CHP'de kimlik bunalımı

29 Mayıs 2006

Deniz Baykal'ın bulduğu son çare "muhafazakâr kişilikli" olanların da CHP'ye çekilmesi. Bu çare, CHP'nin kimliği ve işleviyle ilgili hiçbir ilkenin artık göz önünde tutulmadığının bir kez daha ilanıdır.Bir süredir bütün iç ve dış politika konularında "milliyetçi muhafazakâr" tavırlar alan, oylarını bu şekilde artıracağını sanan CHP yönetiminin Danıştay baskını sonrasında aldığı tavır da dikkat çekicidir.* Danıştay'da katliam girişiminde bulunan kişinin ilişkileri araştırıldığında, bir yanda mafya bir yanda kendisine "ulusalcı" diyen radikal milliyetçi çevreler; bir tarafta kendisine "milliyetçi mukaddesatçı" diyen Türk-İslam sentezcileri, bir diğer yanda da Susurluk'çular çıktı.Bu ilişkilerin tümünün suça yönelik bir çeteleşme oluşturup oluşturmadığı adli soruşturma sonucunda anlaşılacak. Ama belli olan, bir ilişkiler zincirinin varolduğu ve bütün boyutlarıyla ortaya çıkarılması gerektiğidir.* Bu çevrelerin tümünün ortak özelliği, Türkiye'deki demokratik gelişmelere kuşkuyla bakmaları, hatta bunları ülkenin bölünmesine yönelik tuzaklar olarak görmeleridir. Ortak siyasi vizyonları da Türkiye'nin AB dışında tutulması ve Ortadoğu ülkesi olarak kalmasından öteye geçmiyor.CHP emekliliğe mi gidiyor...Bu cephenin kendisine "sol" adı veren kesiminin sözcülüğünü uzun süredir Cumhuriyet Gazetesi'nin sahibi ve başyazarı İlhan Selçuk yapıyor. İlhan Selçuk yazılarında MHP, BBP ve hatta bazı tarikatları da "ulusal cephe" içinde sayıyor.O nedenle de Danıştay katliamı girişimcisinin hem bu çevrelerle ilişkide olması hem de Cumhuriyet Gazetesi'ne bomba atılması eylemi içinde bulunması bu kesimde bir travmaya yol açtı.* Bu kimlik ve kişilik bunalımı dalgasının içine, kendi siyasette varolma kaygılarıyla kıvranan CHP yönetimi de sürüklenmiş durumda.CHP gibi bir partinin, programında ve geleneğinde varolan demokrasi ve ilerleme ilkeleri gerçekten hâlâ hayatta olsaydı, Danıştay katliamının ardından hükümeti bütün soruşturmaların en derin noktalara kadar gitmesi için zorlaması gerekirdi. Oysa kimliğini kaybetmiş olan CHP, tam tersine, bu soruşturmanın "İslamcı bir avukat" ile sınırlı kalması ve olayın bunun ötesinde araştırılmaması için çaba göstermiştir.* Baykal'ın, aynı anda da "muhafazakâr çevrelere açılma" önerisini dile getirmesi de kimlik ve kişilik bunalımının boyutunu gösteriyor.Radikal milliyetçilerle, faşizan düşüncelerle kol kola girmiş, onlarla aynı siyaset boyutunda yer alan bir partinin kendisini "sol" diye tanımlaması en azından gülünçtür.CHP'nin kimlik bunalımını atlatmasının zorluğu her olayda bir kez daha kanıtlanıyor. Bu durumda, Baykal ve ekibinin emekliliği ile CHP'nin ebedi emekliliğinin aynı anda gerçekleşmesi kaçınılmaz görünüyor.

Devamını Oku

Kötü tohumlar

27 Mayıs 2006

Bir Japon beyi yaşlanmış ve kara düşüncelere dalmıştı. Eşlerinin hiçbirisi ona erkek çocuk verememişti, yeğenleri de yerini bırakabileceği niteliklere sahip değildi.Uzun uzun düşündü ve bir karar verdi. Köylerini tek tek gezdi, herkese baktı baktı, 50 delikanlı seçti. Bunları evinde topladı ve anlattı:"Benim yerime geçecek kişiyi değişik bir yolla seçmeye karar verdim. Şimdi her birinize birer tohum vereceğim. Evinize gidip bu tohumu ekeceksiniz. Bir yıl sonra da tam bugün, yetiştirdiğiniz bitkiyi alıp buraya getireceksiniz. Ben onlara bakacağım ve yerime geçecek kişiyi seçeceğim."Gençler hem sevinç hem kuşku içinde evlerine döndü. Ailelerinin yardımıyla tohumları ektiler.Aralarından biri, Ling adında bir genç, dul annesiyle birlikte yaşıyordu. O da annesinin yardımıyla tohumu ekti. Aradan günler geçti, hiçbir şey çıkmadı. Tohumda hiçbir kıpırtı olmamıştı. Yerini değiştirdi, bir daha değiştirdi, bir daha değiştirdi.Bu arada da çevredeki gençlerin konuşmalarını duyuyor, morali iyice bozuluyordu. Kimisi tohumdan ağaca yakın bir bitki yükseldiğini söylüyor, kimisi harika çiçekler açtığını anlatıyordu.Ling ve annesi ne kadar uğraştılarsa da hiçbirsonuç alamadılar. Sonunda Ling dayanamadı, "anne ya, başka bir tohum alıp onunla denesek" dedi. Annesi karşı çıktı, yalanla gelen ikbalin yalancı ikbal olduğunu ve çok kolay gideceğini söyledi.Ling, bu sözle ikna oldu. Tohumu son olarak diktiği saksıdaki kımıldamayan toprağa bakarak uykusuz geceler geçirmeye devam etti.Sonunda o gün geldi. Elli genç adam ellerinde bitkilerle beyin karşısına dizildiler. Bey hepsine tek tek baktı sonra Ling'in önünde durdu, "Nerede seninki" diye sordu.Ling utançtan kıpkırmızı, "Burada efendim" dedi, "elimdeki saksıda bu toprağın altında, ama ben ne yaptıysam başaramadım, böyle kaldı."Bey yerine döndü, oturdu ve heyecanla bekleşen gençlere kararını bildirdi:"Benim yerime geçecek olan, bu delikanlıdır" dedi ve eliyle Ling'i gösterdi, "çünkü hepinize verdiğim tohumlar kaynatılmıştı, hiçbirinin hiçbir şey verme şansı yoktu. Hepiniz bu tohumları değiştirdiniz, ama bir tek o değiştirmedi ve gelip doğruyu söyledi."Beyin adamları 49 delikanlıyı dışarı çıkardılar ve Ling'i alıp beyin karşısına oturttular.

Devamını Oku

Kendini aştı

26 Mayıs 2006

Başbakan Erdoğan, Almanya'da bir kapalı salon toplantısındaki, Berlin Büyükelçimiz'i azarlama ve yuhalatma eylemiyle kendisini aşmıştır!Salonda Almanya'da yaşayan Türkler bulunmakta, ağırlığın da "muhafazakâr" kişilerde olduğu görülmektedir. Ve Başbakan bir şikâyet "alır". Gelen şikâyet, konsolosluklara türbanlı kadınların alınmadığı ve resmi belgeler için "başı açık" fotoğraf istendiği şeklindedir.Başbakan soruyu alır almaz parlar ve yanda bulunan Türkiye Cumhuriyeti'nin Berlin Büyükelçisi Mehmet Ali İrtemçelik'e dönerek ağır azarlama tonuyla, suçlu öğrencinin ifadesini alan okul müdürü tarzıyla söz verir.Büyükelçi, uygulamanın yönetmelik ve talimatlara göre yapıldığını, yurt dışı temsilciliklerinde bu konularda kendi başlarına uygulama yapmalarının söz konusu olmadığını söylemeye çalışır...***Bu olayda en başta Başbakan'ın Dışişleri Bakanlığı'nın çalışma tarzıyla, konsolosluk ve büyükelçiliklerin görev alanlarıyla ilgili bir bilgisi bulunmadığı görülüyor.Büyükelçiler bulundukları ülkede Türkiye Cumhuriyeti'ni temsil eder ve her düzeyde diplomatik ilişkileri yürütürler. Konsolosluklar ise o ülkede yaşayan Türk vatandaşlarının sorunlarıyla uğraşmakla, vatandaşların kendi ülkeleriyle ilgili bağlantılarını sürdürmekle, onlara her konuda yardımcı olmakla görevlidir.Başbakan bilmiyor ki, pasaportlara hangi nitelikte fotoğraf konulacağı konusunda Büyükelçi'nin herhangi bir müdahalesi olamaz. Ayrıca konsolosluklar, tamamen Ankara'dan aldıkları talimatlara göre davranmakla yükümlüdür.Başbakan büyükelçilik ve konsoloslukların görevlerinin farklı olduğunu bilmiyor!Ayrıca da ziyarette bulunduğu ülkede Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı'na sürekli olarak "refakat etme" görevi bulunan Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçisi'ni, üstelik sorumlu olmadığı bir konuda, üstelik kalabalık bir salon toplantısında ve hiçbir şekilde; azarlama hakkı yoktur. Başbakan büyükelçiyi azarlayınca da salondan protesto seslerinin gelmesi kadar doğal bir şey olamaz.***Başbakan'ın yaptığı cahilliğin de "ayıp" kavramının da ötesine geçmektedir. Hiçbir başbakanın kendi ülkesinin büyükelçisini küçük düşürme hakkı olamaz.Bu olay televizyon ekranlarından herkesin bilgisine ulaştı. Herhalde Dışişleri Bakanı'nın bilgisine de ulaşmıştır. Herhalde bir Dışişleri Bakanı bu olayı öğrenir öğrenmez gereğini yapacak ve bunu halka duyuracaktır.

Devamını Oku

Bizimkiler sizinkiler

24 Mayıs 2006

Demokratik terbiyemizin en temel eksikliklerinden birinin her konuda "çifte standart" uygulamak olduğunu son tartışmalar bir kez daha gösterdi."Çifte standart" öyle bir geleneğe dönüşmüştür ki, ülkenin geleceğiyle ilgili en önemli konularda bile hemen "sizinkiler-bizimkiler" ayırımı ortaya çıkıyor."Bizimkiler" bir suç işlerse her zaman "mazeret"leri vardır, "sizinkiler" bir suç işlerse hiçbir mazeretleri olamaz, en ağır cezaları almalıdırlar.* Ankara'nın ruhuna sinmiş olan bu mantığın en veciz ifadesi, 70'li yılların başında ülkücüler sokakları kana bularken, "bana sağcılar suç işliyor dedirtemezsiniz" diyen zamanın başbakanı Süleyman Demirel'e aittir.Danıştay baskını ve Cumhuriyet Gazetesi'nin bombalanması olayında da aynı şey yaşanıyor.* Birileri, bu olayların arkasında dinci bir örgüt çıkmadığı için çok üzülüyor ve ortada bir kasıtlı saptırma veya komplo olduğunu iddia ediyor. Başka birileri de milliyetçi-mukaddesatçı gençlerin kamu bağlantılı çeteler tarafından kullanılmasına üzülüyor, bunların kendilerine verdikleri "milliyetçi-mukaddesatçı" sıfatını silmeye çalışıyor.Kuyrukları birbirine değiyorİki taraf için de bu olayların derinindeki gerçeklerin ortaya çıkması fazlaca dert değil. Bunlar için önemli olan, karşı tarafa en fazla zarar verecek bir görüntünün gerçek gibi sunulması.* Olaylar gösteriyor ki Hizbullah ile Susurluk birbirlerine çok uzak değil. PKK itirafçılarının kimileri Hizbullah tetikçisi olmuş, kimileri de "ulusalcı militanı" olmuş. Danıştay baskını da gösteriyor ki, bütün bu örgütlerin tetikçi devşirdikleri alan, milliyetçi-muhafazakârcı gençlerin bulunduğu ortamlar ve bunların hangi partilerin gençlik örgütleri olduğu da belli.* "Bana Müslümanlar suç işliyor dedirtemezsiniz" mantığıyla, "Bana ulusalcılar suç işliyor dedirtemezsiniz" mantığı, birbirini besleyen ve tamamlayan sistemleri oluşturuyor.* Olaylar gösteriyor ki kendisine Müslüman diyenler de ulusalcı diyenler de suç işleyebilir ve hatta bunların kuyrukları ciddi biçimde birbirine değmektedir, zaman zaman aynı hedeflerde birleşmektedirler.Ve bu örgütlenmelerin üzerine "sizinkilerden-bizimkilerden" ayırımı yapmadan gitmek sadece AKP hükümetinin değil, CHP'nin de ve bütün devlet kurumlarının da görevidir.

Devamını Oku

Geciken adalet

23 Mayıs 2006

Susurluk kazasının üzerinden on yıl geçti. Davalar açıldı, bazı kişiler mahkûm oldu, bazılarına "kahraman" gibi davranıldı. Bu olaylar içinde adı geçenlerin bazıları başka yasa dışı olaylarda da ortaya çıktı.Aslında Susurluk'un ne olduğunu kimse tam olarak anlamadı. Belki bilenler vardı. Kuşkusuz vardı. Ama onlar da anlatmadı. Sonunda ortadaki sorular yumağı fazla çözülmeden öylece kaldı.Danıştay baskını ve Cumhuriyet Gazetesi'ne atılan bombaların izleri de gitti gitti, Susurluk'a dayandı. Bu son olaylarla bağlantısı tespit edilen kişilerin Susurlukçularla da bağlantılı olduğu her gün gazetelere yansıyan haberlerde görülüyor.* "Allahüekber" diyerek bomba atan, türban kararını protesto için Danıştay'ı silahla basan kişinin kendisine "ulusalcı", "vatansever mukavemetçi", "Türkçü", "milliyetçi" gibi sıfatlar veren ve bir tür seferberlik halinde yaşayan gruplarla ilgisinin ortaya çıkmasını garipsememek mümkün değil.Ama böyle bir ilişki zincirinin varlığına ilişkin kanıtlar da son birkaç gündür kamuoyuna yansıyor.Tablonun tümü aydınlansın* Birileri ise Danıştay baskınını yapan ve Cumhuriyet'e MKE yapımı el bombaları atan kişilerin "saf dinci" çıkmalarını bekliyordu. Bu olmadı ve onlar bayağı üzüldü.Buna karşılık "milliyetçi-mukaddesatçı" çevrelerle kendisine "ulusalcı" diyen çevreler arasında ilginç bağlar olduğu da böylece ortaya çıktı. Daha önce bu meseleler konuşulurken militan güclerin her zaman milliyetçi - mukaddesatçı gençler arasından devşirildiğine ilişkin bilgiler de kamuoyuna yansımıştı.Dolayısıyla ortada çok basit gibi görünen "milliyetçi" - "dinci" - "ulusalcı" gibi ayrımların arasındaki çizgilerin de fazla net olmadığını, en azından yasa dışı örgütlenmelerde bu çizgilerin yok olduğunu görmemizi sağlayacak unsurlar her gün ortaya çıkıyor.* Ecevit'e suikast... 1 Mayıs 1977... Faili meçhul kalan üniversite bombalaması... Hamido'nun bombalı mektupla öldürülmesi... Uğur Mumcu cinayeti... Ahmet Taner Kışlalı cinayeti... Çetin Emeç cinayeti... Hiram Abas cinayeti... Ve daha onlarca faili meçhul cinayet...Bunların hepsi Türkiye'nin son otuz yılını karartan suç tablosunun parçalarıdır. Ve bunların hepsinin aydınlanmasını sağlamak, adaletin daha fazla gecikmemesi için çalışmak, bütün gerçek vatanseverlerin görevidir.

Devamını Oku

Toplum için hedef

22 Mayıs 2006

AKP hükümetinin en "mutlu" dönemlerinde toplumun bir hedefi vardı. Bunun adı Avrupa Birliği olarak konulmuştu. Bütün kesimlerin desteklediği reformlar hızla hayata geçiriliyordu. Kıbrıs sorununda çözüme yönelik adımlar atılması da, bazı kaba milliyetçi tepkiler dışında genel olarak toplumun desteğini almıştı.Son aylarda ise bütün toplumsal iyimserliği tersine çeviren olaylar yaşanmaya başlandı. Bunların doruk noktası Danıştay baskınıdır.AKP yönetimi kendini çıkışsız ve tıkız tartışmalar içine soktukça, sinirlerinin gerildiği izlenimini verdikçe toplumdaki yaygın iyimserliğin tersine döndüğü görülüyor.Bir toplumda kadınlarla erkeklerin ayrı ayrı varolmaları, toplumsal hayatta harem-selamlık ayırımının egemen olması hiç tartışma yok ki, en geri hayat tarzlarından birinin, en geri zihniyetlerin göstergesidir.Bu konuda gelen eleştiri ve uyarıları dikkate almak yerine "sana ne" diye başlayan tepkilerle bu uygulamayı yaymak, kendi kendini tuzağa düşürmek anlamına gelir.Bu, son günlerde yaşananların arasında küçük ve önemsiz bir örnek gibi görülebilir. Ama toplumu gerçek anlamda bölmeye yönelik bir aymazlığın örneğidir.Bir yanda ülkeyi Avrupa Birliği standartlarında bir toplumsal ve hukuksal düzene götürmek isterken, insanları harem-selamlık ayrımı halinde oturtmak gerçekten anlaşılabilir bir durum değil. Bu durum, ancak aşırı bir kafa karışıklığının ürünü olabilir.Sinirler düzelmelidir...Toplum, Avrupa Birliği adıyla özetlenen reform süreci içinde ve geleceğe dönük iyimserliği diri kaldıkça bütünleşir. Bu hedefler unutulup insanlar ayrı ayrı oturtulur ve sürekli olarak da türbandan söz edilirse, bölünür!Danıştay baskını bir tür milat olarak alınır ve yanlış yönlendirmelerin nasıl kullanılabileceği, nasıl Türk halkı aleyhine bir silaha dönüşeceği bu vesileyle görülürse, ülkeyi saran çeteleşmeye karşı toplumsal bir tepki yaratılırsa yine dümenin doğru yöne çevrilmesi imkânı vardır.Avrupa Birliği yolunda tıkanma yaşandıkça diğer sorunların da büyüdüğünü ve ortaya çıkan yeni sorunların da Ankara'yı ve tüm ülkeyi kara bulutlar altına soktuğunu iyi görmek gerekiyor.Ancak AKP hükümeti ve Tayyip Erdoğan'ın şu andaki "sinir" durumunun da bu teşhisi koymasını zorlaştırdığını görüyoruz.Türkiye'yi tekrar Avrupa Birliği standartları yönünde bir yenilenmeye, modernleşmeye, daha özgür ve daha ileri bir topluma doğru yöneltmek bugünkü kara bulutları dağıtacak tek çaredir.Bunun için de yöneticilerin ormanda yolunu kaybetmiş ve panik halinde önüne çıkan her ağaca toslayan şaşkın durumundan çıkmaları gerekir.

Devamını Oku

Çözüm seçim

21 Mayıs 2006

Danıştay baskını ve ardından yaşananlar Ankara'daki derin çatlakları bir kez daha ortaya çıkardı.AKP hükümeti ile devletin çeşitli kurumları arasındaki ciddi güven bunalımı son olaylarla artık gizlenemeyecek boyuta ulaştı.* Herhangi bir yönetim "yönetemez" hale geldiği anda ülkenin daha ciddi krizlerle karşılaşmasını önleyecek tek çözüm seçimdir. Böylece siyasi yapı kendi kendisini tekrar düzene sokma imkânı bulur.* 1980 öncesi, bu açıdan önemli dersler taşıyan bir dönemdir. Ülkeyi yönetme yetisini kaybetmiş olan yönetimler, sonunda demokrasinin duvara vurmasına yol açmıştır. O dönemi iyi hatırlamak ve tahlil etmek bütün siyasilerin görevidir.* Daha yakın tarihte de Türkiye "28 Şubat süreci" olarak anılan olayları yaşadı.1980 öncesinde Süleyman Demirel - Bülent Ecevit ikilisi, 1996'da Tansu Çiller - Necmettin Erbakan ikilisi, sistemde derin yaralara yol açan aymazlıklar içinde ülkeye önemli zararlar verdi.Demokrasinin bir kez daha duvara çarpması ihtimali en büyük kâbus senaryosu olarak insanların akıllarının bir köşesinde durmaya devam ediyor.Tıkanmanın göstergesi Demokratik sistemlerde yapının kendi kendisini yenilemesinin tek yöntemi seçimdir. Seçim, Süleyman Demirel'in dediği gibi "bütün kötü kokuları giderir" ve başkentin havasını temizler.Demokrasiye geçildiği günden itibaren yaşanan siyasi krizlerin bütününe baktığımız zaman, her defasında siyasi iktidarların seçimle güven tazelemekten kaçınmalarının krizleri derinleştirdiğini görürüz.* Siyaseti bir inat ve inatlaşma sistemi olarak görmek ve öyle yaşamak her zaman krizlere kapıyı açık tutmak demektir.* Bugün AKP hükümeti de birçok önemli konuda daralmıştır, çözüm üretemez olmuştur. Danıştay baskını, arkasından hangi örgüt çıkarsa çıksın, hangi hedeflere yönelmiş olursa olsun bir tıkanmanın göstergesidir.Seçimi bir inatlaşma konusu haline getirmiş herhangi bir siyasi iktidarın haklı çıktığı, güçlendiği görülmemiştir. Siyasi iktidarların kendi kendilerini düşürdükleri tuzaklardan biri, her zaman bu tür inatlaşmalar olmuştur.Seçim, demokratik bir ülkede siyasi yapının kendisini yenilemesinin tek ve temel aracıdır.Bu aracı doğru zamanda kullanmanın hiçbir zaman, hiçbir kimseye zararı olmamıştır.

Devamını Oku

Bu da geçer

20 Mayıs 2006

Bu hikâyeyi daha önce birkaç kez aktardık. Ama öyle günler oluyor ki yeniden okumak ve üzerine düşünmek gerekiyor.***Dervişin biri, uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra bir köye varır. Karşılaştığı köylülere kendisine yemek ve yatak verecek biri olup olmadığını sorar. Köylüler dervişe kendilerinin de fakir ve evlerinin de küçük olduğunu söyleyip onu Şakir diye birinin çiftliğine gönderirler. Derviş yola koyulur, yolda rastladığı köylülerin anlattıklarından, Şakir'in bölgenin en zengin kişilerinden olduğunu anlar. Bölgedeki ikinci zengin ise Haddad adında bir başka çiftlik sahibidir.Derviş, Şakir'in çiftliğinde çok iyi karşılanır. Yer, içer, dinlenir. Şakir de ailesi de hem misafirperver hem gönlü geniş kişilerdir... Yola çıkma zamanı gelir, derviş Şakir'e teşekkür ederken, "Böyle zengin bir insan olduğun için hep şükret" der.Şakir ise şöyle cevap verir:"Hiçbir şey olduğu gibi kalmaz, bazen görünen gerçeğin kendisi değildir. Bu da geçer..."Derviş yol boyunca bu söz üzerine uzun uzun düşünür.Aradan birkaç yıl geçmiş, dervişin yolu yine aynı bölgeye düşmüştür. Şakir' i hatırlar, uğramaya karar verir. Rastladığı köylülere Şakir'i sorar."Haaa o Şakir mi" der köylüler, "O iyice fakirledi, şimdi Haddad'ın yanında çalışıyor."Derviş hemen Haddad'ın çiftliğine gider, Şakir'i bulur. Eski dostu yaşlanmıştır, üzerinde eski püskü giysiler vardır. Üç yıl önceki bir selde sığırları telef olmuş, evi yıkılmıştır. Toprakları da işlenemez hale geldiği için çaresiz, selden hiç zarar görmemiş ve biraz daha zenginleşmiş olan Haddad'ın yanında çalışmaya başlamıştır. Şakir ve ailesi üç yıldır Haddad'ın hizmeikârıdır.Şakir bu kez dervişi son derece mütevazı olan evinde misafir eder. Kıt kanaat yemeğini onunla paylaşır... Vedalaşırlarken derviş Şakir'e olup bitenlere çok üzüldüğünü söyler ve Şakir'den şu cevabı alır:"Üzülme... Unutma, bu da geçer..."Ölüm de mi geçer?..Yedi yıl sonra dervişin yolu yine aynı bölgeye düşer. Şaşkınlık içinde olan biteni öğrenir. Haddad birkaç yıl önce ölmüş, ailesi olmadığı için de bütün varını yoğunu en sadık hizmetkârı ve eski dostu Şakir'e bırakmıştır. Şakir Haddad'ın konağında oturmaktadır, geniş arazileri ve binlerce sığın ile yine yörenin en zengini olmuştur.Derviş eski dostunu iyi gördüğü için ne kadar sevindiğini söyler ve yine aynı cevabı alır: "Bu da geçer..."Birkaç yıl geçmiş, derviş yine Şakir'e uğramak istemiştir. Ona bir tepeyi gösterirler. Tepede Şakir'in mezan vardır ve taşında şu yazılıdır: "Bu da geçer."Derviş, "Ölümün nesi geçecek" diye düşünür ve gider.Ertesi yıl Şakir'in mezarını ziyaret etmek için geri döner, ama ortada mezar filan yoktur. Büyük bir sel gelmiş, bütün tepeyi süpürüp savurmuş, Şakir'den geriye hiçbir iz kalmamıştır.***O yıllarda ülkenin sultanı, kendisi için çok farklı bir yüzük yapılmasını ister. Öyle bir yüzük olmalıdır ki, sultan mutsuz olduğunda umudunu tazelemeli, mutlu olduğunda ise kendisini tembelliğe kaptırmasına izin vermemelidir.Hiç kimse sultanı tatmin edecek böyle bir yüzüğü yapamaz. Bir gün sultanın adamları bu bilge dervişi bulur, yardımını isterler. Sultan yüzük işine takmıştır.Derviş sultanın kuyumcusuna hitaben bir mektup yazıp verir.Kısa bir süre sonra yüzük sultana sunulur. Sultan önce bir şey anlamaz, çünkü son derece sade bir yüzüktür bu. Sonra üzerindeki yazıya gözü takılır, biraz düşünür ve yüzüne büyük bir mutluluk ışığı yayılır. Yüzüğün üzerinde "Bu da geçer" yazmaktadır.

Devamını Oku