Laiklik tanımı değişemez

25 Nisan 2006

Meclis Başkanı Arınç, 23 Nisan kutlamaları ile başlattığı gerilimi sürdürmeye devam ediyor. Dün tepkilere verdiği cevaptan laiklik tanımını değiştirmek istediği anlaşılıyor.Arınç'a göre Türkiye'de dinsel inançlarla ilgili özgürlükler eksiktir. Bu ağır bir sözdür ve bunu açıklaması gerekir.* Türkiye'de insanlara dinsel inançlarını değiştirmeleri için baskı yapılıyor mu?* Türkiye'de insanların camiye gitmelerini engellemeyi amaçlayan uygulamalar var mı?* Türkiye'de ramazan ayında oruç tutan insanlara bundan vazgeçmeleri için bir baskı yapılıyor mu?* Türkiye'de isteyenler, yasal okullarda dini eğitim alabiliyor mu, alamıyor mu?* Türkiye'de dini vecibelerini yerine getirdiği için herhangi bir aşağılamaya, baskıya, saldırıya uğramış kişi var mı?* Türkiye'de insanların kendi özel alanlarında dini inançlarını istedikleri gibi yaşamalarını engelleyen herhangi bir şey var mı?Türkiye'deki laiklikten şikâyet edenler, ellerini yüreklerine koyup yukardaki sorulara cevap versin.**** Ama Türkiye'de dinsel inançlar arkasına saklanmış siyasal ya da ekonomik sömürüye yönelik faaliyetler reddedilmiştir.* Türkiye'de bazı dini sembollerin diğer insanlara baskı aracı ya da siyasal mücadele aracı olarak kullanılması reddedilmiştir.* Türkiye'de farklı dinsel inançlara sahip olan insanlara baskı yapılması reddedilmiştir.Meclis Başkanı Arınç, Türkiye'deki laiklik tanımını değiştirmek istiyorsa bu alanlarda değişiklik yapmak istiyor demektir.* Yani dinsel simgelerin kamusal alanda, her insanın inancına bakılmaksızın paylaştığı ortak alanda bir baskı aracı olarak kullanılmasını istiyor.* Özgürce kendi seçimleriyle dini eğitim almış olan ve din görevlisi olması gerekenlerin "paralel" bir eğitim sistemi içinde kadrolaşmasını istiyor.Bunlar için her fırsatta girişimde bulunmak ve getirilmek istenen laiklik tanımı aslında dinsel inançlara ve uygulamalara dayalı bir bölücülük faaliyetine yol vermek demektir.***Bugün geçerli olan laiklik tanımı, her vatandaşa, her türlü inanç özgürlüğünü tanıyan, buna karşılık bu özgürlüğün başkalarının alanlarına yönelik olarak kullanılmasını engelleyen bir anlayıştır. Bu ilkeyi değiştirme ya da "ben farklı anlıyorum" diye esnetme çabalarına girişmek Türkiye'yi asıl bölecek olan faaliyettir. Bu çabalar içine girmeye heveslenenler iyi düşünmeli, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş ilkeleriyle oynamaya kalkmanın maliyetini iyi hesaplamalıdır.

Devamını Oku

Tahrik siyaseti

25 Nisan 2006

Meclis Başkanı Bülent Arınç'ın 23 Nisan kutlamaları sırasında yaptığı konuşmanın yanında hazırlanmış olan bazı özel gösteriler tipik bir "tahrik siyaseti" örneğidir.Arınç'ın konuşmasındaki gösteri, türban ve imam hatip sorunlarını tekrar ülkenin gündeminin başına yerleştirmek amacını taşımaktadır.Bu girişimin en doğal sonucu da ülkenin bir kez daha gerçek anlamıyla ikiye bölünmesidir. Türban ve imam hatip okulları konusunda toplumsal bir uzlaşma, karşılıklı bir güven ortamı sağlanmış değildir.Dolayısıyla Arınç'ın tarzındakine benzer çıkışlar, bu konularda mantıklı bir uzlaşma sağlamaya ya da bu sorunların sorun olmaktan çıkarılmasına katkıda bulunacak nitelikte değildir. Tam tersine, bunlar sorunun aynı katı yumak halinde varolmaya devam etmesine yarayacaktır."Tahrik" üzerine kurulu siyasi çıkışlar belki Arınç'ın gözünde, kendisinin AKP'nin radikal kesimlerindeki popülerliğini artırabilecektir. Ama bu, aynı zamanda bu sorunların üzerine gitmeyen AKP hükümetini de yine aynı kitle gözünde zorda bırakacaktır.Yakın tarihe bakın...Arınç'ın son çıkışı bir anlamda da, Cumhurbaşkanı Sezer'in son dönemde vurguladığı hassasiyetlere karşı cevap özelliği taşıyor.Sezer son konuşmalarında, belki bundan önce yapmadığı kadar laiklikle ilgili sert uyarılarda bulundu. Cumhurbaşkanı'nın bu uyarıları hangi gelişmeler ya da hangi bilgiler üzerine dile getirdiğini kamuoyu bilmiyor. Çünkü kendisi buna bir açıklık getirmedi. Bu uyarılar "genel" uyarı olarak kaldı. Ancak mantık yürütme üzerine kurulu yorumlarda bazı tahminler ortaya çıkıyor...* Meclis Başkanı'nın görev ve sorumluluğu, bu makamın günlük siyasetin dışında ve üzerinde kalmasını gerektiren niteliktedir. Ancak son girişim Arınç'ın karşısına CHP'nin de sert bir şekilde çıkmasına yol açmıştır."Tahrik siyaseti" ile bir sonuç almayı umanların yakın siyasi tarihimize bakmaları ve özellikle bu iki konudaki her türlü sivri çıkış ya da gösterinin çok sert tepkilere neden olduğunu görmeleri gerekir. Bu tür meselelerin zamana bırakılması, toplumdaki duyarlıkların karşılıklı "mevzilenme" durumundan çıkarılması için en başta yapılmaması gereken Arınç'ın yaptığıdır.

Devamını Oku

Önce şeffaflık

24 Nisan 2006

Ankara'yı yine bir sis perdesi kapladı. Bu perdenin arkasında neler olduğunu, nasıl siyasetler kurgulandığını halk bilmiyor.En hayati konularda Ankara'da yeni virajlar alınacağına ilişkin yoğun kuşkular var. Avrupa Birliği ile ilişkilerin geleceği, bu kuşkuların giderek arttığı alan.Hükümet'in Avrupa Birliği politikasının "ebedi adaylık" olduğunu iddia edenler olmuştu. 2004 yılı aralık ayında Hükümet'in resmen üye adaylığı konusunda çalışmasını görenler ise daha iyimser yorumlar getirdiler.Avrupa Birliği konusu öncelikle bir siyasal ve ekonomik demokrasi konusudur. Bir hukuk devleti konusudur. Eksiksiz bir demokrasi, tavizsiz bir hukuk devleti hedefidir Avrupa Birliği hedefi.Ancak son dönemin sisleri bu hedeflerin üzerini epeyce örtmüş bulunuyor. Bu ortamın yaratılmasında "fazla demokrasi ülkeyi bölünmeye götürür" diye düşünenlerin baskısıyla birlikte diğer uçtaki milliyetçi Kürt hareketinin terörist eylemlerinin büyük katkısı var.PKK, Türkiye büyük bir siyasi karmaşa yaşadığı dönemde kurulmuş, sıkıyönetim altında büyümüş, örgütlenmiş ve demokrasinin en büyük zaaflara düştüğü dönemde gelişmiş, gerçek bir tehdide dönüşmüştür.Ankara yalpaladıkçaAvrupa Birliği hedefinin toplumu sardığı ve demokrasi hedefinin çok yakınımızda göründüğü dönemler de ayrılıkçı terörün inişe geçmek durumunda kaldığı dönemleridir.Ankara'da siyasal şeffaflığın azaldığı durumlarda toplumda kuşku ve kaygıların, kafa karışıklıklarının egemen olması kaçınılmazdır.Başbakan'ın son dönemde yaptığı bütün konuşmalar bu belirsizliği beslemiş, kuşku ve kaygıları artırmıştır.Şeffaflığın zayıfladığı ve kararlılığın azaldığı durumlarda toplumdaki uç tepkilerin oluşmasının da temelleri atılmış olur.Ankara'nın farklı dalgaların etkisiyle sallandığı, bir uçtan diğerine sürüklenebildiğini görenler iktidar paylaşımı çabaları içine girebilirler.Şu anda Ankara'nın pusulasız kalmış gemi gibi yalpalaması, sorunların daha da büyümesi, kafaların daha da karışması sonucunu yaratacaktır.* Ankara'nın şeffaflığını kaybettiği her dönemin arkası, toplumsal gelişmeyi geciktiren, faturası ağır karanlıkların başlangıcı olmuştur.Bir atamayı bile sancısız, doğru dürüst yapamayan bir hükümetin bundan sonra hızla toparlanacağını ummak da fazla iyimserlik olabilir. Ama yine bu iyimserliği taşımak zorundayız.

Devamını Oku

Kadeh ve kova

22 Nisan 2006

Nuşirevan, bayramlarda geniş yeme-içme meclisleri toplardı. Bu yemeklerden birinde, kendine yakın gördüğü, sevdiği bir kişinin altın şarap kadehini koynuna soktuğunu gördü. Ama sesini çıkarmadı, görmezden geldi.Meclis dağılırken sofracısı yanına geldi: "İzniniz olursa kimse dağılmasın, çünkü altın kadehlerin eksik olduğunu sanıyorum, onu araştıracağım.""Hayır" dedi Nuşirevan, "O kadehin peşine düşme, ben alanı gördüm."Birkaç gün sonra altın kadehi alan kişi, bir iş için hükümdarın huzuruna çıktı. Nuşirevan fark etti ki, adamın elbiseleri ve çizmeleri pırıl pırıl, yepyenidir.Nuşirevan eliyle elbiseyi gösterdi, sordu:"Bu elbise o kadehten midir?"Adam eteğini kaldırıp çizmeleri gösterdi, "Bunlar da o kadehtendir" dedi.Nuşirevan güldü, adamın kadehi ihtiyaçtan aldığına inandı ve tekrar paraya ihtiyacı olursa yine kendisine gelmesini tembihledi.Molla Camî'nin hissesi:Eli açık hükümdar senin yaptığın kabahati anlarsa suçunu itiraf et ve onun kereminden özür dile, sakın inkâr etme. İnkâr etmek ayrı bir kabahattir. Suçu gizlemek onu işlemekten daha ağır bir suçtur.***Abbasi halifelerinden Me'mun'un bir uşağı vardı. Bu uşağın tek görevi, suyunu istediği an kullanabilmesi için hazır tutmaktı.Me'mun'un su kovası ve ibriği iki günde bir kayboluyor, yenisi alınıyordu.Halife durumu anlayınca köleyi yanına çağırdı, kimseye duyurmadan kulağına şöyle dedi:"Buradan götürdüğün ibrikle kovayı bana sat!"Köle de Halife'nin niyetini anladı ve şu cevabı verdi:"Emredersiniz efendim. İsterseniz buradaki ibrikle kovayı satayım."Kölenin zekâsı Halife'nin hoşuna gitti, "Kaça satarsın?" diye sordu.Köle hiç bozuntuya vermeden "iki altın" dedi.Halife emretti, iki altın geldi. Altınları köleye uzatırken Halife sordu:"Bu ibrikle kova artık canlarını senden kurtardılar mı? Emniyette midirler?"Köle parayı aldı "Evet efendim" dedi ve işine döndü.Molla Camî'nin hissesi: Yanında çalıştırdığın kimselere para vermekte hasis davranma. Bu dediğimi yaparsan onların hırs ve tamahlarını yatıştırmış olursun. Malının telef olmasını da böyle önlersin. Malın telef olmaz, canın sıkılmaz.

Devamını Oku

Her yere asılsın

21 Nisan 2006

Atatürk demiş ki:"Ben, manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum.Benim manevi mirasım ilim ve akıldır.Benden sonrakiler, bizim aşmak zorunda olduğumuz çetin ve köklü zorluklar karşısında, belki gayelere tamamen eremediğimizi, fakat asla ödün vermediğimizi, akıl ve ilmi rehber edindiğimizi tasdik edeceklerdir.Zaman süratle ilerliyor, milletlerin, toplumların, kişilerin mutluluk ve mutsuzluk anlayışları bile değişiyor.Böyle bir dünyada, asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın ve ilmin gelişimini inkâr etmek olur.Benim Türk milleti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır.Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel eksen üzerinde akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse, manevi mirasçılarım olurlar."***Bu sözler, Sabancı Üniversitesi'nde bir duvarın üzerinde yer alıyor. Bu sözleri hatırlattığı için Sabancı Üniversitesi'ne büyük teşekkür borçluyuz.Yarın Cumhuriyet Devrimi'nin ilk büyük adımının 86'ncı yıldönümü kutlanırken yine bol bol boş nutuk atılacak. Aynı sözler onlarca yıldır değişmeyen aynı kalıplarla tekrar edilecek.Unvanları büyük insanlar törenlerde birbirlerine bakıp "hangimiz daha Atatürkçüyüz" diye düşünecek ve kendisinin daha fazla Atatürkçü olduğunu göstermek için daha çok bağıracak.***Oysa bütün törenlerde sadece Atatürk'ün yukardaki sözleri okunsa... Zor anlayanlar için birkaç kez tekrar edilse...Bütün Türk vatandaşları bu sözler üzerine düşünmeye çağrılsa...Atatürk'ün dünyaya bakışının iki temel direğinin "ilim" ve "akıl" olduğu herkese anlatılsa..."İlim"in ve "akıl"ın ne olduğu ve her ikisinin de neye yaradığı anlatılsa...Ankara'da yüksek mevkilerde oturan zevata bu sözleri biner kez yazma cezası verilse ve uygulansa...En güzel ve en anlamlı tören yapılmış olur.

Devamını Oku

İki savcı iki ceza

20 Nisan 2006

Van Savcısı kovuldu. Gerekçe, Şemdinli olayları dolayısıyla hazırladığı iddianamede "asker kişiler" hakkında dava açmak, hatta bazı üst düzey komutanlara bazı suçlamalarda bulunmaktı.Bu savcı kovuldu. Meslekten ihraç edildi. Ancak şu ana kadar kovulmasına neden olan iddianameyi hazırlarken "özel kasıt" güttüğüne ve siyasi etki altında kaldığına dair bir kanıt gösterilmedi.Bu savcıya verilen kovulma cezasını düşünürken başka bir savcı olayını ve ona verilen cezayı hatırladık.Geçen mart ayında İstanbul'da görevli bir cumhuriyet savcısının dosyası fazla yüklü kişilerle aşırı içli dışlı olduğu, bu kişilerin düğününde şahitlik yaptığı ve bunlar hakkında yürütülen bir soruşturmada "delil sakladığı" iddiaları yer almıştı. Bunlar fotoğraflıydı, belgeliydi.Bu savcı hakkında da inceleme yapıldı, ancak soruşturmaya gerek olmadığı kararı çıktı. Bu arada Van Savcısı'nı kovan Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu bu savcıyı "açığa aldı". Demek ki iddialara inanmışlardı ve "açığa" aldılar."Açığa almak", kendisinin görevde bulunmasında sakınca görüldüğü ancak unvanını ve kamu görevlisi kimliğini koruduğu anlamına geliyor.Evet, yargı bağımsızdırBu ikinci savcı, hakkında çıkan haberlerle ilgili şikâyette bulundu, ancak ilgili mahkeme bunlar hakkında da takipsizlik kararı verdi. Bu haberlerle ilgili açılan tek dava "soruşturmanın gizliliğini ihlal".Bütün bunlardan anlaşılacak olan, bu haberleri kimsenin tekzip edemediği, yani haberlerin doğru olduğu.Sonuç olarak bu iki savcıdan biri, emekli savcı olarak hukuk alanında isterse faaliyet gösterebilecek. Diğeri ise avukatlık bile yapamayacak.İki savcıya verilen cezaları karşılaştırdığımız zaman sade vatandaşın varacağı bir sonuç var: Bir savcı mafya ile içli dışlı olur ve onları korumak için yetkisini kullanırsa sessiz sedasız emekli olur.Bir savcı tartışmalı bir iddianamede yüksek makamları suçlarsa kovulur.Bunların hangisi daha kötü diye bir tartışmaya girişmek pek anlamlı gelmiyor. Ama ikisini yan yana koyduğumuz zaman "bağımsız yargı" kavramını düşünmek gerekiyor.İkide bir "yargı bağımsızdır", "yargıya siyaset karışmaz, karışamaz" diye bağıranlara inanmak biraz daha güçleşti.Yargı demişken bir şey daha hatırlayalım. Mersin'de Başbakan'a yumurta atanlar tutuklandı, birer ay hapiste kaldılar ve 13'er yıl hapis cezası istemiyle yargılanıyorlar.İstanbul'da sivil vatandaşlara yumurta atanlar gözaltına alınmadı, herhangi bir savcı harekete geçmedi, herhangi bir soruşturma açılmadı.Evet, "yargı bağımsızdır ve bütün siyasi etkilerin dışındadır."

Devamını Oku

Çıkmaz sokak

19 Nisan 2006

Son olaylar eski ve sürekli korkuyu tekrar canlandırdı: Türkiye bölünecek mi?Bu korkuyu yaymaktan fayda umanlar yine seslerini yükseltti. Örneğin bir gazete, reklam kampanyası yapıyor ve Türkiye bölünüyor, bölündü bölünecek duygusu veren sloganları tekrar tekrar kullanıyor. Bunun arkası "kalkın ey ehl-i vatan"dır.Bu tür çabaların hedefi belli. Halkın milliyetçi duyguları kışkırtılacak, radikal milliyetçi hareketler canlandırılacak ve sonuçta bütün demokratik gelişmeler askıya alınacak.Bunların arkası da Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki kapıların kapanmasıdır.Milliyetçi Hareket Partisi'nin geleneksel politikaları, son dönemde kendilerini "solcu" veya "milliyetçi sosyalist" ya da "Kemalist" olarak tanımlayan çevrelere de egemen oldu.Aynı üslup şu anda Cumhuriyet Halk Partisi ve onun sözcüleri tarafından da yoğun biçimde kullanılıyor. Kendilerini sosyal demokrat ya da demokratik sol olarak niteleyen çevrelerin bir bölümü de aynı tuzağa düştü.Bu tuzağın son kurbanı Başbakan ve AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan'dır. Avrupa Birliği standartları, demokratik haklar ve özgürlükler bir süredir Erdoğan'ın sözlüğünde seyrekleşmiş, onların yerini "milliyetçi mukaddesatçı" bir üslup almaya başlamıştır.Hep birlikte nereye?Bu tuzak Türkiye'yi gerçekten bölünme hattına sürükleyecek olan tuzaktır. Bu tuzağın ucunda, demokrasisi topal ve Ortadoğu bataklığına çekilmiş bir Türkiye bulunmaktadır.Böyle tuzakları dünyanın her tarafında boşa çıkaran en önemli güç, sosyal demokrat partilerdir. Ancak bizim en büyük sosyal demokrat ya da sol partimiz olan CHP, başındaki kadroların kendi siyasi varlıklarını bir seçim dönemi daha uzatma hırsına hapsedildi. Bu nedenle radikal milliyetçi ve sağ temalarla biraz daha oy peşinde koşuyorlar.AKP'nin de aynı "milliyetçi muhafazakâr" cepheye katılmasının sonucu, önümüzdeki dönemde bütün siyasi partilerin "kim daha milliyetçi, kim daha Batı aleyhtarı" yarışına girişmesidir.Bu yarışta yine en şanslı, hem milliyetçi hem muhafazakâr hem de mukaddesatcçı olabilecek olan AKP'dir.Bu yarıştan en zararlı çıkacak olan, Türk solunu, sosyal demokrasiyi bugünkü çaresiz duruma getiren Baykal ve ekibi olacaktır.Ama tuzak büyüktür, hedefler de büyüktür. Bu tuzağın başarılı olması durumunda Türkiye bir çıkmaz sokakta ufalanma tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktır."Türkiye bölündü bölünecek" çığlıkları atanların asıl bölücüler olduğunu, bunların tavırlarının Türkiye'yi büyük tehlikelere atabileceğini görmek, bu tuzağı bertaraf etmenin ilk koşuludur.

Devamını Oku

Teşvik bile olabilir

18 Nisan 2006

Hükümet baskılara dayanamadı ve terörle mücadele yasasını ortaya çıkardı. Bu yasayla getirilen maddeler, aslında Türk Ceza Kanunu'nda bulunan suçlarla ilgilidir.Anlaşıldığı kadarıyla bazı suçların tanımı biraz daha genişletilmekte ve cezalar ağırlaştırılmaktadır. Bu yasa çıkmış olsaydı, örneğin Diyarbakır'da geçen Nevruz törenine katılan on binlerce kişi "terör örgütüne destek" suçlamasıyla hapse atılabilecek ve ağır cezalara çarptırılabilecekti.Bu tür yasalarla ilgili önemli bir soru vardır: Ne ölçüde uygulanabilir?Böyle yasaları istediğiniz gibi çıkarabilirsiniz, ama uygulamaya kalktığınızda, on binlerce kişiyi tutuklamak durumunda kalacaksanız yasa "boşa düşmüş" olur.Türkiye'nin Kürt sorununu çözmesi ve terör belasını savuşturmasıyla ilgili atılabilecek gerçekçi adımlar arasında ağır yasalar, ağır cezalar, yeni suçlar tanımlamak, cezaları artırmak asla bulunmamaktadır.1980'de yaşananları hatırlamak bile bu gerçeği gösterecektir. Ortaya PKK gibi bir terör örgütünün çıkmasının sorumluları 12 Eylül askeri yöneticileridir. Bunların yürüttüğü ağır baskılar, Diyarbakır askeri cezaevinde yaşananlar PKK gibi bir örgütün ortaya çıkmasının bütün şartlarını yaratmıştır.Tehlikeli yolHâlâ bunu görmeyip yeni yasalarla bu sorunların çözülebileceğini sanmak için dünü hiç bilmemek, bugünü hiç anlamamak gerekir.1980'de sıkıyönetim, daha sonra da olağanüstü hal vardı. Ve PKK büyüdü, büyüdü, bugünkü durumuna geldi. DEP vardı kapatıldı, insanlar hapse atıldı; HEP vardı, kapatıldı, yine insanlar hapse atıldı; sonra HADEP vardı, sonra DEHAP vardı, şimdi ise DTP var. Bu partileri kapatmanın, kuranları hapse atmanın da hiçbir derde deva olmadığını görmek, eğer gerçekten çözüm aranıyorsa şarttır.1980'den bu yana asker ve sivil yöneticilerin izlediği Kürt politikalarının tümüyle başarısız olduğunun kanıtı bugünkü durumdur.AKP hükümetinin yine eski ve sonuçsuz ya da istenenin tam tersi sonuçlara yol açan politikalara dönmesinin uluslararası toplum nezdindeki anlamı da farklı olacaktır. Bu politikaları belirleyenler görmelidir ki, uzun süredir Kürt sorunu Türkiye'nin bir iç sorunu olmaktan çıkmış, bölgesel ve uluslararası bir soruna dönüşmüştür.Türkiye 80'li ve 90'lı yıllarda en ağır terörle mücadele yasalarını çıkardı, uyguladı, hapisaneler doldu taştı ama sorunun çözümünde bir arpa boyu yol alınamadı.Hükümetin tekrar ağır yasalardan medet umması bugünkü sorunun ne olduğunu kavramamasıyla ilgilidir. Kulakları tıkalı, gözleri kapalı Ankara eğer bu yasalarla sorunun yine çözümsüz noktalara taşımasına katkıda bulunacaksa, bilinmelidir ki asıl tehlikeli noktalar bu yolun ucundadır.

Devamını Oku