükümetinin ani bir karar değişikliği ile erken seçime gitmesidir. Bu sonbaharda yaşanabilecek siyasi gerilimlerinin sandığa yansımasını da bugünden tahmin etmek kolay değildir.

Devamını Oku

Ankara'nın başarısı

19 Haziran 2006

Ucu bucağı bulunmayan dehlizler, kimin neden çalıştırdığı belli olmayan öğütme çarklarıyla Ankara Türkiye'yi her konuda engelleyen gerçek bir güç olmuştur.Ankara derken, Cumhuriyetin kurulduğu Ankara ile bugünkü Ankara'yı karıştırmamak gerekiyor. O Ankara, Türkiye'yi modern çağlara hazırlama heyecanı içindeki bir Ankara idi. Bugünkü Ankara ise her yeniliği buharlaştırmada ustalaşmış, her gelişmeyi keskin çarklarıyla öğütmekte dünya birinciliğine yükselmiş bir düzenin adı olmuştur.Türkiye, yarım yüzyıl sonra çok önemli bir adım için kararını veriyor, ülkenin gelişmiş dünya standartlarında ulaşması için Avrupa Birliği ekseninde reformlara girişiyor. Bu çalışmaların koordinasyonu için bir genel sekreterlik kuruluyor. Ve aslında daha ilk günden işi sarpa sardıracak koşullar hazırlanmaya başlıyor.Bu sekreterlik kuruluyor ama 6 yıl boyunca teşkilat yasası çıkarılamıyor. İlgililer, yeterli kaynak ayrılmadığı için nitelikli eleman sıkıntısı çektiklerini ilan ediyor. Sekreterlikte kuruluşunda öngörülen kadronun sadece dörtte biri çalışıyor. Binlerce sayfa dokümanın işleneceği bu merkezde hepsi hepsi 2 çevirmen görevli!Tahsis edilen bina ruhsatsız olduğu için su bağlanmamış!..Türkiye'nin ayak bağıAvrupa başkentlerine, Avrupa Birliği organlarının çalıştığı şehirlere bol bol heyetler gidiyor. Geliyor, tekrar gidiyorlar. Meclis kanunlar çıkarıyor ama bunların uygulanmasıyla ilgili sorunların arkası gelmiyor.Bütün bu işlerin uyum içinde yürütülmesini sağlayacak olan Avrupa Birliği Genel Sekreterliği merkezinin bile aslında terk edilmiş olduğu ortaya çıktı. Suyu akmayan ruhsatsız bir binada Türkiye'nin çağdaş uygarlığa yürüyüşünü hızlandıracak çalışmalar yapılacak!Ankara, Avrupa Birliği meselesini karanlık dehlizlerde buharlaştırmak için, bu olayın gerçekleşmesi yolunda çalışanları yıldırmak, bıktırmak, inançlarını yok etmek için gereken her şeyi yapıyor. AB Genel Sekreterliği binasının gecekonduya çevrilmesi de bu faaliyetlerin içinde küçük bir parça. Ama bu örnek, Ankara'da egemen olan zihniyetin neler yapabileceğini, nereye kadar direneceğini gösteriyor.Köhne bir zihniyetin gelişmeye karşı direnmesinin, ülkenin çıkarları için değil kendisinin varolması için mücadele etmesinin bütün örnekleri Ankara'da yaşanmaya devam ediyor.Ankara bütün yapısıyla iktidarını korumak için uğraşıyor. Bu yapının içinde her türlü bürokrasi, bütün siyasi partiler de var. Türkiye'nin asıl ayak bağı olan bu yapının Avrupa Birliği Genel Sekreterliğini çalışmaz hale getirmek için her şeyi yapması da çok doğaldır.Türkiye, satın alma gücü paritesine göre Avrupa'nın en fakir ikinci ülkesi. Türkiye'den daha fakir sadece Makedonya var. Ankara'da egemen yapının neye karşı direndiğini görmek için bunu hatırlamak bile yeterlidir.

Devamını Oku

Fethullah Hoca'nın dönüşü

18 Haziran 2006

Fethullah Gülen yıllardır Amerika'da yaşıyordu. Nedeni, hakkında açılmış olan davaydı. Bu davanın kaynağı ünlü "mülkiyede, adliyede ilerleyin" konuşmasıdır.Fethullah Gülen, 1980 sonrası ortaya çıktı, sade bir din adamlığından önemli bir cemaat liderliğine yükseldi. Bu sürecin dinsel geleneklerle ilgili bölümü için fazla bir şey söylemek mümkün değil. Ancak 1980 askeri yönetiminin kendince ince stratejisinin "sola karşı İslam" uygulamaları içinde farklı desteklerden yararlandığı biliniyor.Fethullah Gülen cemaati yaklaşık on on beş yıllık bir zaman süreci içinde dershanelerle başlayarak olağanüstü bir okul zinciri kurdu. Bunun yanında önem verilen bir diğer sektör medya, bir diğeri de finans oldu. Cemaatin önde gelen isimleri, ki bunlar kendilerini gizlemek gereği de hissetmemiştir, bu alanlarda önemli gelişmeler sağladı.Basında, cemaatin "amiral gemisi" olan gazete, "örgütün" elemanları tarafından bayilerden alınarak evlere ve iş yerlerine ücretsiz dağıtılıyor. Zaman Gazetesi'nin, gazetecilik açısından başarılı olması ayrıdır, mali olarak bu yükü nasıl kaldırılabildiği konusu ayrıdır.Bir bölümü ticari olarak başarılı olmasına rağmen en uzak kıtalara bile öğretmen göndererek okul kurmak da büyük mali kaynaklar gerektirir.Arınç'ın hisleri...Fethullah Hoca cemaatinin "örgüt" gibi çalıştığı, hatta yanındaki önemli kişilerin arasında iktidar mücadeleleri yaşandığı da işin içindekilerin açıklamalarından biliniyor.Bu "örgüt" dinsel yapısına rağmen merkez sağdaki bütün siyasi partilerle ilişki kurmuş, sadece siyasal İslamı temsil eden Erbakan partilerinde öne çıkmamaya özen göstermiştir.Fethullah Gülen hakkındaki yasal sorunların giderilmiş olması, bu kişinin Türkiye'ye tekrar dönüş yolu açılmıştır.Meclis Başkanı Bülent Arınç yine dün "hisli müezzin" üslubuyla Fethullah Hoca cemaatine ya da "örgüt"üne kollarını açtı.Bu, ya seçimden kaçışı olmayan AKP'nin köklerine dönüş taktiğinin bir parçasıdır ya da Bülent Arınç'ın kendine çizdiği kişisel siyasi yolun bir parçasıdır."Müritleri"ne devlet kademeleri içinde, kendilerini gizleyerek yükselmelerini öğütleyen Fethullah Gülen'in lideri olduğu örgütün herhalde bir hedefi vardır. Bu hedefin ne olduğu açıkça söylenmiyor. Bülent Arınç ile Fethullah Gülen'in kuracakları iş birliğinin, birlikte ağlamanın ötesinde siyasi anlamları vardır ve bunların Arınç'ın kişiliği ile AKP açısından olumlu işaretler olduğunu söylemek pek de mümkün değildir.

Devamını Oku

Baş sallamak

17 Haziran 2006

Molla Abdurrahman Camî, "Baharistan" adlı kitabında bazı hikâyeleri "şaka-latife"başlıkları altında serpiştirmiştir.Cahillerin "bilenleri" küçümsemeye çalışmasıbugünün meselesi değildir, yüzyılların meselesidir.Molla Camî bir dokumacı ile bir bilginin arasında geçen şu olayı anlatır:Dokumacı bilginin evine bir emanet bıraktı. Birkaç gün sonra o bıraktığı emanete ihtiyaç hissetti. İstemek için bilginin evine gitti. Baktı ki bilgin kürsüsünde oturuyor, öğrencileri de karşısına dizilmiş.Dokumacı, "Üstad, sana bıraktığım emanete ihtiyacım oldu, verir misin" dedi.Bilgin de "Şimdi ders yapıyoruz, bir kenarda otur bekle, ders biter bitmez getirip vereyim" diye cevap verdi.Öğrencileri bir şeyler okuyor, bilgin başını sallayarak onları takip ediyordu. Dokumacı biraz izledi, okunanlardan bir şey anlamadı, sıkıldı. Ve zannetti ki ders yaptırmak, sadece baş sallamaktan ibarettir. Ders uzadıkça dokumacının sıkıntısı arttı, sonunda dayanamadı bilgine seslendi:"Üstad sen bir zahmet benim emaneti getiriver, ben de bu arada senin yerine oturur başımısallarım."***Körün biri gece elinde lamba, omzunda bir testi, yolda giderken karşısına bir zevzek çıktı ve köre şöyle seslendi:"Behey cahil adam! Senin nazarında gece ile gündüzün ne farkı var? Senin için hepsi bir değil mi? İster karanlık olsun ister aydınlık, bu lambanın sana ne faydası var?"Kör gülerek şu cevabı verdi:"Bu lamba benim için değil. Senin gibi gözü görür fakat gönlü görmez ve kafasız kimseler içindir. Bana çarpmasınlar ve testimi kırmasınlar diyedir."***Bir halife çölde rastladığı bir bedeviyi sofrasına davet etti, karşısına oturttu. Birlikte yemek yemeye başladılar.Bir ara halifenin gözü bedevinin lokmasına ilişti ve gördü ki lokmada bir kıl var. "Ey bedevi" dedi, "Dikkat et, yediğin lokmada bir kıl var, at onu."Bedevi bir lokmasına baktı, bir halifeye baktı ve şöyle dedi:"Yemek yedirdiği kimsenin lokmasındaki kılı görecek kadar lokmada gözü kalanın yemeğini yemek doğru bir şey değildir."Sonra sofradan kalktı ve başka bir söz söylemeden uzaklaşıp yoluna gitti.

Devamını Oku

Çankaya ve kriz

16 Haziran 2006

Tayyip Erdoğan'ın cumhurbaşkanlığına uygun kişi tanımı, herhangi birinin herhangi bir zamanda yapabileceği türden bir tanım. Bu tanıma uyan ve cumhurbaşkanı seçilme niteliklerini taşıyan herhalde birkaç yüz bin kişi vardır.Bazı yorumlar "Erdoğan kendini tanımladı" şeklindeydi.Elbette Başbakan, kendisinin sıraladığı niteliklere sahip olduğunu düşünüyor olabilir.* Ancak, aynı şekilde düşünmeyenlerin kesinlikle ülkenin yarısından çoğunu, yüzde 60'ın üzerinde bir oranı oluşturduğunu da düşünmelidir.Tanım yapmak kolay bir iştir. Hatta lafı biraz daha uzun tutup seçilmiş ayrıntılar verilerek, belli kişileri parmakla göstermeye yakın bir şekildeki tanımlar da yapılabilir.Eğer Erdoğan cumhurbaşkanı adayı olursa, teknik olarak bugünkü Meclis yapısında önemle bir sorun yaşanmadan seçilebilir. Ancak bu, işin çözüldüğü anlamına gelmez.***Bu kararın iki kesin sonucu vardır. Birincisi, AKP içindeki çeşitli grupların iktidar mücadelesine girmeleridir. Erbakan ekibinin de AKP içinde bağlantıları vardır ve böyle bir durumda bütün güçlerini göstereceklerdir ki o da, dört yıllık iktidar sürecinde merkeze yaklaşmış olan ve hatta birçok konuda liberal politikalar üretebilen partinin tekrar kimlik değiştirmesi anlamına gelecektir.* Bu durumda bütün ülkede oluşacak tepki ile AKP içindeki çalkantı bir araya gelecek, ortaya çıkacak tek ve kesin sonuç da siyasi kriz olacaktır.* Bunun, ülkenin genelinde özellikle de ekonomide yaratacağı sıkıntılar biliniyor.* Böyle bir ortamın ardından yapılacak genel seçimlerden nasıl bir sonuç çıkacağını da krizin alacağı yön belirleyecektir.İç kavgalarla sarsılan bir AKP'nin tekrar yüzde 30'un üzerinde oy oranları ummasının da hiçbir gerçekçiliği kalmayacaktır.***AKP ve Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı seçimiyle ilgili olarak uzlaşma ve mantık yollarına gidileceğinin işaretlerini göstermediği sürece en kötümser senaryolar üretilmeye, sürekli kriz korkusu içinde yaşanmaya devam edilecek.Tayyip Erdoğan'ın son tanımı, eğer sanıldığı gibi kendisinin Cumhurbaşkanı adayı olduğunu anlatmak amacı taşıyorsa, bu sorunun içinden çıkmak kolay olmayacak. Hem AKP için hem Türkiye için.

Devamını Oku

Filedeki top

14 Haziran 2006

Futbolu kim icat etmişse insanlığa büyük iyilik yapmış. Birbirinden habersiz, hatta birbirinden korkan toplulukları bir araya getirip aynı statta toplamayı akıl edenler de büyük iyilik yapmış. Almanya'nın başkenti ve en büyük kenti (nüfusu 3 milyon) Berlin'de yetmiş iki milletten insan toplanmış, aynı hedef için ayin yapıyor.Top fileye değince dünyalar değişiyor.Berlin'de iki gündür iki egemen giyim şekli vardı. Binlerce kişi, iki gün boyunca Berlin'i kendi takımlarının renkleriyle doldurdu.Berlin Olimpiyat Stadı'ndaki Brezilya-Hırvatistan maçı için gelmiş on binlerce kişi dışında her köşeden de ayrı bir ses yükseldi. Gana için tezahürat yapan gençler de bağırıyor, İngilizler de bağırıyor, herkes bağırıyor. Bazılarının söylediklerini anlama şansı yok, çünkü kendilerine kendi dillerinde ne ad vermişlerse onu söylüyorlar. Bu arada Türk bayrakları da bazı köşelerde kendisini gösteriyor ama Fenerbahçe forması giymiş Türkler daha ağır basıyor.***Berlin Olimpiyat Stadı o stat. Hitler'in 1936 Berlin Olimpiyatları için yaptırdığı, Amerikalı zenci atlet Owens'ın başarısı üzerine kıpkırmızı kesildiği stat. O yıl bu statta koşan Türk atletler arasında Mehmet Ali Aybar da vardı. Halet Çambel de eskrimde madalya almıştı.Maçın başlamasına saatler kala Hitler'in stadının bir yanı sarı yeşil, diğer yanı kırmızı beyaz oldu. Sarı yeşiller Brezilyalı, kırmızı beyazlar Hırvat. Brezilyalıların ne dediği anlaşılıyor, "Brasil!" diyorlar. Hırvatlarınki biraz daha güç anlaşılıyor, "Hrvatska!" diyorlar.Yetmiş dört bin kişi karışık olarak maçı seyretti. İzleyicinin yarıya yakını kadınlar ve çocuklardı. 3-4 yaşındaki çocukları da alıp gelmişlerdi. Bu yetmiş dört bin kişi stada birkaç güvenlik kontrölünden geçerek olaysız girdi, olaysız çıkıp dağıldı. (Brezilya taraftarları galibiyeti kutlamaya, Hırvatlar uyumaya gitti.) İki taraf arasında hiçbir olay çıkmadı. Hırvatlar "Hrvatska" diye bağırırken kendileriyle dalga geçmek için "Nebraska" diye bağıranlara bile kızmadılar. Tabii bira da satılan sattaki olağanüstü bira tüketimine rağmen olay çıkmamasını biz anlayamayız.***Futbolun büyüsü Berlin Olimpiyat Stadı'nın eski günahlarını unutturacak kadar güçlü. Bu büyü, dünyanın en ünlü futbol yıldızlarından oluşan Brezilya takımı karşısında küçük Hırvatistan'a bile rüzgâr verdi.Oynanan futbolu, futbolu bilen yazar arkadaşlarımızın yorumlarından okudunuz, okuyacaksınız. Biz maçı o malum statta izlerken Hitler'in ruhu da büyük olasılıkla oradaydı. Adolf Bey bu maçta kimi tutmuştur, diye sorarsak cevabı kuşkusuz ki Hırvatları olmalıdır. Ancak dünyanın en iyi takımı olan Brezilya'yı da, Brezilyalı ya da Latin Amerikalı olmadığı halde tutması da insanın kalbini biraz acıtıyor. ***Dünyanın en büyük spor organizasyonunu bir kıyısından izlerken bile içimiz burkulmadan edemiyoruz. Soru belli: Biz neden yokuz? Nedenini biliyoruz. Yetersiz muhterisler her alanda görüldüğü gibi, futbolun da keyfini çıkarmamızı engelliyor, onun için yokuz.Biz yokuz diye Almanlar da çok üzgün, çünkü biz olsaydık, statlara akın edecek ve her şeyi tüketecek olan vatandaşlarımız Almanların gelirlerini katlayacaktı. Artık bir dahaki sefere. Futbol bir şenlikmiş, bunu görmek için buralara gelmek gerekiyor. Çünkü bize bu şenliği yaşatmamaya yeminli insanlarla dolu bir ülkemiz var.

Devamını Oku