Cumhuriyet Gazetesi'ne bir haftada üç kez bomba atıldı. İlk bomba, pimi çekilmediği için patlamadı. İkinci bombanın pimi çekilmişti ama bomba patlamadı. Ertesi gün, dün sokakların en kalabalık olduğu saatlerde üç kişi "Allahüekber" diye bağırarak üçüncü bombayı attı. Bu bir ses bombasıydı, camları kırdı.Cumhuriyet'e üçüncü bombanın atıldığı sıralarda Ordu'da Büyük Birlik Partisi binası önünde bir bomba patladı, yaralananlar oldu.Bunların tesadüf olduğunu düşünebiliriz. Ama o zaman da bu bombaların, el bombalarının ortaya çıkmasının nedenini anlamaya çalışmak gerekiyor.* İstanbul'un merkezinde, günün en kalabalık saatinde tekbir getirilerek bir gazeteye bomba atılıyorsa, bunun bir amacı vardır.En basit mantık der ki: "İktidardaki AKP'nin desteklediği radikal dinciler artık bombaları da ellerine aldı ve laik cumhuriyetin kalelerine saldırıya girişti..."Bu şekilde düşünmek ve bu yönde tepkiler vermek, hatta bombaları atanların bekledikleri tepkileri vermek kolaydır.* Aynı durum Büyük Birlik Partisi önünde patlayan bomba için de geçerlidir. Yine basit mantıkla BBP'nin bugün PKK karşıtı sokak gösterilerinde etkili olduğunu ve bu nedenle teröristlerce hedef seçildiğini düşünmek kolaydır.Tuzağı görelim!Dünkü bombalar iki kesime "haydi harekete geçin" çağrısı niteliğindedir. Radikal milliyetçilere ve AKP'ye en muhalif laik çevrelere aynı çağrı yapılıyor: "Haydi harekete geçin, saldırın!"Ne kadar "fazla" harekete geçilirse bombalar o kadar hedefine ulaşmış olacaktır.Birileri sadece PKK'nın değil bütün Kürt kökenli vatandaşların hedef durumuna gelmesini istiyor.Yine birileri, laik kesimle AKP arasındaki çatışmanın daha sıcak aşamalara geçmesini istiyor.Bombalar bunu açıkça söylüyor.* O zaman bu bombalarla kurulan tuzağa düşmek için fazla saf olmak gerekir.Ordu'da BBP'ye, İstanbul'da Cumhuriyet Gazetesi'ne "Allahüekber" diye bağırılarak bomba atılıyorsa, üstelik her iki saldırı aynı saatlere rastlıyorsa herkes uyanık olmak zorundadır.Bu oyunlar gerçek siyasi iradeyle bozulabilir.Halkın doğru dürüst bilgilendirilmesiyle bozulabilir.Bombaları atanlar meydanı boş buldukları sürece de bu kışkırtmaların arkası gelir. Bunu iyi görmek, bombaların hedefini iyi teşhis etmek öncelikle siyasi iktidarın görevidir.
Düşünce özgürlüğünün, bilim özgürlüğünün önemini hayat herkese gösteriyor. Bize de gösteriyor.Düşünce özgürlüğü konusunda fazla hassas olmayan toplumumuz bu kavramın önemini bu kez de Fransa sayesinde öğreniyor.* Konu Ermeni soykırımını reddetmeye ceza getiren bir yasa tasarısı. Bu tasarı, Yahudi soykırımını reddedenlere ceza getiren yasa örneğine göre hazırlanmıştır. Yahudi soykırımını reddedenlerin, böyle bir soykırım olmadığını savunanların aşırı sağ ya da neo-nazi denilen çevrelerde yaygınlaşması üzerine böyle bir yasa çıkarılmıştı. Ermeni soykırımı ile ilgili yasa da bu örnek üzerine hazırlandı.* Tarihsel boyutları kesinleşmemiş bir olayla ilgili olarak her türlü tartışmayı sona erdiren bir yasanın düşünce özgürlüğünün temel ilkelerine aykırı olduğuna kuşku yoktur.Böyle bir yasa 1915'te Ermenilerin başına gelenlerin tarihi ve insani çerçevenin dışında, siyasal çatışma aracı olarak kullanılmasının dayanağı olacaktır. Bu meseleyi kaba milliyetçi güdülerle tartışmaya kalkışanlar da yasadan destek alacaklardır.1915'te Osmanlı Ermenilerinin başına gelenlerin bilinçli bir "soykırım kararı"nın sonucu mu yoksa günün siyasi koşullarının yarattığı dramatik olaylar mı olduğu daha tartışılacaktır. Önemli olan, bu tartışmanın kaba ve ilkel milliyetçi tepkilerle ya da mal mülk korkularıyla değil, insani ve tarihi sorumluluk üzerine yapılmasıdır.Bir faydası da olacak mı...Fransa'daki yasa girişimi hemen ilk sonuçlarını verdi, meseleye ve bugünkü tartışmalara en sığ gözlüklerle bakanlar yine bağırıp çağırmaya başladı.* Türkiye'de düşünce özgürlüğünün aldığı yaralara karşı fazla hassas olmayan çevrelerin bugün, bu yasa dolayısıyla Fransa'yı düşünce özgürlüğünü çiğnemekle suçlamaları da tarihin bir cilvesidir.Fransa'da çıkarılmak istenen Ermeni soykırımının reddini cezalandırma yasa tasarısının önemli bir faydası oldu:Türkiye'de temel hak ve özgürlükler ayaklar altında süründüğü günlerde, düşünce özgürlüğü kötü bir şey gibi gösterildiği dönemlerde olan bitenin farkında olmayanlar bu sayede düşünce özgürlüğünün ne anlama geldiğini anladı.İnşallah anlamışlardır. İnşallah bunlar Türkiye'de düşünce özgürlüğünü kısıtlamaya yönelik her olayda yine Fransız milletvekillerine bağırdıkları gibi güçlü bağıracaklardır. İnşallah herkes düşünce özgürlüğünün birkaç okur yazarın "lüksü" değil toplumların ve bütün insanların geleceklerinin temel güvencelerinden biri olduğunu anlayacaktır.Düşünce özgürlüğü her zaman, herkese lazımdır. Kendi toplumlarına bunu çok görenlere bile lazımdır.
Önce eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel kalktı, "Komünistler Moskova'ya" dediği günleri hatırlayarak "türbanlılar Arabistan'a" dedi.Bu sözler kendisini Türkiye'nin Atatürkçülük, laiklik, devrimcilik, solculuk, milliyetçilik "abidesi" olarak gören İlhan Selçuk tarafından çok beğenildi.Cumhuriyet'in sahibi, başyazarı, köşe yazarı, ikinci sayfasında kendi imzasıyla müthiş bir öneri getirdi: Demirel sağcı solcu bütün laik muhalefetin başına geçsin, ülkeyi dincilerden kurtarsın.Anlaşılan İlhan Selçuk da Deniz Baykal'ın CHP'si ile bu "kurtarma" işinin mümkün olmadığına kanaat getirmiş ki aramış taramış, kurtarıcı olarak Demirel'i bulmuş.Aslında bu buluşuna fazla şaşmamak gerekir, çünkü İlhan Selçuk son yıllarda ülkücülerin ve hatta bazı tarikatların "devrimci" ve "millici" olduğunu da bulmuştu!İlhan Selçuk'un Demirel ile ilgili fikri Çankaya'nın tepelerine nasıl ulaştıysa, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer İlhan Selçuk ile görüştü.Sezer ile İlhan Selçuk arasındaki görüş alışverişinde hangi fikirlerin gidip geldiğini bilmemize imkân yok. Ancak İlhan Selçuk ertesi gün Cumhuriyet'in birinci sayfasındaki imzasız başyazıda "bir şeyler" söyledi.Hemen emekli olun!Bu yazıyı okuyanın varacağı bir tek sonuç var: Cumhurbaşkanı, Erdoğan'ın kendisinden sonra Çankaya'ya çıkması dahil, bugünkü hükümete karşı var gücüyle direnecektir.İlhan Selçuk böyle aktardığına göre ona inanmak durumundayız. Çünkü aradan geçen iki gün içinde Çankaya Köşkü'nden "Ben aslında İlhan Selçuk'a şunu söyledim" gibi bir açıklama yapılmadı.Cumhurbaşkanı'nın Anayasa'ya göre iki yolla "direnme" imkânı var. Bir, hükümetin atamalarına imza atmaz. İki, bakanlar kurulu toplantılarına başkanlık ederek sesini doğrudan duyurur ve bunların kamuoyuna yansımasını sağlar. Anayasa'daki yetkilerinin dışında Cumhurbaşkanı'nın üçüncü bir imkânı daha var, bu da kamuoyunun önüne daha sık çıkarak hükümet ile polemiğini halkın önünde sürdürmek.Bu görüntüleri bir araya koyduğumuzda şöyle bir muhalefet tablosu ortaya çıkıyor: Muhalefetin fikri liderliğini İlhan Selçuk yapacak; Sezer, hükümeti Çankaya'dan sıkıştırırken Demirel de muhalefeti bir araya getirip başına geçecek.Şaka gibi!Bu tarz cin fikirlerle AKP'nin birkaç dönem daha iktidarda kalmasının garanti olacağını anlamayanlar bu cin fikirleri bir kenara bıraksın ve bugünün dünyasında siyasetin ne anlama geldiğini, hangi araçlarla yapıldığını öğrenmeye çalışsın. Ya da bu işleri bıraksın. Böyle fikirlerle muhalefet ve siyaset yapılacağını sanmak gerçekten şaka gibi bir durum. Bunu görmeyen, göremeyenler için tek yol hemen emekliliktir.
Yıllardır büyük bir "kâbus" gibi sunulan ve "iç" korkuların canlı tutulması için kullanılan "Kürdistan" fiilen kurulmuştu. Önceki gün, bölgedeki iki büyük aşiretin ortak bir siyasi yapı içine girmeleri ve hükümet kurmalarıyla "resmen" bir adım daha atıldı.Şu anda Kürdistan, Irak'ın "federe" yapısı içinde yer alıyor. Ancak Irak'ın durumu belli. Şiiler, Sünni Araplar hem birbirleriyle hem de işgal kuvvetleriyle savaşıyor. "Devlet düzeni"nin hiçbir unsuru bulunmuyor.Buna karşılık Kuzey Irak'ta hem siyasi hem ekonomik açıdan kurumlaşma yolunda çok hızlı adımlar atılıyor.Kürdistan hükümetinin kuruluş törenine Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri özel temsilcisinin katılmasının da açık bir siyasi anlamı vardır. Uluslararası toplum bu oluşuma olumlu bakıyor.Bölgedeki Kürt nüfusun büyük bölümü Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşıyor ve Türk vatandaşı. Kürt kökenli Türk vatandaşlarının önemli kesiminin de Kuzey Irak Kürtleri ile aşiret ilişkileri bulunuyor.Bu aşamadan sonra ortada iki olasılık vardır: Ya Türkiye Kuzey Irak'taki Kürtler için asıl "çekim merkezi" olacaktır ya da Kuzey Irak'taki Kürdistan, Türk vatandaşı Kürtler için "çekim merkezi" olacaktır.Önce siyasi iradeTürkiye açısından cevap üzerine bir tartışma olamaz. Kürdistan'ın güneyinde "düşman"lar bulunuyor, kuzeyinde ise aynı kökenden insanların da yaşadığı güçlü ve büyük bir ülke. Dolayısıyla Türkiye'nin asıl çekim merkezi olmasının en temel koşulları bulunuyor.Eksik olansa, "siyasi irade" ve "güven"dir. Türkiye, Kuzey Irak'ta yuvalanmış olan PKK güçleri konusunda Kürt liderlerden açık bir tavır bekliyor. Şu ana kadar ne Barzani ne de Talabani tarafından açık ve net bir tavır alındı. Buna rağmen Türkiye ile Kuzey Irak arasındaki insani, toplumsal ve ekonomik ilişkilerde önemli gelişmeler de görülüyor. Bu ilişkilerin daha sıcak aşamalara yönlendirilmesi, "güven" yolunda temel altyapıyı oluşturacaktır.Kuzey Irak'taki Kürdistan'ın, Türkiye'nin küçük ve "güvenilir kardeşi" olması, Türkiye'nin de Kürdistan'ın dünyaya açılma kapısı olan "güvenilir ağabey" olması bölgede yaşayan 100 milyon insanın geleceğinin güvencesi olacaktır. Üstelik ağabey Türkiye'nin Avrupa Birliği içinde yerini alması herkes için ortak bir vizyon olmalıdır, olabilir.İnsanların geleceğini dar siyasi takıntılar içine hapsetmeye kimsenin hakkı yoktur.
Bazı kişileri tanımak, onlarla bir arada bulunmuş olmak, hayatın insana tanıyabileceği en büyük ayrıcalıklardan biridir. Ardı ardına yitirdiğimiz iki ağabeyimiz o kişilerdendi...Böyle "ağabeyler" hayatla, insan olmakla, yaratıcı insan olmakla ilgili her şeyi kendi kişilikleriyle doğrudan aktarır.Önemli eserlerin hiçbirinin tesadüflerin bir sonucu olmadığını; insanlığa, kendi toplumlarına, diğer insanlara katkıda bulunanların gerçekten özel kişi ve kişilikler olduğunu kendi varlıklarıyla gösterirler."Kültür" denilen sonsuz ve soyut kavram onların kişiliklerinde insana dönüşür.Bu "ağabeyler" ile birlikte birkaç adım yürüyebilmek bile insana çok şey kazandırır. Çünkü onlar her zaman biriktirmeyi ve kendi birikimlerini başkalarına aktarmayı bilmiş insanlardır.O ağabeylerden ikisi, bir gece arayla gitti.Atıf ağabey sinema ile, Erdal ağabey edebiyat ile bütünleşmiş kişiler, sanatçılardı.İkisi de yarımşar yüzyıldır film çekerek, yazarak insanlığa, Türk insanına bir şeyler verdi.İkisi de sürekli olarak "keşfetti".Biri onlarca, yüzlerce sinema insanını, sanat insanını "keşfetti" ve destekledi. Diğeri yine onlarca yüzlerce edebiyat insanını "keşfetti" ve destekledi.***İkisinin en önemli ortak özelliklerinden biri de yarımşar yüzyıl sanatla, kültürle yaşarken, hayatın çeşitli iniş çıkışlarından geçerken, bazen en dar ve zor durumlara düşmüş ve düşürülmüşken, temel inançlarından, düşüncelerinden, tavırlarından asla taviz vermemeleriydi.Siyasi ve toplumsal olayları izlemekten, bunlar arasında insanlığın yararına olanı yakalamak için katkıda bulunmaktan hiç vazgeçmediler.Hayatın her alanını aynı ilgi ve merakla izlediler.İkisi de yarımşar yüzyıl boyunca yaratırken hep heyecanlandı, başkalarının yaratılarından da büyük heyecan duydu.İkisi de ilk günkü heyecanını hiç kaybetmediği için hep yaratabildi.İnsanlığın düşmanı olan insanlarla mücadele ederken de hep aynı heyecanı duydular; genç bir yönetmenin iyi bir filmi, genç bir yazarın iyi bir romanı karşısında aynı coşkulu tepkileri gösterdiler.Yaratmasını bilen insanlar için hayat her zaman kısadır. Atıf Ağabey için de Erdal Ağabey için de hayat kısa oldu.Güle güle Atıf Yılmaz ağabey.Güle güle Erdal Öz ağabey.
Genç bir adam, babasının çok tanıdığı olmasına imreniyordu. Babasıyla ne zaman sokağa çıksalar onlarca kişiyle kucaklaştığını, hal hatır sorduğunu, iyi dileklerde bulunduğunu görüyor ve hep "babamın ne çok dostu var" diyordu.Bir gün bunu babasına da söyledi. Babası, "Peki senin dostun var mı" diye sordu."Evet" dedi genç adam, "Ama sadece iki dostum var."Babası "Sen benden iyi durumdasın anlaşılan" dedi; "benim sadece bir dostum var, ama onun da gerçek dost olup olmadığını bilmiyorum."Sonra oğlunu yanına aldı, ağıla götürdü:"Şimdi senin iki dostunun ve benim bir dostumun hangisinin ya da hangilerinin gerçekten dost olduğunu anlayacağız."İrice bir koyunu kestiler, bir çuvala koydular. Çuvalın dışında kan vardı. Ve ilk gören, çuvalın içinde bir insan cesedi olduğuna yemin edebilirdi.Genç adam babasının dediği gibi yaptı, önce kendi iki dostundan birinin kapısını çaldı, "Yardım et bana" dediği anda kapı yüzüne kapandı.Dost bildiği ikinci kişi ise eline bir sopa alıp "bir daha buraya gelirsen bacaklarınıkırarım" diye bağırdı.Sonra babasının dost bildiği kişiye gitti. Adam çuvala baktı ve "gel" dedi. Evinin bahçesinin uzak bir köşesine gittiler. Adam iki kürek çıkardı, genç adamla birlikte kazmaya başladılar. Biraz sonra adamın insan sandığı koyun cesedi, çuvalın içinde toprağın altına girmişti.Adam özenle toprağı düzeltti, bahçenin diğer köşelerinden getirdiği çiçek ve bitkileri üzerine dikti. Bütün bu işler olurken hiç konuşmadılar.Genç adam evine gitti, olanları babasına anlattı:"Benim hiçbir dostum yokmuş, senin bir dostun varmış" dedi.Babası "Daha bitmedi, iki gün sonra göreceğiz" dedi.İki gün sonra oğlunu çağırdı, "koyunu bahçesine gömdüğünüz dostuma git, hiçbir şey söylemeden iki tokat at. Sonra da gel tepkisini bana söyle" dedi.Genç adam gitti, babasının dostunun kapısını çaldı, adam açar açmaz hiçbir şey söylemeden iki tokat attı.Adam tokatları yerken bir an şaşkın kaldı, sonra "Git babana söyle, biz iki tokada evimizin bahçesini satmayız," dedi.Genç adam evine dönerken mutluydu, en azından babasının dostu gerçek dost çıkmıştı.
Cumhurbaşkanlığı seçimine bir yıl, genel seçimlere bir buçuk yıl kaldı. Bunlar hiç de uzun süreler değil. Ve yaz biter bitmez Türkiye iki seçimin de "sath-ı maili"ne girecektir."Sath-ı mail", eğik düzey anlamına geliyor. 50'li, 60'lı yıllarda seçimin siyasiler için ne anlama geldiğini tanımlamak üzere bu deyim çok kullanılırdı.Siyasiler bu eğik zemine girdikleri andan itibaren başka hiç bir şey düşünmezler, düşünemezler. Bu dönemlerde onlar için hayat sadece seçim demektir.Cumhurbaşkanı seçimi meselesi aslında AKP'nin iktidar olduğu andan itibaren gündemde. Bitmeyen türban tartışmaları da bu meseleyi hep canlı tuttu. Bu çerçevede hükümetten bazı isimler, özellikle de eşi türbanlı olmayan bakanların isimleri kulislerde yoğun şekilde dolaşıyor.* Meclis'in bugünkü yapısında AKP'nin adayının, daha doğrusu Tayyip Erdoğan'ın seçeceği kişinin Çankaya Köşkü'ne çıkacağı kesindir.Bu noktada AKP bir uzlaşmayı yeğleyebilir ve CHP'nin, yani Deniz Baykal'ın da destek verebileceği bir isim arayabilir. Ancak böyle bir ihtimal son derece düşük. Çünkü Deniz Baykal'ın son dönemde yürüttüğü siyasi çizgide her türlü uzlaşma yolu kapanıyor.Erdoğan'ın adayı kim olursa olsun, eğer AKP'den ya da AKP'li olmasa da yakın çevreden bir kişi olursa Baykal'ın buna karşı çıkacağı, CHP'nin oy vermeyeceği kesindir.Krizlerin habercisi...Eğer Erdoğan kendi kendini seçerse büyük olasılıkla CHP daha da büyük bir gerilim yaratacaktır.Ankara'da uzun süredir bunlar konuşuluyor, ancak kulislerde adı geçenler sessiz.Bunun tek istisnası Meclis Başkanı Bülent Arınç oldu. Arınç'ın Cumhurbaşkanı seçimi ile ilgili son beyanları kendisini aday adayı olarak gördüğünü ortaya koydu.* Arınç, imam hatipler ve türban gibi sıcak konularda sert tavır alıyor, son olarak da laiklik tanımıyla ilgili görüşleri nedeniyle "uzlaşmacı" bir kişilik görüntüsü vermedi. Tam tersine, Çankaya Köşkü'ne çıktığı takdirde bu konularda kesin tavırlarını sürdürmesi beklenir.AKP'nin üst yönetiminde ve Ankara'nın "tepelerinde" Cumhurbaşkanı seçimi dalgalanması başlamışsa bile bu henüz kamuoyuna yansımış değil. Ama Arınç'ın ortaya çıkışı bu seçime bağlı krizlerin habercisi niteliğinde.AKP üst yönetimi "önce genel seçim sonra Cumhurbaşkanı seçimi" formülünü başından beri reddederek kendisini de sıkıntıya soktu. Ama hâlâ bu formülün uygulanması imkânı var.AKP üst yönetimi erken genel seçimi çok daha ciddi olarak düşünmelidir. Aksi durumun getireceği gerilimler herkesin denetiminden çıkabilir.
Çocukları taşıyan bir servis aracına bombalı saldırı yapmanın hiçbir siyasi gerekçesi olamaz.Bu, tam tersine her türlü siyasi pusulanın kaybolduğunu gösterir.Türkiye-Avrupa Birliği Karma Parlamento Komisyonu Eşbaşkanı Lagendijk'in dün söyledikleri, konuyu iyi bilenlerin ve kavrayanların akıl yolunu işaret ediyor.Lagendijk, Kürt kökenli Türk vatandaşlarına çağrı yaptı:"Başka bir yoldan ilerlemek, geçmişi bir kenara bırakmak ve Kürtlerin kültürel haklarını, bölgenin sosyal ve ekonomik gelişimini şiddet kullanmadan teşvik etmek isteyen Kürt politikacıları arıyorum."PKK'nın Türkiye'deki Kürtler üzerine kurduğu "vesayet" akıl yolunu arayan Kürt aydınlarını da uzun süre susturdu. Hatta farklı yollar arayanları bile daha sonra kendi çizgilerine gelmeye zorladı. PKK'nın en azından "izin verdiği" DTP dışındaki Kürt siyasetçiler başka partiler de kurmuşlar, ancak bunlar gelişmemiştir.60'lı 70'li yıllarda Türkiye'de sol ve sosyalist hareketlerin içinde yer almış ve kuşkusuz radikal milliyetçi hareketlere yakınlık hissetmeyecek Kürt kökenli aydınlar da seslerini güçlükle çıkarıyor.***Şu anda yargılama süreci başlamış olan Şemdinli olaylarıyla ilgili meseleler tam olarak tartışılamıyorsa, bunun sorumlusu da çocukları taşıyan araca bomba atanlardır.Bombalar bırakılacak, silahlar susacaktır ki Şemdinli olayı açık olarak konuşulabilsin. Silahlar susacaktır ki, Kürtçe televizyon -radyo yayınları gerçekten yapılabilsin. Silahlar susacaktır ki, gerçekten bir af konuşulabilsin.Silahlar susacaktır ki, Türkiye'nin Kuzey Irak'ta fiilen kurulmuş olan Kürdistan ile ilişkileri güven ve kardeşlik üzerine gelişebilsin.Lagendijk elinde fenerle şiddete karşı, demokrasiden yana Kürt aydını arıyor. Onlardan var, hem de çok var. Bu aydınların seslerini çıkarabilmeleri, silahların susmasına katkıda bulunabilmeleri için Ankara'nın da yapacağı birçok şey var.Ancak öncelik, silahların susmasıyla birlikte yapılacak olanları tam olarak oluşturmak ve bunun işaretlerini vermektir. Turgut Özal'dan başlayarak son 20 yıldır iktidara gelen her siyasi, ilk adımı attı ama arkasını getiremedi. Bunca yılın ardından güven ortamını tekrar kurabilmek için Lagendijk'in dediği gibi "geçmişi bir kenara bırakmak" herkes için geçerli bir öneridir.