Bayramlık ve idamlık

5 Haziran 2006

Tayyip Erdoğan, partisinin kongrelerinde konuşurken "bayramlığım da hazır kefenim de hazır" demiş. Osmanlı döneminin yönetim tarzıyla ilgili çok önemli ve belirli bir deyimi böylece "uyarlamış".Sözün aslı şudur: "İki gömleğim var, bir bayramlık, biri idamlık." Padişah vezir ya da başvezir tayin eder, sonra herhangi bir nedenle o kişiyi idam ettirirdi. Bu söz, aynı zamanda padişah iradesine bağlılığın ifadesidir. Padişah önce vezir yapar, sonra isterse öldürtür.* Cumhuriyet döneminde bu sözü hatırlatan ve doğru kullanan Turgut Özal olmuştur. 1983'te askeri yönetimin istemediği bir seçim sonucu çıkmasıyla ANAP iktidar olduğu sırada, askerin müdahalede bulunacağı söylentileri yoğunlaşmıştı. İşte Özal bu sözü o günlerde tekrarlamıştı.Bayramlık gömleği giydiren de idamlık gömleği giydiren de aynı "yüksek irade"dir. Eğer Erdoğan bu sözü, geçmişini ve anlamını bilerek ve biraz değiştirerek tekrarlama ihtiyacı hissetmişse bildiği başka şeyler de olmalıdır.Son günlerdeki çete soruşturmaları, bu oluşumlarla ilgili olarak asker kişilerin ya da eski askerlerin ortaya çıkması, bazılarının tutuklanması Başbakan'ı böyle konuşmaya itmiş olabilir.* Eğer çok altlardan ve asla "yüksek" olmayan bir irade ile Başbakan'ın hayatına kastedilmesi ihtimali varsa, hükümet bunu ve benzer bütün ihtimalleri yok etmek sorumluluğu altındadır.Erdoğan'ın bu sözü değiştirerek kullanma durumunda olması, aynı zamanda Türk demokrasisinin hâlâ önemli bir eşiği aşamadığını da göstermektedir.Başbakan'ın hayatına kastedeceğinden kuşkulanılan kişiler "meczup" falan değildir. Dolayısıyla demokratik düzende hâlâ büyük ve çok ciddi çatlaklar bulunmaktadır.* Bu çatlakların giderilmesi sadece iktidar partisinin değil, kendilerini demokratik düzen içinde gören bütün siyasi partilerin görevidir.Oysa günlerdir görülüyor ki, bütün siyasi partiler, dünyanın her tarafında çok ciddi siyasi gelişmeler yaratacak olaylar karşısında "karınlarından" konuşmayı tercih ediyor. Kendisini "sol" ya da "sosyal demokrat" olarak niteleyen partiler de dahil.* Siyasilerin iki gömleklerinin olduğu düzen padişahlıktır, krallıktır. Demokrasilerde siyasilerin ve herkesin sadece bayramlık gömleği vardır. Hâlâ idamlık gömlekler hazır tutuluyorsa bunun adı demokrasi değildir.İtalya'dan açıklama31 Mayıs'ta bu köşede yer alan yazıda, Ermeni soykırımını resmen tanıyan ülkeler arasında İtalya da sayılmıştı. İtalya'nın Ankara Büyükelçisi adına gönderilen açıklamada bunun doğru olmadığı belirtildi. Açıklamaya göre İtalya Parlamentosu'nun 2000'de aldığı karar şöyledir:"İtalya Parlamentosu, Türkiye'nin ve bütün bölgenin Avrupa Birliği'ne daha hızlı entegrasyonu perspektifinde, insan haklarının doğru himayesi ve barışçıl ortak yaşam şartlarının her iki devletin toprak bütünlüğüne saygı çerçevesinde yaratılması amacıyla, bölgedeki farklı azınlık ve halklar arasındaki her türlü karşıtlığın tamamen üstesinden gelmeye çalışması için, Hükümeti görevlendirir."Kararda sorunun Türkiye ile Ermenistan arasında çözümlenmesinin öngörüldüğü anlaşılıyor ve soykırım sözcüğü de geçmiyor.Yazımızdaki bilgi başta Basın-Yayın Enformasyon Genel Müdürlüğü olmak üzere birçok kaynakta yer alıyor. Bunun nedeni ise söz konusu kararda Avrupa Parlamentosu'nun soykırımı kabul eden kararına atıf yapılmış olmasıdır. Yanlış anlaşılmaya yol açılmışsa özür diler, üzüntülerimizi bildiririz.

Devamını Oku

Çok zor iş, çok...

4 Haziran 2006

Konu Başbakan'ın çalışmaları. Ve gerçekten zordur. Nasıl zor olduğunu televizyon haberlerine göz ucuyla bakan herkes görebilir. Daha fazla derine gitmek gereksiz.Başbakan her gün en az bir açılış yapıyor, bir il kongresinde konuşuyor. Bunlara zaman zaman Ankara'daki çeşitli tören ve toplantılar ekleniyor.Bu da haftada ortalama 16-17 konuşma yaptığını gösterir ki, gerçekten böyle bir tempoya tahammül etmek herkesin harcı değildir.Her gün uçağa bineceksiniz, haldur huldur yollar gideceksiniz, uçakta yapacağınız konuşma üzerinde çalışacaksınız; inip konuşacak, hatta gazeteciler ayaküstü sorular soracak onlara da cevap yetiştireceksiniz. Gittiğiniz şehirdeki önemli kişiler yanınıza yaklaşacak, onlarla durumları çok iyi izlediğiniz duygusu yaratacak hasbıhaller yapacaksınız. Gerçekten dayanılır gibi değil.Sonra tekrar uçağa atlayacak başka bir şehirde parti kongresine katılacaksınız. Tabii ki uçakta yine yapılacak konuşma ile ilgili hazırlık olacaktır.Ankara ya da İstanbul'daki çeşitli kuruluşların düzenlediği toplantı ve törenleri de kaçırmak olmaz. Çünkü birine gidip konuşur diğerine gitmezseniz bu, çeşitli yorumlara yol açar. Onun için hepsine gidecek, hepsinde konuşacaksınız.***Danışmanların da işi zor, her gün iki farklı konuşma yazmak, her konuşmanın içine yeni bir şeyler koymak gerçekten zor. Bazen bir konuşma birkaç gün önce yapılmış bir konuşmanın aynısı gibi görünebilir. Ona da dikkat etmek şart.Bu çalışma düzenini sürdürebilmek için de birçok fedakârlık gerekiyor. Örneğin okumanız gereken birçok dosyayı okuyacak zamanınız kalmayabilir. O zaman da en ilgili kişiyi çağırıp üç beş dakika dinleyip fikir sahibi olmak gerekiyor ki, bu da her faninin yapabileceği bir iş değildir.***Eski Başbakan ve Cumhurbaşkanı Demirel, kendisine gün gelip "Bunca yıl ne yaptın" sorusunun sorulmasını beklediği için kilovatsaatler, debilerle dolu; milyonlar, milyarlar arka arkaya getirilmiş bilançolar çıkarırdı. Kimse de bir şey anlamadığı için "herhalde iyi çalışmıştır" demekten başka çare bulamazdı. Demirel rakamları öyle bir çoşkuyla arka arkaya sıralardı ki, karşısındaki kimsenin başka soru soracak mecali kalmazdı.Şimdiki Başbakan ise "ne yaptın" sorusuna çok daha anlaşılır cevap verebilir: Bilmem kaç yüz açılış yaptım, kurdele kestim... Bilmem kaç yüz saat konuşma yaptım, ki bunların toplamı bilmem kaç bin kitap sayfası ediyor... Bilmem kaç bin kilometre yol katettim...Böyle bir bilançoyu herkes anlayacaktır ve Başbakan'ın durumuna çok üzülecektir.

Devamını Oku

İnsan ve fare

3 Haziran 2006

Bilgeye öğrencileri "iki sorumuz var" dedi. Bilge "sorun" dedi. Öğrencileri birinci soruyu sordu:"İnsanoğlunun hangi davranışları sizi çok şaşırtır?"Bilge "hepsi" dedi ve sıraladı:"Çocukluktan sıkılırlar, büyümek için acele ederler ama büyüdükçe de çocukluklarını özlerler.Para kazanmak için sağlıklarını yitirirler, sonra sağlıklarını geri almak için kazandıkları paraları verirler.Yarınlarından endişe ederken bugünü hep unuturlar, dolayısıyla ne bugünü ne de yarını yaşarlar.Hiç ölmeyecek gibi davranırlar ama hiç yaşamamış gibi ölürler..."Öğrenciler ikinci soruyu sordu:"Peki siz ne öneriyorsunuz?"Bilge düşünmeden cevap verdi:"Kimseye kendinizi sevdirmeye kalkmayın. Yapmanız gereken tek şey, kendinizi sevilmeye bırakmaktır...İkincisi: Hayatta en çok şeye sahip olmak asıl zenginlik değildir; asıl zenginlik, en az şeye ihtiyaç duymaktır..."***Bir Hint masalının kahramanı küçük bir faredir...Bu fare kedilerden öylesine korkmakta, öylesine korkmaktadır ki her hareketini büyük bir endişe içinde yapmakta, hiçbir zaman kendisini güvende hissetmemektedir.Günün birinde bir büyücü bu fareye çok acır ve onu bir kediye dönüştürür.Fare, kedi olduğu için bir an bile mutlu olamaz, çünkü bu kez de köpeklerden ölesiye korkmaktadır.Büyücü başladığı iyiliği devam ettirir ve fareyi kaplana dönüştürür.Ama kaplan olan fare yine mutlu değildir, bu kez de avcılardan çok korkmaktadır.Büyücü en sonunda sıkılır ve fareyi tekrar fare yapar:"Sende sadece bir fare yüreği var, dış görünüşün ne kadar değişirse değişsin yüreğin aynı korkak yürek. Onun için ben bile sana yardım edemiyorum, en iyisi ilk halinde kalmandır...

Devamını Oku

Yalın gerçek

2 Haziran 2006

İş dünyası ile hükümetin arasındaki soğukluğun temel nedeni, özellikle Başbakan'ın hiçbir eleştiri ve uyarıya açık olmaması, her türlü eleştiriyi "düşmanlık" gibi görmesi ve altında "komplo" aramasıdır.TÜSİAD'ın dünkü toplantısında iki önemli konuşma yapıldı. Örgütün Yüksek İstişare Konseyi Başkanı Mustafa Koç ile Yönetim Kurulu Başkanı Ömer Sabancı'nın sözleri, Türkiye'nin geleceğiyle ilgili "gerçek" kırmızı çizgileri gösteriyor. Diyorlar ki:"Dini referanslı tartışmalara, laiklikten sapma izlenimi yaratacak girişimlere asla yer olmamalıdır."* Kırmızı çizgi, bugünkü laiklik anlayışıdır.* "AB ile ilişkilerde hükümette isteksizlik ve atalet görünmektedir. Bu da hükümetin AB konusundaki samimiyetine ilişkin soru işaretlerine neden olmaktadır."* Kırmızı çizgi, Avrupa Birliği tam üyeliği hedefinden taviz vermemektir."Reformları başkaları istedi diye değil kendimiz için yapıyoruz. Değişiklikleri kağıt üzerinde bırakamayız."* Kırmızı çizgi, reform sürecinin, reformlara gerçekten inanmış bir yönetim eliyle sürdürülmesidir.***İş dünyasının koyduğu bu üç kırmızı çizgiye aklı başında kimsenin itirazı olamaz.Hükümetin bir duraklama dönemine girdiği, temel konularda yalpaladığı hiç kimsenin gizlisi değil.Başbakan ve AKP yönetimi TÜSİAD'ın uyarılarına yine kızabilir; daha önce yapıldığı gibi "Siz kendi işinize bakın" şeklinde çocuksu tepkiler gösterilebilir, ama bunlar sadece en başında söyleneni, eleştirilere kapalı olunduğunu doğrular.Sürekli komplo kuşkusuyla yaşayan, her eleştiriyi düşmanlık olarak gören bir yönetimin ormanın tümünü görmesi mümkün değildir.AKP hükümeti de kendi kendisini bu ruh haline soktu. Bir buçuk yıl önce AB ile tam üyelik görüşmelerine başlama anlaşması yapmış olan hükümetle bugünkü hükümet arasındaki fark gözle görülür derecede açıktır.***TÜSİAD yöneticilerini laiklik konusunu fazla vurguladıkları, buna karşılık demokrasi meselesinin üzerinde durmadıkları yolunda eleştirecekler olabilir.Ancak Koç ve Sabancı'nın konuşmaları zaten demokrasinin vazgeçilmezliği üzerine kurulu. Avrupa Birliği ile ilişkilerde ataletten kurtulunması, reformların devam etmesi ve hayata geçirilmesi doğrultusundaki uyanlar doğrudan, demokrasinin gelişmesiyle ilgilidir.TÜSİAD'dan gelen eleştiri ve uyarıları hükümet çevreleri yine "komplo" olarak göre-ceklerse, kendilerini daha kötü günlere hazırlamaya başlasınlar.

Devamını Oku

Arınç devam ediyor

1 Haziran 2006

Meclis Başkanı Bülent Arınç, göreve geldiğinden bu yana çeşitli fırsatları kullanarak laiklik meselesini tartışmaya açmaya çalışıyor.Arınç daha önce birçok kez imam hatipler ve türban konularında "radikal" tavırlar alarak zaman zaman AKP hükümetini de zorlama girişimlerinde bulunmuştu.İmam hatip meselesinde ve türban tartışmasında zorlamaya yönelik her girişimin ciddi gerilimler yarattığı defalarca görülmüş olmasına rağmen Arınç aynı çizgide yürümeye devam ediyor.* İmam hatip okullarının kuruluş amaçlarına uygun meslek okulları olarak varolmaları dışında herhangi bir çözüm olamayacağı ortadadır. Bu okulların, özellikle Demirel'in başbakanlığı ve "milliyetçi cephe" hükümetleri dönemlerinde bir tür "din ağırlıklı paralel eğitim" kurumlarına dönüştürüldüğünün ve bu yolla laik eğitimde gedik açıldığının tartışılacak hiçbir yanı yoktur.* Türban meselesini bir gerilim konusu haline getirenlerin Erbakan'ın liderliği dönemindeki siyasal İslam hareketi olduğunu da Arınç ve aynı çizgide düşünen kişiler sürekli olarak gözlerden uzak tutmaya, sanki Cumhuriyetin başından beri böyle bir sorun varmış gibi bir inanç uyandırma çalışıyorlar.Yanlış hevesArınç, bir süredir bu iki "pratik" konunun ötesine geçerek "laiklik tanımı" yapılmasını öneriyor. Laiklik tanımı, Türkiye Cumhuriyeti'nin seksen yıllık uygulamalarıyla yapılmış durumdadır. Birçok gedik açma girişimine rağmen laikliğin tanımı bellidir. Ve bugünkü toplumsal düzenin temel ilkeleri içinde yaşanmaktadır.Arınç'ın sürekli olarak gündeme getirdiği "laiklik tanımı yapılmalıdır" önerisinin en basit sonucu bugünkü toplumsal düzenin tüm alanlarının tartışmaya açılmasıdır. Böyle bir tartışmanın getireceği gerilimleri de Meclis Başkanı'nın kestirmemesi mümkün değildir.* Toplumsal gelişme içinde kurumlaşmış bir ilkenin "tanım yapma" adına tartışmaya açılması önerisini "saf hukukçuluk" gerekçesiyle açıklamak zordur. Arınç bir hukuk alimi değildir, bilimsel çalışmaları yoktur, bu konu üzerinde topluma mal olmuş herhangi bir çalışma da yapmış değildir. Arınç siyasi bir kişidir ve laiklik tanımının yeniden yapılmasını istemesi de siyasi bir tavırdır.Anlaşılan Meclis Başkanlığı Arınç'a yetmiyor, Türkiye Cumhuriyeti'nin laiklik ilkesini değiştiren kişi olarak tarihe geçme hevesinde.Bu, fazlasıyla yanlış bir hevestir. Birileri Arınç Bey'e bunu söylesin.

Devamını Oku

Bir o yana bir bu yana

31 Mayıs 2006

Terörle Mücadele Yasası, Öcalan'a af tartışmasının gölgesinden kurtulunca tekrar Meclis gündemine girdi.Komisyonda yapılmış olan değişikliklere bakıldığı zaman, "terör ve kaynakları" konusunda Ankara'daki kafa karışıklığının ve kararsızlığın devam ettiği anlaşılıyor.Komisyon Türk Ceza Kanunu'nda zaten tanımlanmış ve cezaya bağlanmış olan suçların bazılarını yeni terör yasasından çıkarttı. Buna karşılık gazete, televizyon, radyo yayınlarının durdurulmasıyla ilgili bir değişiklik getirdi. Değişiklik, savcı ve hakimlere her türlü yayını süresiz durdurma yetkisi veriyor. Bu madde, yazımındaki esneklikle kullanılırsa, her gazeteyi, televizyon kanalını ve radyoyu süresiz kapatmak mümkün olacaktır.Benzer bir şekilde ve bütün uluslararası kurallara aykırı olarak ağır cezada yargılanma yaşının 15'e indirilmesi de kolay kolay açıklanamaz. Bu madde de, yakın dönemde gördüğümüz gibi, terör örgütüne genç kuvvet şırıngası şeklinde bir sonuç vermeye çok uygundur.Hukukçuların bu ve benzeri hususları enine boyuna tartışmaları, yasanın bu şekilde çıkmasının yaratacağı sıkıntı ve sakıncaları ortaya koymaları gerekir.Ankara'nın sorumluluğuBu maddelerin ötesinde, Öcalan'a af sağlayacağı iddiasıyla büyük gürültülere yol açan "etkin pişmanlık" maddesi konusunda da hükümetin kararsız olduğu görülüyor.Güneydoğu'da çatışmaların devam ettiği, her gün birkaç şehidin toprağa verildiği bir ortamda bu meseleleri soğukkanlı bir şekilde konuşmak hiç kuşkusuz, son derece güç.Ancak bu, yerine getirilmesi zorunlu bir görevdir ve Türkiye'nin geleceğinin duygusal tepkilerle belirlenmesinin önüne geçilmesi öncelikle ve tartışmasız olarak Ankara'nın sorumluluğundadır.Ankara ise bir o yana bir bu yana savrulmaya devam ediyor. Savrulmanın kaynaklarından biri kuşkusuz AKP'nin Kürt meselesi-demokrasi-terör üçlüsünün "ayrıştırılması" konusundaki vizyon eksikliğidir. Ankara bir o yana bir bu yana savrulmaktan bu nedenle kurtulamıyor.Sorun büyüktür, ciddidir. Böyle bir sorunu çözmek için siyasi iktidarın hem iradesi hem vizyonu hem kültürel birikimi olması, üstelik de toplumu iyi yönlendirebilmesi gerekiyor.Terörle Mücadele Yasası çevresinde yaşananlar ise tam tersine bir durumun varlığına işaret ediyor.

Devamını Oku

24 Nisan'lar hep gelecek

30 Mayıs 2006

Ermenistan ile yürütülen gizli görüşmelerde bir gelişme sağlanamadığı dün CNN Türk'ün haberiyle öğrenildi. Bu görüşme süreci Başbakan Erdoğan'ın Ermenistan Başbakanı Koçaryan'a gönderdiği mektupla başlamıştı.* Ermenistan, soykırım tartışmasının tarihçiler tarafından en başından itibaren ele alınmasına ve bilim çerçevesinde kalacak bir sürecin yürümesine karşı çıkıyor.Soykırım tartışması Türkiye tarafından en yanlış biçimde yürütülmüş, hatta "asıl Ermeniler Müslümanları öldürdü" zırvalarıyla sözde savunmalar yapılmış, sonuçta da uluslararası düzeyde soykırım tezi kabul görmüştür. Tersini savunan yabancı bilim adamlarının sayısı birkaçı geçmiyor. Buna karşılık bütün Batı dillerinde her yıl yayınlanan onlarca kitap Türkiye'nin savunmaya çalıştığı tezlerin karşı kanıtlarını aktarmaya devam ediyor.***Fransa meclisi "Ermeni soykırımının reddini" suç olarak belirleyen ve Yahudi soykırımının reddi ile aynı cezaları getiren kanun teklifini eylül ayında yeniden görüşecek.Ardından 2007 yılının nisan ayı gelecek ve önce ABD Başkanı'nın ayın 24'ünde yaptığı konuşmada soykırım deyip demeyeceği heyecanla beklenecek. Sonra her yıl bu olay aynen tekrarlanacak ve sıkıntı kuşaktan kuşağa aktarılacak...1915 olaylarını Ermeni soykırımı olarak resmen tanıyan ülkelerin listesini bir kez daha aktaralım:Fransa, İtalya, Rusya, Kanada, Yunanistan, Arjantin, Slovakya, Avustralya, İsveç, Uruguay, İsviçre, Belçika, Polonya ve Güney Kıbrıs.Ankara'nın yürüttüğü resmi politikadaki yanlışlıklar devam ettiği sürece de bu listeye başka ülkeler de katılacaktır.***Ankara, birkaç parlamenter göndererek, birkaç iş adamına ricacı olarak bu süreci durdurmaya çalışıyor. Bugüne kadar bu politika hiçbir sonuç vermemiştir, vermesi de mümkün değildir.Ankara'nın Ermenistan ile ilişkilerini düzeltme yolunda atacağı her adım, soykırım meselesinde yaratılmış "tecrit" durumunun yeniden gözden geçirilmesini sağlayacaktır.* Ermenistan'ın nefes alabileceği tek kapı Türkiye'ye açılmaktadır. Bu kapının açılması ilk hedef olarak belirlenirse, soykırım tartışmasının başka bir düzeyde yapılması sağlanabilir. Her yıl nisan ayında da Türkiye anlamsız sıkıntılar çekmekten kurtulur.

Devamını Oku

Özür nerede?

29 Mayıs 2006

Başbakan Erdoğan'ın Berlin'de Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçisi'ni azarlaması ve yuhalatması kolay unutulacak bir olay değil.Erdoğan, daha önce de azarlama faaliyetlerini sokaktaki vatandaştan, herhangi bir konuda talepte bulunan vatandaştan TÜSİAD üst yönetimine kadar uygulamıştı.Anlaşıldığı kadarıyla, siyasi imajını "delikanlılık" üzerine kurmuş olan Erdoğan aldığı tepkilerden memnundur ki, bu alandaki tırmanışını sürdürüyor.Daha önce Deniz Baykal ile aralarındaki düzeysiz polemikleri de hatırlarsak, Başbakan'ın bu üslupta ısrarının rastlantı olmadığını düşünebiliriz.Berlin olayında azarlamanın kaynağının tamamen bilgisizlik, üstelik de söylenen sözü doğru dürüst anlamamak olduğunu herkes gördü. Ortada Türkiye Cumhuriyeti'nin Büyükelçisi'ne karşı işlenmiş büyük bir ayıp var. Bu ayıp sadece o salonda bulunanların değil, bütün Türkiye'nin gözü önünde yapıldı. Dolayısıyla Başbakan, Büyükelçi'ye ve onun temsil ettiği Dışişleri Bakanlığı'na bir özür borçludur.Türkiye bekliyorEğer ortada gerçek bir delikanlılık varsa, "racon" odur ki, "delikanlı kişi" davranışındaki yanlışlığı kabul eder ve gerektiğinde özür dilemekten çekinmez. Çünkü o "racon"da "gerçek" delikanlı haksızlık yapmaz, yaptığı haksızlığı da hemen düzeltir.* Ama Başbakan Erdoğan aradan beş gün geçmiş olmasına rağmen Türkiye'ye olan özür dileme borcunu yerine getirmemiştir. O zaman bu "delikanlı imajı" konusuna biraz daha dikkatli yaklaşmak gerekiyor."Gibi yapmak" yani gerçekten olmayan bir durumu varmış gibi göstermek, hiçbir zaman sonuna kadar başarılı olunabilecek bir yöntem değildir. "Gibi yapan" mutlaka bir gün gelir, aslında öyle olmadığını, "gibi yaptığını" gösteren bir hareketi yapar.Berlin olayı da, o açıdan bakıldığı zaman bu "delikanlılık" havasının daha çok "gibi yapmak" üzerine kurulu olduğu kuşkusunu yaratıyor.* Ayrıca "delikanlılık" ile "fevrilik" arasında da ciddi bir fark vardır. "Fevri" davranmak, olayı gerçekten kavramadan, ne olduğunu anlamadan; anında ve düşünmeden tepki göstermek anlamına gelir ki, bunu "delikanlılık" gibi yansıtmak, "dobra adamlık" gibi yansıtmak her zaman inandırıcı olmaz.Berlin olayında azarlanan ve yuhalanan herhangi bir "kişi" değildir. Türkiye Cumhuriyeti'ni temsil eden bir kişidir. Erdoğan'ın özrü de bununla uygun olmak zorundadır.

Devamını Oku