Bu yol seçime çıkar

17 Nisan 2006

Hükümet bütün önemli sorunlar karşısında tam anlamıyla "donup kalmış" görüntüsü veriyor.En önemli meseleler belli: Kürt sorunu ve terör, Avrupa Birliği yolunda ilerleme sağlanması, ekonomi yönetiminde kararlılık.* "Donup kalma" durumunun altında temel alanlardaki "kafa karışıklığı" yatıyor. Başbakan'ın Kürt meselesi ve son gelişmelerle ilgili olarak bir söylediği diğer söylediğini tutmuyor. Bu, esasa dair vizyon eksikliğinden kaynaklanıyor.* "Donma"nın ikinci kaynağı da kadro yetersizliği. Hükümet, Dışişleri Bakanlığı, Silahlı Kuvvetler ve YÖK dışında bütün kilit noktalara kendine yakın hissettiği kişileri getirdi. Bunların önemli bölümünde de hem deneyim hem de birikim olmadığı her olayda ortaya çıkıyor. Bu durumu kendileri de görüyor, en azından hissediyor. Bu nedenle de Başbakan sinirli ve azarlayıcı üslubunu yükseltiyor.Sandık ortaya konursaBugün içinde bulunulan durumun bir sonraki aşaması "çaresizlik"tir. Ve eğer böyle büyük çoğunluk karşısında bir hükümet "çaresizlik" görüntüsü vermeye başlarsa, boş bıraktığı bütün alanlar "doldurulmaya" başlanır. O zaman da, son otuz yıldır yaşadığımız siyasi krizlerden bir başkasıyla daha karşı karşıya kalırız. Bunun anlamı da yine ekonomik krizin kapıya gelmesi, Kürt sorununun daha da içinden çıkılmaz bir kaos haline sürüklenmesi ve Avrupa Birliği yolunun kapanmasıdır.* Şu an yaşanan siyasi tıkanıklığı gidermek için yine en sağlıklı yol sandığın ortaya konulması olacaktır. Sandık ortaya çıktığı zaman, sadece "laf oturtma" dönemi sona erer. İktidara aday olanlar karınlarından konuşmayı bırakır.Sandık ortaya çıktığı zaman herkes Kürt sorunu ve terör konusunda düşündüğü çözümü söyleyecektir. Herkes Avrupa Birliği konusunda açık tavrını gösterecektir. Herkes ekonomik gelişmeye ilişkin öneri getirecektir.Artık köy kahvelerindeki boş atıp dolu tutturma döneminde değiliz. Bu sayede artık insanlar boş lafların ötesine geçmek istiyor.AKP hükümetinin iki yıl daha bugünkü tıkanıklık içinde yürümeyi göze almasının maliyeti herkes açısından büyük olacaktır.Buna karşılık sandığın ortaya çıkması başka bir rahatlık getirecektir. Çünkü Türk halkı sandığı kullanmayı ve iyi kullanmayı öğrendi.

Devamını Oku

Sezer'e saldırılar

16 Nisan 2006

Bir süredir AKP'nin üst yönetimi ve partiye yakın yayın organları sürekli olarak Cumhurbaşkanı Sezer'e sert tepkiler yöneltiyor. Bunların nedeni Sezer'in geçen hafta "laiklik" konusunda yaptığı açık uyarılardır.Sezer'in söylediği çok açıktı: Laik düzeni zedeleyen bazı uygulamalar vardır; dinsel unsurları inanç dünyasının ötesine geçerek toplumu değiştirmekte kullanma çabaları görülüyor ve de bunların engellenmesi için bazı kısıtlamalar konulabilir.Cumhurbaşkanı tek tek örnek vermedi. Ama bunları tahmin etmek zor değil. Kaygıların başında atamaların geldiği Sezer'in icraatlarından zaten anlaşılıyor. Cumhurbaşkanı, devletin üst kademelerinde laiklik konusunda net olmayan ya da önceki siyasal faaliyetlerinden dolayı bu konuda kuşkulara yol açmış kişilerin yer almaması konusunda çok duyarlı davranıyor.Hükümet katında ya da bazı yerel yönetimlerde örneğin "içki gettoları" yaratılmasının ya da cami yaptırma konusunda ihtiyaçların ötesine geçen ısrarların ortaya çıkmasının da toplumun büyük kesimi gibi Cumhurbaşkanı tarafından yakından izlendiği ortada.Üslubun altındaki gerginlikGeçen hafta Yeni Şafak Gazetesi Sezer'in şu cümlesini gazetenin en tepesine yerleştirdi: "Dinin, bireyin manevi yaşamını aşarak, toplumsal yaşamı etkilemesine izin verilemez; bireyin inanç ve ibadet yaşamına, kamu düzenini, güvenini ve çıkarlarını korumak amacıyla sınırlamalar konulabilir."Gazetenin bu söz üzerine attığı başlık da şuydu: "Gücün yetmez Ahmet Bey." Cumhurbaşkanı'na karşı bu tarz bir "meydan okuma" üslubunun kullanılması, bir kesimdeki rahatsızlığı gösteriyor. Ayrıca şunu da gösteriyor ki, Cumhurbaşkanı bazı kaygılarında haklı. Çünkü bu saldırı tarzından da anlaşılan, Sezer'in sözü açık olmasına rağmen, ancak bazı "kemirme" hayalleri içinde olanların fazlasıyla tedirgin olduğudur.Başbakan katından başlayarak iktidarın en tepelerinde bir süredir görülen "milliyetçi muhafazakâr" üslubun derinleşmesi de AKP'nin birçok vaadi ya da sunduğu projelerle tümüyle çelişiyor. PKK sayesinde toplumda yaratılmış olan kuvvetli bir milliyetçi dalganın içinden dinsel unsurlar da bol miktarda kullanılır oldu. Bu milliyetçi-muhafazakâr yarışta AKP'nin öne geçme çabası ve kafa karışıklıkları herkesin, Batı'nın da dikkatini çekiyor.Sezer'in uyarılarına bu açıdan bakıldığı zaman, dikkat çekmek istediği tehlikelerin gözümüzün önünde olduğunu da görebiliriz.

Devamını Oku

Karşılıklı-lık

15 Nisan 2006

Öğrencilerinden biri Konfüçyüs'e sordu: "Üstat, sık sık seçkin insanın karşılıklı davranması gerektiğini söylüyorsunuz. Biraz açar mısınız?"Konfüçyüs cevap verdi: "Seçkin insan üç alanda karşılıklı davranmaktan vazgeçmemelidir.* İnsanın bir efendisi varsa ve ona doğru dürüst hizmet vermiyor, buna karşılık kendi hizmetçisinden hizmet bekliyorsa karşılıklılık ilkesini çiğniyordur.* Kim ki atasına, anasına gereken saygıyı göstermiyor, buna karşılık kendi oğullarından saygı bekliyorsa o da karşılıklılık kuralına aykırı davranıyordur.* Bir insan ki, ağabeyini saymıyor ama küçük kardeşinden tam itaat bekliyorsa, o da karşılıklı davranamıyordur. Seçkin insan hep karşılıklı davranış ilkesine uyar."Öğrencisi sordu: "Seçkin insanın, karşılıklı davranma kuralı dışında başka hangi kurallara tam olarak uyması gerekir?"Konfüçyüs cevap verdi: "Seçkin insan, gözden hiçbir zaman uzak tutulmaması gereken üç temel bilgiye sahiptir. Bunlar şunlardır:* Kim gençliğinde öğrenmezse, yaşlılıkta hiçbir bilgisi olamaz.* Kim yaşlılığında öğretmezse, ölümünden sonra hiçbir anı bırakmaz.* Kim hali vakti yerindeyken kimseye bir şey vermezse, yoksulluğunda ona yardım edecek kimse olmaz.Seçkin kişi gençliğinde yetişkin olacağı zamanı, yaşlanacağı zamanı düşünür ve onun için daha çok öğrenmeye çalışır. Yaşlılıkta öleceği zamanı düşünür ve kendini öğretmeye verir. Hali vakti yerindeyken yoksulluğu hiç aklından çıkarmaz ve her fırsatta yoksullara iyilik eder."***Öğrencisi adam olmanın ne olduğunu sordu. Konfüçyüs şöyle dedi:"En kısa anlatımıyla adamlık, kendi kendisini yenmek ve güzelliğin kanunlarına yöneltmektir. İnsan, adamlığa böyle yönelir. Adamlığa erişmek her insanın kendi elindedir, asla başkalarının elinde değildir."Öğrencisi, ayrıntıları açıklamasını istedi. Üstat şu cevabı verdi:"Güzellik kanununa uymayan hiçbir şeye bakmam... Güzellik kanununa uymayan hiçbir şeyi dinlemem... Güzellik kanununa uymayan hiçbir sözü söylemem... Güzellik amacına uygun olmayan hiçbir şeyi yapmam..."Öğrencisi de şöyle dedi: "Kendimi ne kadar zayıf hissetsem de, ben de bu sözlerinize uygun davranmaya çalışacağım..."***Konfüçyüs "Yüce kişinin kederi ve korkusu yoktur" deyince öğrencisi, "Demek ki kedersiz ve korkusuz olmak yüce kişi olmak demektir" diye cevap verdi. "Hayır" dedi Konfüçyüs, "Doğrusu şu: Eğer bir insan kendi içini yoklar ve orada kötü bir şey görmezse, neden kederlensin, neden korksun!"

Devamını Oku

Daha çok var

14 Nisan 2006

Türkiye'nin zihniyet devrimini gerçekleştirmesine daha çok var. Bunu yabancılar söylediği zaman ayaklanıyoruz, "haddinizi bilin" diye bağırıyoruz.Ama gerçek zihniyet devrimine nasıl ihtiyaç duyduğumuzu her gün, her olayda görüyoruz.Türkiye'nin en yoğun bölgesine, İstanbul'un yanı başına birileri zehirli atık varilleri gömüyor. Türkiye'yi zehirliyor, insanların başına gelecekleri umursamıyor. Bırakın doğaya, çevreye saygı gibi kavramları, o bölgede yaşayanların zehirlenmesine aldırmıyor.Bu aldırmazlığın bir yanında insanlık düşmanı zihniyet var. Bu, küçük çıkarlar için kendi insanlarını, kendi ülkesini feda edebilen zihniyettir.Ortaya çıktı ki zehirli variller yıllardır o bölgeye gömülüyormuş. Bunu orada yaşayanların, oradaki yerel yöneticilerin bilmemesi mümkün mü?Peki yıllardır bu cinayete nasıl göz yumuldu? Bu sorunun cevabını herkes bilir, ama kimse yüksek sesle söylemez. O varilleri oraya gömenlerin, "birilerinin" susmalarını, görmezden gelmelerini sağladığı bellidir. Bunun nasıl sağlandığı, hangi "imkânların" kullanıldığı da bellidir.Zehirli varillerin kimler tarafından gömüldüğünü Bakanlık biliyor. Biliyor ama söylemiyor. Gerekçe "yargıya intikal ettirilmiştir" şeklindeki en özlü "memur" gerekçesi...Ya çevreciler?Türkiye'de çevreyle ilgili çeşitli sivil toplum örgütleri bulunuyor. Zaman zaman gösterişli etkinliklerle varlıklarını hatırlatıyorlar. Çevreci örgütler var, kendilerine "yeşil" diyenler var.* Bu örgütlerden herhangi birinin bölgeye üyelerini gönderdiğini, memurca araştırmaların ötesinde bilgilere ulaştığını duymadık. Bölge halkını, hatta İstanbul halkını karşı karşıya bulunduğu tehlikeye karşı uyaran kitlesel herhangi bir gösteri yapıldığını da duymadık.Bu tür "sivil" örgütlerin varlık nedenlerinden biri sorunların yargının ve bürokrasinin çarkları içinde ufalanmasını önlemektir.Yani bu örgütlerin, hangi kuruluşların, Bakan'ın söz ettiği hangi önemli kişilerin İstanbul'u zehirlediğini açıklamış olması gerekirdi.Bu kuruluşlar hangileriyse, ürünlerinin satın alınmaması için bütün ülkede boykot uygulamalıydı.Dünyanın uygar bütün bölgelerinde bunlar böyle yaşanıyor. İnsanlar böyle bilinçleniyor, çevreye saygıya böyle zorlanıyor. Ama Türkiye'de bunların hiçbiri olmadı.Zihniyet devriminin ne olduğunu ve ne olmadığını hep birlikte bir kez daha gördük.

Devamını Oku

Tehlike bir değil

13 Nisan 2006

İran yönetimi nükleer araştırmalarında en önemli adımı attığı için bayram yapıyor. Onlarla birlikte kuşkusuz "Müslüman dünya"nın bir kesimi de bayram yapıyordur.Sonunda Batı'nın ve ABD'nin karşısına daha güçlü olarak dikilmiş bir "İslam cumhuriyeti" ortaya çıkmış oluyor.İran'ın radikal yöneticileri daha önce de eğer bir Amerikan askeri operasyonuyla karşı karşıya kalırlarsa, buna bütün Batı'yı hedef alacak şekilde karşılık vereceklerini açıklamışlardı.İran'ın fanatik yöneticilerinin elinde nükleer silah bulunmasının dünya için yarattığı tehlike ortada. Bu fanatiklerin dünyaya bakışı "din adına şehit olmak" çevçevesinde oluştuğu için başkalarının hayatlarının onlar açısından fazla bir önemi yoktur. Dolayısıyla yine kendi dinleri adına yaptıkları silahlı eylemlerde on ya da on bin ya da yüz bin masum insanın hayatını kaybetmesine üzülecek değillerdir. Bunu da açıkça söylemişlerdir.Dünyayı tehdit eden tehlikenin bir yanında İranlı, Afganistanlı ya da başka bir Müslüman ülkede yuvalanmış fanatikler varsa diğer yanında da Bush var.Ne pahasına olursa olsunBush yönetiminin politikaları dünyanın bizim sınırlarımızın doğusunda yer alan bölgesini yangın alanına çevirdi. Yangın azalacak yerde, aynı politikalarda ısrar edilmesi nedeniyle daha da büyüyor. Bu yangın devam ettikçe Türkiye'nin durumu giderek daha da hassas hale geliyor. Bush yönetimi, kendi politikaları için Türkiye'yi daha etkili kullanmak istiyor, diğerleri de Türkiye'nin halkı Müslüman bir ülke olarak kendi yanlarında olmasını bekliyor.Bu aşırı hassas dengenin içinden çıkabilmek, Türk halkının bu yangından zarar görmemesini sağlamak için Ankara'da gerçekten "vizyonu" olan bir yönetime ihtiyaç var.Şu anda Ankara'daki yönetimin, ormanın bütününü görebileceğine ve buna göre sağlam bir politik çizgi belirleyebileceğine ilişkin kuşkular az değil."Dini bütün" Bush ve ekibiyle yine "dini bütün" Ahmedinecad ve destekçilerinin arasında kalmamak, Bu yangının Türkiye'ye bulaşmamasını sağlamak için önyargılardan sıyrılmış olmak gerekir.Bush'u tehlike olarak görüp Ahmedinecad'ı görmeyen ve bunun tersini düşünenler de bizim içimizdeki tehlikelerdir.Ankara bütün bunların üzerine çıkmak ve ne pahasına olursa olsun Türkiye'yi yangının dışında tutmak zorundadır.

Devamını Oku

İstanbul'un kurtuluşu

13 Nisan 2006

İstanbul'un dünyanın en önemli, en ilginç, en büyük tarih mirasını içeren kentlerinden biri olduğuna kuşku yok. Kentin bugünkü durumu da belli.Ama İstanbul kurtulacak. Ve yine bizim karar verip uygulamamızla ya da İstanbul sevgimiz sayesinde değil.Yine dünyaya ayıp olmasın, dünya bizi beceriksiz ve aptal bulmasın diye İstanbul kurtulacak. Böylesine bir tarih ve kültür mirasının üzerinde oturup da o mirası nasıl bu hale getirdiğimize şaşıran dünyaya ayıp olmasın diye İstanbul'u kurtaracağız.İstanbul, Avrupa Birliği tarafından 2010 yılının kültür başkentlerinden biri olarak belirlendi. İşte İstanbul'un kurtuluşu bu kararla başlamış oldu. Bu kararı verecek olan heyete kapsamlı bir dosya sunulmuş, şunları şunları yapacağız diye söz verilmiş, onlar da bu sözün yerine getirileceğine inanıp İstanbul'u "kültür başkenti" olarak belirlemiş...Ya inanmasalardı; her zamanki gibi, örneğin olimpiyatlar konusunda yaptığımız gibi yapacağımızı düşünselerdi? Seçmeyeceklerdi ve İstanbul bugünkü haliyle devam edip gidecekti.Keşke sorsalardı... Seçmeselerdi, o dosyalar, o projeler daha önceki dosyaların, projelerin yığıldığı raflara kaldırılacak ve konu unutulup gidecekti.Kendi kendimize yapamadığımızı Avrupa sayesinde yapacağız.Gerçi Avrupa bize şimdiye kadar "Yahu kazdığınız bir yolu nasıl bir yıl o halde bırakırsınız" diye sormadı. Ayrıca "her yıl yeniden yaptığınız halde nasıl hâlâ bu kadar çarpık çurpuk yapıyorsunuz" diye de sormadı. Keşke sorsalardı, belki yine onlara ayıp olmasın diye bu işleri de düzeltirdik.Kültür başkenti seçecek heyete sunulan dosyadan anlaşıldığına göre biz bütün yapmadıklarımızı ve yanlış yaptıklarımızı biliyormuşuz... Biliyormuşuz ama yapmıyormuşuz... Niye yapmıyormuşuz?Bu sorunun cevabını vermek kolay değil. Herkes birbirini suçlayacak, sonuçta cevap ortada kalacak.Avrupa Birliği'nin en kısa zamanda "en düzgün trafik", "en düzgün asfalt", "en düzgün kaldırım" gibi ödüller koymasını da beklemek zorundayız.Umarız yakın zamanda konulur, İstanbul'u yönetenler bunlara da talip olur ve kazanır.İstanbul büyük olasılıkla kurtulacak, ama yine bizim irademizle, bilincimizle, aklımızla değil, Avrupa'ya ayıp olmasın diye...Buna da şükür.

Devamını Oku

Yanlış polemik

12 Nisan 2006

Başbakan Tayyip Erdoğan bir süredir, CHP Genel Başkanı Baykal'a cevap verirken 1991 seçimlerini hatırlatıyor.Bu seçimde SHP listelerinde DEP yöneticileri yer almış ve bu yolla Meclis'e girmişlerdi. Daha sonra ise milletvekili yemin töreninden başlayarak DEP'liler anlamsız gösteri ve provokasyonlara yönelmiş, sonra da polis marifetiyle Meclis kapısından götürülmüşlerdi.Dönemin Başbakanı Tansu Çiller olayların üzerine körükle gitmişti. SHP yönetimi de gelişmelere hakim olamamış ve sonuç tam bir siyasi rezalete dönüşmüştü.* O dönemin olaylarıyla ilgili olarak tek suçlanamayacak olanlar DEP'lilerin Meclis'e girmelerini sağlayan SHP yöneticileridir. SHP'nin o tavrı Kürt sorununun, sokakta ya da silahların gölgesinde değil Meclis'te konuşulmasını sağlayacak önemli bir adımdı. Bunu dönemin DEP'lileri de değerlendiremedi, Çiller ve benzeri siyasiler de değerlendiremedi ve her şey bir kez daha tersine döndü.Bu üslup terk edilmeliErdoğan Güneydoğu'daki son olaylarla ilgili olarak Baykal'ın eleştirilerini yanıtlarken o defteri açıyor ve Baykal'ı "teröristleri Meclis'e taşımakla", en azından aynı partide yer almakla suçluyor.Şu andaki tartışmayı tekrar bu noktalara, üstelik bu üslupla ve batağa saplanmış bir anlayışla götürmek sorunlara ancak olumsuz katkı sağlar.* Kürt sorunu kısır polemikler, aba altından sopa göstermeler, "asıl sen ihanet ettin" saçmalıklarıyla yönetilebilecek bir sorun değildir.1991 yılında SHP büyük bir siyasi cesaret göstermiş ve kürtler adına siyaset yaptıklarını iddia edenleri "asıl masa"ya, Meclis'e getirmiş, "Buyurun burada konuşun" demiştir. SHP'nin bu siyasi cesaretinin önemini o sırada etkili olan politikacılar anlamadılar, ama bugün sorumlu olanlar anlamak zorundadır.Yanlış üzerine kurulmuş ve kısır laf oturtmalardan öteye anlam taşımayan polemiklerin terk edilmesi şarttır. Bugün Ankara'da yine tırmanan tartışma ve itişme üslubu asıl meseleleri tekrar tıkanma aşamasına getirir.15 yıl önce atılmış doğru adımı yanlış, yanlışları doğru zannetmekle de sürekli geriye gidilir.* Bu yanlışların tümünün de öncelikle PKK'nın bugünkü politikasına yaradığını görmemek için herhalde Ankara'da olmak gerekiyor.

Devamını Oku

Unuttular

11 Nisan 2006

Ankara'nın birkaç konuyla birden ilgilenme yeteneği bulunmuyor. Gündem değişiyor, Ankara o yeni tek gündem maddesine dönüyor. Bu yapı yıllardır değişmedi, değişeceğe de benzemiyor.Konu Avrupa Birliği'dir. Ve Ankara konuyu unutmuştur. Bu eleştiri yöneltildiğinde "şu kadar heyet gitti, şu kadar toplantı yapıldı" cevabı geliyor. Ama Avrupa Birliği kaynakları Brüksel'e gelip giden kalabalık heyetlerle herhangi bir gelişme sağlanamadığını, her konuda aldıkları cevabın "Ankara'da asıl yetkililere ileteceğiz" olduğunu belirtiyor.Ankara'nın Avrupa Birliği'ni unuttuğunun son kanıtı, yapılmayan çeşitli düzenlemeler nedeniyle geçen yıl Türkiye'nin kullanabileceği 1 milyar euro tutarındaki "mali işbirliği desteği"nin el sürülmeden AB kasasına geri dönmesidir.Henüz bu konuda açıklama yapılmadı, ancak önümüzdeki günlerde Avrupa Birliği, Türkiye'nin içinde bulunduğu hareketsizliğin altını çizerek bu kaynağın ve diğer proje destek fonlarının durdurulduğunu açıklayacaktır.Ankara ne yapıyor?Avrupa Birliği projesi, Türkiye'nin acilen ihtiyaç duyduğu siyasi, hukuki ve toplumsal reformların toplamını ifade ediyor. Bu durum değişmedi. Üstelik son çalkantılar; gerek toplumsal olaylar gerekse ekonomik beklentiler bu proje yolunda daha hızlı ilerlenmesi gereğini tekrar tekrar gösteriyor.Ekonomide sıkıntı yaşanmaya devam ediyor, gençler hâlâ işsiz, çünkü Türkiye'nin AB yolunda ilerlemeyi durdurmuş olduğunu dünya görüyor, izliyor.* Avrupa Birliği projesi Kürt sorunu dahil birçok toplumsal sorun için de değişim umutları içeriyor. Ve Ankara'nın bu projeyi unutmasının sonuçları ülkenin en ucunda da görülmektedir.* Avrupa Birliği projesi, ülkenin büyük çoğunluğunu birleştiren, aynı hedef üzerinde anlaşmalarını sağlayan bir "imkân"dır.* Avrupa Birliği projesi bütün ülke için daha iyi bir gelecek umudunun adıydı. Hâlâ da ülkenin büyük çoğunluğu için aynı anlamı taşıyor. Ankara ise bunu görmüyor ve bu umut projesini toplumsal sorunlar karşısında kullanamıyor.Ankara'nın bu unutkanlığının kasıtlı olması olasılığını ise hiç akla getirmemek gerek. Eğer kasıtlı bir "boşverme" durumuyla karşı karşıyaysak bütün sorunların bundan sonra daha da ağırlaşmasına hazır olmalıyız.

Devamını Oku