Üslup ve içerik

3 Mayıs 2006

Başbakan Tayyip Erdoğan'ın son günlerdeki konuşmalarında dikkati çeken birkaç unsur var.Birincisi, her konuşması bir "seçim kampanyası"nın bütün özelliklerini taşıyor. Daha çok AKP il kongrelerinde ve Meclis grubu toplantılarında yaptığı bu konuşmalarda partinin siyasi çizgisinden çok "biz bunları yaptık, şu hizmetleri getirdik" tarzı öne çıkıyor.Bu konuşmaları özellikle televizyonlarda izleyenlerin dikkatinden kaçmamıştır. Başbakan'ın konuşma üslubu, konu ne olursa olsun, "kalbimden vuruldum", "bak kaymakam dedim", "sana ne yaaa" ve benzeri vurgularla kimine göre "delikanlı" kimine göre "sokak" ya da "kıraathane" üslubuna dönüşüyor.Bu, bir kesim siyaside daha önce de görülmüş olan "Ben sizdenim, ben sokaktaki adamım" gösterisinin önemli bir parçasıdır. Bu üslubu herkesin gözüne kulağına iyice sokan siyasi kişi, böylece kendisini seçimde oy kullanacak çoğunlukla özdeşleştirmeyi sağlamaya çalışır.Tayyip Erdoğan, siyasi kariyerinin başından itibaren benzer bir üslup tutturmuştu. Ancak son dönemlerde bu üslup "delikanlı" gösterileriyle bezenerek giderek daha fazla vurgulanır oldu.Ucunu kaçırırsanız...Birçok siyaset bilimci, AKP'nin kısa sürede kazandığı başarıyı açıklarken geniş bir kitlenin kendisini bu parti ve önde gelen kadrolarıyla özdeşleştirdiği, "Bunlar bizden" duygusunu güçlü bir şekilde taşıdığı üzerinde durmuştur.Bu tür bir karşılıklı "etkileşme"nin ucunda çok tehlikeli bir "popülizm" yatıyor. Bu popülizmin belki masum görünen bir yanında sürekli olarak "sokaktaki adam gibi" yapmak bulunuyor. Kuşkusuz siyasette en önemli başarılardan biri "sokaktaki adamın" anlayacağı şekilde konuşmak, en ağır konuları bile anlayabileceği şekilde anlatmaktır.Ama bu ikisi çok farklı. Biri "anlayacağı şekilde konuşmak" diğeri "onun gibi konuşmak"tır.Tayyip Erdoğan "gibi konuşuyor". Giderek daha fazla "gibi konuşuyor". Bu üslubun biraz daha derinleşmesinin en doğal sonucu da "gibi konuşurken" "gibi düşünmek"tir.Bu üsluptan fazla bir siyasi fayda ummak, dolayısıyla dozu sürekli artırmak ancak siyasetin kalitesinde yeni indirimler yapmak anlamına gelir.Tayyip Erdoğan'ın bugün işgal ettiği mevkiin başta gelen sorumluluklarından biri, belki en önemlisi "sokaktaki adam"a hayatın her alanında "kalite" hedefi göstermektir. Siyasette kalıcı izler bırakanlar, adları unutulmayanlar bunu yapmıştır.

Devamını Oku

Demirel'in hakkı

2 Mayıs 2006

Eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel geçen hafta sonu Habertürk'te bir programa katıldı ve AKP'ye en ağır "laiklik" saldırısında bulundu.Demirel'in AKP'ye en ağır gelen sözü, türbanlılar için söylediği "gitsinler Suudi Arabistan'da yaşasınlar" oldu.Siyasetin ve ülkenin "baba"sı olma rolünü seçmiş olan Demirel'in ülkenin gündeminde çok önemli konular varken böyle sert bir laiklik çıkışı yapması bazılarına garip gelebilir. Hatta kimileri Başbakan Erdoğan gibi, bu saldırıyı Demirel'in aile şirketlerine yönelik devlet işlemlerinde arayabilir.* Elbette Baba'nın böyle küçük bir çıkar meselesi üzerine siyaset yaptığına inanmak çok zordur. Bunu, en yeminli Demirel muhalifleri bile inandırıcı bulmaz.Buna karşılık Demirel'in bu çıkışı dolayısıyla, siyasi İslamın yakın siyasi tarihimizde, özellikle de Demirel'in Ankara'nın en tepesinde bulunduğu yıllardaki gelişimine bakmak gerekiyor.***1960'lı yıllarda ülkede bir sol dalga yükseldiği sırada; bununla mücadele etmek için radikal sağı "komünizmle mücadele dernekleri" çatısı altında toplayan, bu örgütlemenin çatısını siyasi İslamcı yapılar üzerine kuran Adalet Partisi'nin başında Demirel vardı.Erbakan'ın siyasi İslama dayalı partileriyle hükümet ortaklığı kuran önce Ecevit, sonra da Demirel olmuştur. 1970'li yıllarda cemaat örgütlenmelerinin devletin çeşitli kurumlarında yerleşmesine ve "ele geçirme" faaliyetlerine yine Demirel'in başbakanlığı dönemlerinde, Milliyetçi Cephe hükümetleri altında -tam anlamıyla- yol verilmiştir.İmam hatip okullarının bir tür paralel eğitim sistemi şeklinde geliştirilmesinde Sayın Demirel'in katkılarını da unutmamak gerekiyor. İmam hatiplerin din görevlisi yetiştiren meslek okulları olmaktan çıkarılması Demirel'in iktidar dönemlerine rastlar.Biraz daha geriye giderek, 1950 - 60 arasında Demokrat Parti'nin de siyasal İslamın asıl tabanını oluşturan cemaatlerle ilişkilerini hatırlamak gerekiyor.**** Siyasal İslam bugünkü durumuna bir günde gelmedi. İmam hatip sorunu denen sorun bir günde çıkmadı, türban diye bir sorun bir günde çıkmadı.Bütün bunlar Demirel'in 40 yılı aşan siyasi hayatı içinde ortaya çıktı, gelişti, büyüdü ve bugünkü yumağı oluşturdu.* Demirel'in "gerçek" anılarını çoktan yazmış olması gerekiyordu. Ama o, "şu kadar ülke gezdim, şu kadar baraj yaptım" anılarını yazdı. Gerçek siyasi anılarını yazması ve bu dönemi içtenlikle anlatması gerekiyor. Sayın Demirel'in gelecek kuşağa en yararlı armağanı bu olacaktır.

Devamını Oku

İtalyan modeli

2 Mayıs 2006

SHP bir süredir önümüzdeki seçim için İtalya modelini öneriyor. Bu, modelde bütün sol partiler seçim ittifakı yapıyor. İtalya'da bu sayede sol, kılpayı farkla iktidar oldu.SHP benzer koşulların Türkiye'de de olduğu tespitinden giderek, solun ancak bu tür bir ittifak modeliyle merkez sağa alternatif çıkabileceğine inanıyor.* Türkiye'de ve dünyada solun klasik hastalıklardan biri, laf kalabalığına boğulmak, ayrıntılar üzerine tartışıp kavga etmek, sonuçta sürekli olarak "amip" gibi bölünmektir. Bu hastalıktan kurtulma belirtileri şu anda daha çok Latin Amerika ülkelerinde ortaya çıktı ve bu kıtada güçlü bir sol rüzgâr oluştu. Son olarak Peru'da da yine sol aday başkan seçildi.Türkiye'deki genel koşulların, toplumsal sıkıntı ve duyarlılıkların Latin Amerika ile fazla bir benzerliği olmadığı düşünülebilir. Ancak bu durum, orada uygulanan formüllerin benzerlerinin denenemeyeceği anlamına da gelmez.SHP'nin önerisinde vurguladığı unsurlardan biri "ortak program"ın, daha çok solda görülen "deli kızın çeyizi" durumundan çıkarılması; kısa, basit, pratik, kolay okunur bir metin halinde sunulmasıdır.'Ego'ların önüne geçilebilirseİtalya'daki modelin benzerinin gerçekleşmesi için kuşkusuz öncelikle CHP'nin bu konuda karar vermesi gerekir. Bulunduğumuz koşulların içinden bakıldığında, CHP'nin 1,5 yıl sonra yapılacak seçimde yüzde 20'yi aşması zor görünüyor. Bu da, eğer yüzde 10 barajını bir ya da iki parti aşarsa, CHP'nin Meclis'teki milletvekili sayısında önemli azalma olacağı anlamına gelir.Buna karşılık CHP-SHP-DSP ve örneğin DİSK tarafından oluşturulan yeni "sol platform"un katıldığı "Türk zeytini"nin yüzde 25'i aşabileceği ve Meclis'te güçlü bir sol alternatif olabileceği düşünülebilir.* Önümüzdeki genel seçim için birçok karanlık senaryo üretiliyor. Bunların başında da CHP, MHP ve DYP'nin hep birlikte yüzde 9-9,5 oranında kalması ve Meclis'in "silme" AKP'den oluşması geliyor. Bu senaryo yabana atılmamalıdır, çünkü CHP son dönemde MHP ve DYP'den farksız bir üslup benimsemiştir ve bu üslubu katılaştırmaktadır. Dolayısıyla bu üç partinin aynı çizgide seçime girmeleri yukardaki en kara senaryoyu yakın olasılık hale getiriyor.SHP'nin üzerinde durduğu "Türk zeytini" modelinin önünde her zamanki gibi aşırı güçlü "egolar" bulunuyor. Bunları da ancak aşağıdan gelen güçlü dalgalar akıl-mantık-sorumluluk hattına çekebilir.

Devamını Oku

Geri dönüşü yok

1 Mayıs 2006

İmar meseleleri, özellikle de sahil şeridinin imara açılması konuşulduğunda meseleyi tam bilmeyenler için çok anlamı olmayan "yüzdeler"den söz edilir.Birileri der ki "Ne olacak, yüzde 10 imar verilir, böylece yüzde 90 korunur".Başka birileri de "Bu tabiat sonuçta insan içindir, insanın yararlanması içindir..."Böylece baltalar, dozerler çalışmaya başlar. Ve bugün birçok sahil yöremizin kurtulamadığı bir kıyım, adım adım gerçekleşir.***Son olarak Kültür ve Turizm Bakanı, Ege ve Akdeniz sahillerinde, henüz yağmaya açılmamış kıyı şeridinde yüzde 10 oranında imara açma kararı aldı.Bu "yüzde 10"un pratikte ne ifade ettiğini bir uzman şöyle anlatıyor:"Görünen o ki şehircilikte 'kullanarak koruma' olarak bildiğimiz yaklaşımı Bakanımıza enjekte etmişler. Ayrıca 'Yüzde 10 da çok düşük bir inşaat emsali, doğa bozulmaz sayın Bakanım' demişler. Ancak 'kullanarak koruma,' çevre, kültür, estetik, mimarlık bilinci yüksek ortamlarda geçerlidir. Doğal ve kültürel açıdan hassas bölgeleri kendi başlarına ıssız bırakmak yerine düşük yoğunluklu imar hakları vererek buraya yerleşecek sakinlerin bizzat buraya sahip çıkmaları ve korumaları beklenir. Birkaç istisna dışında ülkemizde bu bilincin henüz yerleşmediğini, insan giren doğanın talan edildiğini, vur deyince kırdığımızı Bakan'a hiç söylememişler..."Bu cümlelerin yazarı mimar ve şehirci Prof. Dr. Ahmet Vefik Alp. Bu konudaki duyarlıklarını siyaset alanına aktarmak için birkaç kez yerel yönetime aday olan Alp, "yüzde 10" meselesini de şöyle açıklıyor:"Yüzde 10 inşaat emsaline gelince; bunun da kağıt üzerinde kaldığını, akıllı yatırımcılarla kurnaz mimarların mevzuat içinde kalarak bunu rahatça ikiye katlayabildiklerini Bakan'a hiç söylememişler. Yüzde 10 inşaat emsaline kapalı garaj, sığınak, tesisat mekânları gibi emsale girmeyen alanlar, aynı şekilde çatı aralarında kullanılan alanlar, arazi meyilinden kazanılan katlar, küçük kaçak ilaveler eklenince yüzde 10 inşaat emsali mevzuat açıkça delinmeden kolaylıkla yüzde 20'leri dahi geçebilmektedir."***Anlatan, hilelerin nasıl yapıldığını bilen bir mimar olunca bunlara inanmak gerekiyor.Alp, bu talana örnek olarak İstanbul Boğazı'nı gösteriyor. Boğaziçi'nde inşaat emsali yüzde 5 olarak verilmişti. Bugün Boğaziçi kaybedilmiş haldedir, yüzde 30'u kaçak yapılaşmadır, 2000 bina için yıkım kararı vardır ama uygulanamıyor.Prof. Alp çok açık ve kısa şekilde bugüne kadar neler olduğunu ve neler olacağını anlatıyor. Anlamayanların niyetlerinden kuşkulanmak son derece doğal. Ülkemizin doğasının önemli bölümü "rant" alanı oldu, bari kalanını kurtaralım.

Devamını Oku

Vefa bir semttir

29 Nisan 2006

Kanuni döneminde İstanbul'un nüfusunda önemli artış oldu ve su kıtlığı en büyük sorun haline geldi.Kanuni, Mimar Sinan'ı çağırdı ve buna bir çözüm bulmasını istedi. Sinan İstanbul'un çevresindeki bütün su kaynaklarını tespit etti, suyun şehre getirilmesini sağlayacak baraj ve kemerlerin planlarını çizdi.Sonra Kanuni'nin huzuruna çıktı ve sorunun çözülebileceğini söyledi, "Ancak çok ağır bir şartı var" dedi. Kanuni "nedir" diye sorunca söyledi:"Altın dolu keseleri yan yana dizerek bu işi halledebiliriz hükümdarım..."Kanuni, Sinan'ın ne demek istediğini anladı ve ne talep ederse verilmesini emretti. Sinan bu parayı harcayarak planlarını uyguladı.Bir süre sonra İstanbul'un kırk ayrı noktasında kırk çeşmeden su akmaya başladı.Ancak o dönemde "musluk" olmadığı için sular boşa akıyor, harcanıyordu. Sinan'ın adamlarından biri "lüle" adı verilen ilk musluğu buldu. Böylece suyun boşuna akması önlendi.Kanuni bir ferman çıkardı ve kırk çeşmeden akan suyun bütün halka ait olduğunu belirterek, bu çeşmelerden, yer altından kendi evine özel su çekenlerin çok ağır şekilde cezalandırılacağını açıkladı.Kanuni bu kararın bir tek istisnası olduğunu da maiyetine bildirdi: Suyu getirip İstanbul'u kurtaran kişi olduğu için sadece Sinan evine özel su alabilecekti.Aradan yıllar geçti, Sinan yaşlandı, padişahlar değişti, onların vezirleri değişti.Sinan 99 yaşına ulaştığı günlerde Topkapı Sarayı'ndan bir davet aldı. Tabii hemen gitti. Bir soruşturma heyeti kurulmuştu, konu da Sinan'ın evine aldığı suydu.Padişahın yasaklama fermanı olduğu halde neden kendi evine su aldığını Sinan'a sordular. Sinan bizzat Kanuni'nin kendisine bu hakkı verdiğini söyledi. Heyet "ferman var mı" diye sordu.Sinan cevap verdi: "Ben o zaman nasıl cihan padişahından ferman isterdim..."Divan üyeleri tartışmaya başladı. Kimileri Sinan'ın değerini biliyordu, ama bunlar azınlıktaydı. Çoğunluksa padişah fermanına aykırı iş yapılamayacağını savunuyordu. Sonunda kararı verdiler: Sinan'ın evine verilmiş olan su kesilecekti, ama daha önce özel su kullandığı için hakkında bir ceza uygulanmayacaktı.Sinan evine döndü, suyunu kendi eliyle kesti. O yıl içinde ağır hastalanıp ölüm döşeğine yattığı sırada bir yudum suyu yoktu. İstanbul'a suyu getiren adam susuz ölmüştü.

Devamını Oku

Politika yok

28 Nisan 2006

Terörle Mücadele Yasasıyla ilgili son tartışmalar Ankara'daki "kararsız" ve "politikasız" durumun sürdüğünü gösteriyor.Kürt sorunu... Kürt milliyetçiliği ve terör sorunu... Kuzey Irak'ta fiilen kurulmuş olan Kürdistan ile ilişkiler sorunu...Bunlar birbirine bağlıdır ve bütünlüklü, gerçekçi, yalanlardan arınmış bir şekilde bakılmadıkça çözüm yoluna girilmesi mümkün değildir.Kuzey Irak'ta bağımsız Kürdistan yolunda çok önemli adımlar atılmış olmasının Türkiye'deki Kürt kökenli vatandaşları etkilememesi mümkün değildir. Aynı şekilde, Türkiye'de Kürt sorununa bağlı her gelişme Kuzey Irak'taki Kürtleri etkileyecektir.Son 20 yıldır yaşananların unutulması, kötü anılar olarak geçmişte bırakılması ve Türkiye'nin geleceğinde bütün vatandaşlara umut verecek bir "güven" ortamının sağlanması ancak tutarlı politikalarla mümkün olabilir.Böyle bir politik bütünlüğe sahip olmayan Ankara'da, atılan her adımın karşılığında geriye doğru bir adım atmak üzerine bir denge sistemi kurulmuş durumda.Böyle bir denge sisteminde herhangi bir ilerleme sağlanamaz ve içeride de dışarıda da güvene dayalı bir "değişim" umudu yaratılamaz.Bu denge kilitlemesi sürekli olarak PKK'nın lehine çalışan bir zaman kaybına yol açıyor. Ankara bu konuda tam teşhis koymadığı sürece de tutarlı bir politika geliştiremez.Bir adım ileri, bir adım geri!* Terörle Mücadele Yasası'na zaten gerek olmadığını, Türk Ceza Yasası'nda burada belirtilen bütün suçların tanımlandığını hukukçular en başından beri anlatıyor.Buna rağmen belli şikâyetleri gidermek için yeni bir yasa taslağı hazırlandı. Taslağın getirdiği en önemli yenilik ise terör örgütü mensupları için sürekli olarak işleyebilecek "etkin pişmanlık" sistemiydi.* Bu, önemli bir siyasi karardır. Teknik ya da kuru hukuksal kanaatlerle ilgili bir karar değildir. Düşünmeden alınacak bir karar hiç değildir.Hükümet böyle bir hükmü taslağa koyarak sürekli bir pişmanlık sistemi yaratılmasından yana olduğunu göstermiştir. Ancak gelen tepkiler üzerine bu kararın arkasında duramamıştır. CHP'nin olayı sadece Öcalan'ın durumuna bağlaması da tam bir dezenformasyon operasyonu olmuştur.* Hükümet bu tepkilerin karşısında çıkıp, ne düşündüğünü açık olarak anlatamamıştır. Ankara tutarlı, açık, dürüst ve güven verici bir ana politika belirlemediği sürece bugünkü kısır döngünün içinden çıkmak zordan öte, imkânsızdır.

Devamını Oku

Pişmanlığa hayır demek...

27 Nisan 2006

Terörle Mücadele Yasası'na ilk taslağında yer almayan "terör örgütü kurucu, yönetici ve üyelerine bir defaya mahsus olmak üzere etkin pişmanlık" maddesi eklendi. Bu maddeye göre örgüt hakkında bilgi vermek koşuluyla söz konusu kişilerin cezalarında 1/3 ile 3/4 oranlarında indirim yapılabilecek.Tasarı komisyonda görüşüldüğü sırada CHP'li üyelerin bir itirazı olmadı. Ancak dün CHP Genel Başkanı çıktı ve bu maddenin Abdullah Öcalan için bir tür af olduğunu iddia etti.* Hukukçular ve Hükümet Öcalan'ın ağırlaştırılmış müebbet cezasının bu madde ile ilgisi olmadığını, dolayısıyla Öcalan'ın bu indirimden yararlanamayacağını söylüyor.Öcalan'ın bu "etkin pişmanlık"tan yararlanabilmesi için yeniden yargılanması ve başka maddelerden hüküm giymesi gerekiyor.Yine hukukçulara göre böyle bir sürecin açılması fazlasıyla zorlama olur.* Burada Öcalan'ın durumundan daha önemli olan, PKK yöneticilerine yeni bir "pişmanlık" yolu açılmış olmasıdır.Bu maddenin "lehte" yorumlanması, öldürme suçu işlememiş örgüt üyelerinin çok kısa hapis cezaları ile kurtulması anlamına gelebilir. Hukukçular yine bunun bir yorum meselesi olduğunu, yargı kararlarıyla belli bir aşamaya gelinebileceğini söylüyorlar.Çıkış yolu kapatılırsaMadde ile ilgili son müdahale ise Milli Savunma Bakanlığı'ndan gelmiş ve komisyondaki Bakanlık temsilcisi bu maddenin ilk taslakta olmadığı söyleyerek, metinden çıkartılmasını istemiştir.Bu taleple birlikte CHP'nin çıkardığı "Öcalan kurtulacak" yaygarasının ötesinde bir durum ortaya çıkmıştır. O da Silahlı Kuvvetler'in bu tür bir pişmanlık yasasına tümüyle karşı olmasıdır.Ve konu, önemli bir siyasi bakış farkının bir kez daha kendini göstermesine yol açmıştır. Maddeye gösterilen tepkinin ardında "kesinlikle en küçük bir yumuşama gösterilemez, pişmanlık dahi kabul edilemez" görüşü bulunmaktadır.Bugüne kadar 30 bin evden cenaze çıktı. Milyonlarca insanın yüreği sızladı, gözyaşları döküldü. Hâlâ cenazeler çıkıyor, hâlâ gözyaşı dökülüyor.Bu durumu sona erdirmenin bir tek yolu vardır:Önce PKK süresiz silah bıraktığını ilan eder, dağdakilerin inmesini sağlar, sonra da kimsenin vicdanını rahatsız etmeyecek bir "etkin pişmanlık" sistemi işletilir.Bunun yollarının tıkanmasının şu gün için tek anlamı, kan dökülmeye devam edilmesi, kan dökmek isteyenlerin etkinliklerinin sürmesi olacaktır.Şu anda bunların etkisi altındaki insanlar için bütün "çıkış" yollarının kapanmasının sonuçlarını herkes çok iyi hesap etmek zorundadır.

Devamını Oku

Solun geleceği

26 Nisan 2006

Önce yakınımızdaki tabloya bakalım...Avrupa'da şu ülkelerde sol hükümetler iş başında: İtalya, İngiltere, İsveç, İspanya, Portekiz, Macaristan, Litvanya, Çek Cumhuriyeti.Sol partiler Almanya, Belçika, Finlandiya, Lüksemburg ve Kıbrıs Rum Cumhuriyeti'nde de merkez sağ partilerle koalisyon yaparak iktidarı paylaşıyor.2007 yılında Fransa'da yapılacak olan başkanlık seçiminin en güçlü aday adayı Fransız Sosyalist Partisi'nin önemli isimlerinden Sègoléne Royal'dir. Fransa'daki yarı başkanlık sistemi dolayısıyla, eğer tahminler doğru çıkarsa Sosyalist Parti iktidarı paylaşma konumuna gelecek.İngiltere'de Blair'e yönelik eleştiriler hem partisinin içinden hem de dışından oldukça yoğun. Blair ilk kongrede yerini terk edecek ve İngiliz İşçi Partisi'nin yenilenmesine imkân verecektir. İngiliz sol çevreleri uzun iktidarı dolayısıyla yaşadığı yıpranma sürecinden çıkması için bu partinin bütün politikalarını şimdiden tartışmakta, program ve hedef açısından değişimin temellerini atmak için yoğun çaba göstermektedir.İtalya'da kılpayıyla da olsa sol ittifakın seçimi kazanmış olması, genel olarak Avrupa Birliği için de yeni bir rüzgâr anlamına gelmektedir.***Avrupa'da solun durumunun bu kısa özetini yaptıktan sonra bakışlarımızı içeriye çevirebiliriz. Yapılacak ilk seçimde CHP'nin oy oranının yüzde 20'yi aşması büyük başarı olacaktır. Diğer bütün sol partilerin muhtemel oy oranları da eklendiğinde yüzde 25'e ulaşılması bile zor görünüyor.Avrupa'nın hemen bütün ülkelerinde, Orta ve Doğu Avrupa dahil sol ve sağ partiler birbirlerinin alternatifi durumunda. Her ülkede biri iktidar diğeri ana muhalefet ya da ortak konumunda. Türkiye'de ise sağın alternatifi yine sağ oldu.CHP'nin önümüzdeki seçim öncesinde tek hedefi yüzde 20'lik oyunu korumak olacaktır. Oysa radikal sağ söylemde önemli paralellikler kurmuş olan MHP-DYP-ANAP üçlüsünün alacağı toplam oy CHP'nin oyunu rahatlıkla geçecektir.Türkiye'de solun gerçekten iktidar alternatifi olma yollarını araştıranlar en azından CHP'nin içinde ve başında değil.Türk demokrasisinin temel sakatlıklarından biri budur ve henüz bir çözüm de görünmüyor. CHP bütün sol potansiyeli kucaklamak ve gerçekten iktidar alternatifi olmak niyetinde olmadığı sürece de çözüm bulunamayacak, bir sağ parti gidecek yerine başka bir sağ parti gelecektir. Bu da sürekli olarak rejim tartışması içinde yaşayacağımız anlamına geliyor.

Devamını Oku