İki gün Avrupa Birliği yok. Piyasalardaki kriz yok. Hükümet erkânının ne dediğiyle ilgilenmek hiç yok... Berlin var. Kocaman bir futbol topuna dönüşmüş Berlin var.Önce Nazileri sonra komünistleri tarihe gönderen Berlin, onlardan kalan her şeyin üzerine bir futbol topu dikmiş.Hitler'in Olimpiyat Stadı da, Pink Floyd'un duvarın yanıbaşında "The Wall" konserini verdiği alan da artık birer futbol topunun yanına sığışmış.Korkutucu Alman titizliği, tuvaletlerdeki pisuarlara bile birer küçük kale ile minik futbol topları yerleştirmiş, ihtiyaç görülürken dahi futboldan uzaklaşılmasın diye.Nazilerin hayaletlerine Doğu Almanya komünistlerinin hayaletleri eklenmiş, ama onlara fazla yaşam alanı bırakmamak için de her yer güzelce temizlenmiş.Yine de eski Doğu Berlin'de sokakların, caddelerin adları aynı. Bu sokak ve cadde adları savaşında komünistler Nazilere göre daha avantajlı. Hiçbir sokakta, caddede, binada bir Nazi'nin adı yaşamıyor, ama eski Doğu Berlin'de eski komünistlerin adlarının çoğu yerli yerinde duruyor.Berlin'i, duvarın yıkılışından iki gün sonra görmüş, aradan on altı yıl geçtikten sonra tekrar gören biri için o hayaletlerin yok olması çok güç. Çünkü bütün şehrin her yanına öylesine sızmış, şehirle öylesine bütünleşmişler ki, sonsuza kadar bile kalabilirler.***70'li yıllarda Berlin'in sokaklarında ilk kez yürüyen bir gence Berlinli biri demişti ki: "Bak bu insanlara, yaşları elli ve üzerinde olan herkes eski Nazidir..."Savaş sona ereli otuz yıl olmuştu, 20'li yaşlarında Nazilerin safında her şeyi yapmış olanlar ellili yaşlarını geçmişti; henüz hayalet değillerdi. Cisimleriyle, anılarıyla ve sessizlikleriyle vardılar.Ama 2006'da sadece hayaletler var. Bu hayaletlerin hepsi bir stadyuma toplanmış, futbol topunun çekiciliğinin altında ezilmiş.Türklerin Batı Berlin'de merkez tutup, kurtarılmış bölge haline getirdikleri Kreuzberg bile değişmiş. Biraz doğuya taşmış, ama çok değişmiş, çok daha fazla Alman olmuş.Berlin'de sadece futbol var. Bir de hayaletler. Ve tabii hayaletlerin farkında olmayanlar.Hayaletleri görebilenler de o kadar azalmış ki...
Siyaset savaş değildir, uzlaşma sanatıdır. Uzlaşma da ortak noktaları tespit etmek ve onlar üzerine el sıkışmaktır. Uzlaşma kavramında hiç kimse baştan istediğini alamaz, taraflar biraz alır, biraz verir ve uzlaşma böyle sağlanır.Avrupa Birliği bakanları da bu hesapları yapmış ve Türkiye'nin önünü tıkamayacak, köprülerin atılmasına yol açmayacak bir ilk adımın atılmasını sağlamışlardır.* Herkes biliyor, Türkiye'nin Avrupa Birliği ile sıkıntı yaratan ana meselesi Kıbrıs'tır. Ve bundan önce yapılan siyasi yanlışlar dolayısıyla bu meselenin faturasını hem maddi hem manevi olarak ödeyen Türkiye olmuştur.Bugünkü durum ayrıca şunu gösteriyor ki, Avrupa Birliği'nin ana iradesi Türkiye'yi dışlamak ve kendileri için sorun yaratan birçok durumdan bu yolla kurtulmak değildir.* Avrupa yıllardır Türkiye'yi tartışıyor, son üç dört yıldır ise tartışmadığı hiçbir şey kalmadı. Ve sonuçta radikal ya da dinsel kökenli tepkilerin dışında bir ortak iradeye ulaşıldı. Bu iradenin kaynağı da "karşıya itilecek" bir Türkiye'nin Ortadoğu'dan bütün İslam dünyasına yayılan sorunların daha da büyümesine yol açacağı görüşüdür.***Geçtiğimiz birkaç gün AB, yine gerilimli bir konu olarak yükseldi. Başbakan bir ara "onur" lafları etti, sonra "İngiltere örneğini iyi inceleyin" şeklinde bir ince azar çekti. Aslında İngiltere örneğini iyi incelemesi gereken kişi Başbakan'ın kendisidir. Çünkü İngiltere'nin Avrupa Birliği'ne giriş sürecinde yaşanan siyasi çatışmalar ve bunların temelleriyle şu anda Türkiye'nin karşı karşıya olduğu sıkıntıların en küçük bir benzerliği yoktur. Bunu basit kitaplardan da okumak, Kıta Avrupası ile İngiltere arasındaki çelişkilerin kaynaklarını öğrenmek mümkün.Avrupa Birliği meselesi, Türkiye açısından ne bir onur meselesidir ne de İngiltere örneğine benzer.Bu tür yuvarlak sözlerle siyaset yapmaya çalışmak da sadece insanların kafalarını karıştırır, hatta bunları fazla tekrarlamak da insanın kendi kafasını karıştırabilir.Türkiye'nin AB sürecinde karşılaşacağı sorunlar bitmedi, diğer ülkelerle olduğu gibi, kolay da bitmeyecek. Bunların daha rahat çözülmesini isteyen bir iktidarın yapması gereken, ana politikaları, temel politik mesajları tekrar üyelikte kararlılık yörüngesine çekmektir.* Dışişleri Bakanı Gül, dün öğleden sonra AB Dışişleri Bakanları toplantısına katılmak üzere hareket etti. Bunu yine bir başlangıç eşiği olarak görmek, devamını da tekrar iyi düşünülmüş, sağlam bir strateji üzerine yerleştirmek şarttır. Bütün bunların getireceği başarı da Türk halkını tekrar duygu ve hedef birliği içine çekmek olacaktır. Onun içindir ki ağızdan çıkan her sözün çok önemli olduğunu bilmek gerekir.
Avrupa Birliği ile ilişkilerde ne zaman biraz hassas bir döneme girilse hep aynı söz ortaya çıkıveriyor: "Onurumuzla gireceğiz."Bu "onurlu giriş"in ne olduğunu anlamak için "onursuz giriş"leri bilmek gerekiyor.* Bugüne kadar Avrupa Birliği üyesi olmuş ülkeler arasında "onursuz giriş" yapmış olan bir ülke varsa da onu henüz bilmiyoruz.Bizdeki "onurlu giriş" kavramını, Avrupa Birliği yasaları ve uygulamalarını benimsemekten korkan kesim bolca kullanıyor. Onlara göre kanunların medenileşmesi, insan hakları ve demokratik özgürlüklerin tam olması da bir tür "onursuzluk" durumu oluşturuyor.Bunlar, geçen yüzyılda yükselmiş olan Doğulu bir aşağılık kompleksinin ürünü olan duygulardır. Bu kesim Avrupa Birliği üyeliğini istemiyor, çünkü uygarlıktan korkuyor, Türkiye'nin içine kapalı, dünyadan kopmuş bir ülke olarak kalmasını istiyor. Bunların korkuları da belli, "onur" kelimesinden ne anladıkları da.***Şu anda Avrupa Birliği yolundaki asıl sorun Kıbrıs'tır. Kıbrıs Türk toplumunun adada birlik yolunda irade beyan etmesinin ardından manevra alanı daralmış olan Rum siyasilerin umutları, Türkiye içinde yaratılacak sorunlar dolayısıyla Ankara'nın "havlu atması"dır. Eğer Ankara'da "bu iş olmaz" havası yükselirse, Kıbrıs'ın Rum siyasileri kazanmış olacaklardır.Bugün Avrupa dışişleri bakanları, Türkiye'nin Kıbrıs Rum gemilerine ve mallarına sınır kapılarını, limanlarını açma koşulunun şeklini belirleyecek. Eğer bu, görüşmelerin başlaması için bir ön koşul olarak tekrar getirilirse Türkiye'de büyük bir "onurumuz gidiyor", "büyük taviz veriliyor", "Kıbrıs satılıyor" gürültüsünün kopacağına kuşku yok.Türkiye'nin kaybedecek zamanı kalmadı, kayıp zamanı telafi etmenin birinci yolu da Avrupa Birliği ile tam üyelik görüşmelerinin başlamasıdır.Bu konuda fikir yürütecek olanların "kayıp" ve "kazanç" hanelerini iyi okumaları gerekir.***Türkiye'nin reform sürecinin güvenli bir şekilde devam edebilmesi ve Avrupa Birliği ile görüşmelerin gerçekten rayına oturması için bazı cesur adımlara ihtiyaç vardır.Eğer bu süreç devam edecekse, Türkiye sınırlarını er ya da geç Kıbrıs Rum toplumuna açacaktır. Gelişmiş dünyadan tecrit edilmiş bir Türkiye'nin elinin çok daha zayıflayacağını bugünden görebilirsek, geçen yıllarda düşülen yanlışlara bir kere daha düşmeyebiliriz.
Hikâye eski Çin'de geçiyor. Kahramanları Çang, genç karısı Lili, Çang'ın annesi ve eczacı Çeng.Çang ile Lili evlenmeden az önce kesin bir koşul koyar. Yaşlı annesi onlarla birlikte oturacaktır. Elbette annesinin bazı kusurlan vardır, ama Çang eşinden bunlara göz yummasını ve ona çok iyi davranmasını ister.Evlendikten bir süre sonra kayınvalidesinin her hareketi Lili'ye batmaya başlar. Kadın ev işlerinde ona yardıma kalkışsa, "beni beceriksiz görüyor" diye düşünür. Kadın yardım etmese, "ben yorgunluktan ölüyorum, o oturuyor" diye kızar.Günler geçtikçe Lili'nin yaşlı kadına olan öfkesi birikir ve sonunda dönüşsüz gibi görünen bir noktaya gelir.Lili'nin en güvendiği kişilerden biri, babasının dostu eczacı Çeng'dir. Lili Çeng amcasına gider, derdini anlatır."Yani" der Çeng, "Sen bu kadından kurtulmak istiyorsun?"Lili "Evet, yoksa evliliğim kötüye gidecek."Çeng oturur, bazı bitkileri birbirine karıştırır, kaynatır, soğutur, sonunda Lili'ye şişe içinde bir sıvı verir: "Al, her sabah çayına bundan birkaç damla koy, yakında bu sorundan kurtulursun..."Lili Çeng'in dediğini yapar, her sabah birkaç damlayı kadının çayına koyar, sonra hareketlerini izlemeye başlar.Birkaç gün sonra Lili'nin kafası karışmaya başlamıştır. Bu canlı kadının bir süre sonra kendi elinden çıkan zehirle öleceği düşüncesi yüzünden kendisini kötü hissetmektedir.Bu arada yaşlı kadında herhangi bir zayıflama görünmemekte, tam tersine kadın, en canlı haliyle çocukların her işine koşmaktadır.Lili yine Çeng'e gider durumu anlatır. Çeng "Herhalde ilaç az geldi" der, "sana bir şişe daha vereceğim, bunu da al, her sabah içirmeye devam et..."Lili zehri beklerken sorar: "Ölürken acı çekmez değil mi?"Çeng "Ne oldu, neden böyle düşündün?" diye sorar."Yakında öleceğini düşündükçe zaman zaman üzülüyorum" der Lili.Sonra Çeng'in verdiği yeni sıvıyla kayınvalideyi öldürme işine devam eder. Bu arada yaşlı kadın giderek daha da canlanmış, daha keyifli, daha sevecen olmuştur.Lili bir gün karar verir; bir kadının, böyle canlı neşeli bir kadının kendi elinden ölecek olması kafasını iyice karıştırmıştır.Çeng'e koşar: "Düşündüm ki kayınvalidem o kadar kötü bir insan değilmiş, şimdi bana onu kurtaracak bir ilaç vermeni istiyorum...""Gerek yok" der Çeng, "Ben sana zaten kuvvetlendirici, keyif artırıcı bir ilaç vermiştim. Kadın zaten ölmeyecekti...""Neden?" diye sorar Lili."Çünkü sen kötü bir insan değilsin. Sadece kadınla ilgili algılaman yanlıştı. Zamanla bu algılamanın değişeceğini ben biliyordum...""Nereden biliyorsun" diye sordu Lili."Çünkü" dedi Çeng, "Kötü insanlar tahmininden daha azdır, akıllarından kötülük geçen insanların çoğunun da sadece bir algılama sorunu vardır..."
Bir sistem yalan üzerine işliyorsa, herkes birbirine yalan söylüyor ve kimse kimsenin yalanını yüzüne vurmuyorsa, sonuç çöküntüdür.Eğitim sistemimizde böyle bir çöküntü yaşanıyor.Kalite sürekli olarak düştü, yalan yalan üzerine bindi ve bugünkü çıkmazın temelleri en sağlam şekilde atılmış oldu.Eğitimin parasız olduğu yalanı yıllardır söylenmekte, hasbelkader eğitimden sorumlu olmuş kişiler, bu yalanı tekrarlaya tekrarlaya durumu idare etmektedir. Ancak durum artık idare edilir olmaktan çıktı.Türkiye'de eğitim parasız değildir. Gerçekten eğitim almak isteyenler, çocuklarını iyi okullarda okutmak isteyenler ya "okul taksidi" şeklinde ödeme yapıyor ya "gönüllü bağış" şeklinde ödeme yapıyor.Ödeme yapmayan veya yapamayanlar eğitim alamıyor. İlk ve orta öğretimde para ödeme imkânı olmayan ailelerin çocuklarının doğru dürüst bir eğitim alması mucizeden başka bir şey değildir.Başınızın çaresine bakınEğitimine devam etmek isteyen gençler, orta öğretim sonrasında üniversiteye girmek için yine büyük miktarlarda ödeme yapmak zorundadır. Bu paraların ödendiği yerin adı "özel dershane"dir. Liseyi sözde para ödemeden bitiren her genç yüksek öğrenime devam edebilmek için bu özel dershanelere büyük miktarda ödeme yapmaktadır. Liseyi bitirip üniversiteye gidebilmek için çok para harcamak gerekiyor.Türkiye'de eğitim bal gibi paralıdır ve üstelik pahalıdır. Ama bu ödemelerin gittiği yerler farklıdır, ödeme şekilleri farklıdır.Sonuçta eğitim görmek, doğru dürüst eğitim görmek isteyen herkes bunun bedelini ödemek durumundadır.Anayasa'da ne yazarsa yazsın, koca koca adamlar birbirlerine hangi yalanları söylerse söylesin, gerçek budur.Lise ya da üniversite sınavına girecek çocuklara bol bol izin veren bir milli eğitim sistemi çökmüş demektir. Bu, "ben sizi yetiştiremiyorum, gidin nerede ve nasıl yaparsanız yapın" demektir."Ben yapamıyorum ne haliniz varsa görün" diyen bir milli eğitim sisteminin ne milliliği kalmıştır ne de sistemliği.Her yıl bu günlerde, sınavlar öncesinde ortalık bir yangın alanına döner; herkes konuşur, bağırışır, sonra bir yıl boyunca konu yine unutulur, yalan sistemi sürer, gider.Yalan üzerine dönen her sistemin sonunda duvara vurması kaçınılmazdır. Ne yazık ki "milli" eğitim sistemimiz de bu kaderden kaçamamıştır.
Son kamuoyu araştırmasını Akşam Gazetesi yayınladı. Sonar'ın yaptığı araştırma görünen köyü biraz daha açık olarak çiziyor.20 Mayıs - 3 Haziran arasında "bugün seçim olsa kime oy verirsiniz" sorusuna verilen cevaplara göre üç parti Meclis'e giriyor:AKP yüzde 29,99CHP yüzde 19,21DYP yüzde 12,65MHP 8,43, ANAP 6,50, DTP 5,67'lik oranlarla yine Meclis dışında kalıyor.Ecevit'in hastalığının DSP'ye yaradığı ve bu partinin oy oranın yüzde 7,19'a çıktığı görülüyor.AKP'nin büyük hayalinin, yani yüzde 50'ye yaklaşan bir oy oranının gerçekleşmesinin mümkün olmadığı böylece ortaya çıkıyor.***Araştırmadan çıkan bu sonuçlar, öncelikle AKP'nin "hükümet etme" tarzıyla ilgilidir. Seçmen, bu partinin iktidar becerikliliği konusunda giderek daha büyüyen oranda kuşkuya düşmektedir.Yine laiklikle ilgili tartışmaların sonuçta CHP'ye yaradığı ve bu partinin son seçimdeki oy oranına yükseldiği de bu araştırmanın açık sonuçlarından biridir.AKP sözcülerinin laiklik konusunda açtıkları tartışmalara Danıştay baskınının da eklenmesi geniş bir kesimdeki kuşkuların artmasına yol açmıştır. Ve bu kesimin önünde fazla seçenek bulunmaması da CHP'ye yaramaktadır.AKP'nin yüzde 30 oy oranın altına düşmesi, iyice yaklaşan Cumhurbaşkanı seçimini de doğrudan etkileyecektir.Birkaç ay sonra yapılacak bir seçimde umduğu oy oranı yüzde 30 dolayına inmiş bir siyasi partinin Cumhurbaşkanı seçiminde tek başına davranması ihtimali böylece yok olmaktadır. Ülkenin yüzde 30'unu temsil eden bir parti uzlaşma sağlamadan Cumhurbaşkanı seçmeye kalkarsa, bunun büyük siyasi krize yol açması kaçınılmazdır.***AKP hükümeti, kendisinden önceki dönemde yaratılmış ortamı iyi kullanmış, birçok temel reformu tamamlama konusunda çaba göstermiş, ancak soluğu yetmemiştir.Soluğunun kesildiğini seçmenin görmeyeceğini sanan siyasi, büyük yanılgı içindedir. Halk görür, izler ve sandıkta fikrini söyler. Sürekli hata yapan, ardı ardına kendi kendisini zorda bırakan bir hükümetin halktan tekrar güvenoyu alması dünyanın her tarafında çok zordur.Cumhurbaşkanı seçiminde yapılacak yeni bir hatanın da AKP'yi biraz daha aşağıya çekmesi ve Ankara'nın tekrar koalisyonlar dönemine dönmesi giderek yükselen bir ihtimal oluyor.
Bazen demokrasi yolunun önemli bölümünü geçmiş olduğumuzu sanıyoruz. Sonra bir bakıyoruz ki yine başa dönmüşüz.AKP iktidar partisidir, Tayyip Erdoğan'ın liderliği tartışma konusu değildir. Birkaç milletvekili çıkıp padişahın hoşuna gitmeyen şeyler söylüyor.Birisi, yerel ölçekte AKP ileri gelenlerinin "ihale merakı"nı açıklıyor. Bir diğeri, zaten sürekli tekrarlanan bir eleştiriyi, Başbakan'ın "delikanlı" meselesini abarttığını dile getiriyor.* Cezaları partiden ihraçtır. Biri atıldı, diğeri de atılacak.Bu kadar konuşmaya bile tahammülü olmayan siyasi partilerle ülkede demokrasiyi yerleştirmeye çalışmak herhalde dünyanın en güç işidir.AKP böyle, ama diğerleri de böyle. Sosyal demokrat CHP de böyle. Baykal'la farklı görüşte olan kimse partide barındırılmaz. MHP'de de BBP'de de öyle, DTP'de de. Lider ve onun kadrosunun tersine en küçük bir söz söyleyen, düşünce üreten, eleştiri getiren, bu partilerin hiçbirinde barınamaz.Demokrasi dolayısıyla varolan, demokrasinin en temel unsurları olan siyasi partilerde demokrasinin zerresi bulunmadığı zaman da o ülke için demokrasi uzak bir rüyadan başka bir şey olmuyor.***Yolun ne kadar uzun ve ince olduğu dün bir davayla da görüldü. Yazar Perihan Mağden, "vicdani ret" hakkını kullanıp askere gitmeyi reddeden ve bu nedenle hapis cezasına mahkûm olan bir kişiyi savunduğu için yargılandı. Duruşması yine saldırıya uğradı.Yolumuz gerçekten çok uzun. Perihan Mağden şu anda bütün gelişmiş dünyada geçerli olarak kabul edilen bir durumu savunuyor diye mahkemeye çıkarıldığında ve mahkeme yine her türlü demokrasiye düşman olanlar tarafından basıldığında söylenebilecek tek bir cümle var, o da kendiliğinden çıkıveriyor: Ne demokrasisi yahu!Perihan Mağden ve konuştu diye partiden atılan AKP'liler aynı basit suçu işledi. Türkiye'de demokrasinin varolduğunu sandılar. İnsan olmanın gereğini yerine getirdiler, düşüncelerini açık açık söylediler.Türkiye'de halen en büyük saflık demokrasinin varolduğunu sanmaktır. Şu anda, adına demokrasi dediğimiz sistem ne yazık ki toplumumuzun üzerinde bol ve şekilsiz bir elbise gibi duruyor.Yolumuz gerçekten çok uzun. Hem ince hem uzun.
Türkiye son dönemde Batı basınında ve televizyonlarında yine olumsuz görüntülerle anılıyor. En temel etkenlerden biri, Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliği konusunda hevesini kaybettiği yolundaki kanaat.Bu kanaatin oluşmasının altında, AKP hükümetinin reformların devamı ve bunların uygulanması konusundaki çalışmalarını neredeyse askıya almış olması yatıyor.AKP'nin ve kurduğu hükümetin Avrupa Birliği ile ilgili samimiyeti her zaman tartışma konusu oldu. Bu, Avrupa da, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne katılması için çaba gösteren Batılılar arasında da tartışılmıştır.AKP'nin AB yolundaki adımlarının samimi bir inanca dayanmadığını savunanlar, başından itibaren bu partinin kendisinin ve ülkenin başına "demokrasi kazası" gelmeyecek bir ilişki düzeyinde duracağını savunmuşlardır.**** AKP'nin duraksaması, nedeni ne olursa olsun, toplumda da yankılanmakta ve "Biz zaten AB üyesi olamayız" şeklindeki olumsuz inancı körüklemektedir.Değişik kamuoyu araştırmaları kötümser görüşlerin yükseldiğini açıkça gösteriyor.Bugün, aralarında çete olayları da olmak üzere yaşanan birçok toplumsal dalgalanmanın kaynağında, ortak toplumsal hedefin kaybolması ya da zayıflaması gerçeğinin yattığını görmek gerekir.Bu "zayıflama" halinin de hükümet dışında bir sorumlusu olamaz. Ve hükümet, AB ve demokrasi karşıtlarını suçlayarak bu sorumluluktan kurtulamaz. Türkiye'nin AB standartlarına ulaşmasını engellemeye çalışan siyasi güçler daha önce de vardı. Ama o güçlerin etkinliklerini zayıflatan, toplumun AB hedefine sahip çıkmasıydı.***Hükümetteki duraklama ve duraksama en basitinden, "bu kadarı bize yeter" diyerek kendi toplumunun daha alt düzeyde kalmasını isteyen demokrasi karşıtlarının ekmeğine yağ sürüyor.Türkiye Avrupa Birliği hedefinden uzaklaştıkça demokrasi karşıtları, terörün devamında çıkarı olanlar, Türkiye'yi içine kapalı bir Doğu toplumu olarak görmek isteyenler güçlenecek ve kafaları daha da karıştıracak faaliyetler için ortam bulacaklardır.Son dönemde Batı medyasında yer alan Türkiye'ye ilişkin haber ve yorumlarda da bu basit teşhis konuluyor ve bu gidişin devamıyla ilgili sorular soruluyor. Dışardan ya da içerden bakınca görüntü değişmiyor. Bunu göremeyen bir hükümetin ise hükümetliği bile tartışma konusu olacaktır.