Tehlikeli dönemeç

31 Mart 2006

PKK kitlesel terörü tırmandırmaya sadece Güneydoğu'da değil batıdaki büyük kentlerde de devam ediyor. Bu tırmanmanın "karşılığı" da gelmeye başladı, Ankara'da "solcu" partilerin binalarına bomba atıldı."Eş kardeşler" böylece Türkiye'yi tekrar savaş alanına dönüştürme amacında işbirliği haline geçti.Aynı anda da yeni yasalar talebi tekrar ortaya çıktı. Bu da yeni değil. 11 Eylül saldırılarının ardından Batı'daki terörle mücadele yasaları konusunda sürekli yanlış bilgiler veriliyor ve kafalar karıştırılıyor.Böylece Türkiye tehlikeli dönemece bir kez daha getirildi. PKK ve onun denetimindeki yasal örgütler önemli bir kitlesel kalkışma provasını gerçekleştirdiler.Bu kalkışmanın arkasının gelmesi beklenmelidir. Şu anda Kürt kökenli vatandaşlarımız adına siyaset yaptığını söyleyenlerin tavırları, gerilimin daha da tırmandırılacağının işaretlerini veriyor.Bu yolun ucunda demokratik ve gelişmiş bir Türkiye değil, kanlı bir ayrılık senaryosu bulunmaktadır. Bu senaryoyu uygulamaya koyanlar karşı yönden gelecek kitlesel tepkileri de göze almış olmalılar. Kurdukları kanlı oyunun boyutlarının nereye ulaşacağını kimse öngöremez.Kan döküldükçe...Bu senaryoda Türkiye'de tekrar insan haklarının askıya alınması, olağanüstü hal uygulamalarına geçilmesi, demokratik sürecin kesintiye uğraması da bulunuyor.* Bu tür senaryolarla sonuç alınamayacağının son örneği milliyetçi Bask örgütü ETA'nın süresiz ateşkes ilan etmesidir. İspanya'da merkezi yönetimin bu konuda uyguladığı mantıklı ve gerçekçi politikaların büyük etkisi olmuştur. Diğer yanda da Basklar adına ve terör dışında politikalar geliştirebilen çevreler bulunuyor. İletişimin bu şekilde kurulmuş olmasıyla silahların susması sağlandı. İspanya hükümeti içerden sert muhalefetle karşılaşmış olmasına rağmen asıl amaç olan silahların susması yolundaki siyasetini sürdürebildi.* Türkiye'de ise Kürt kesiminde akıllı siyaset yürütebilecek sesler duyulmuyor. Yükselen tek tük sesleri de PKK korkutarak, cinayet işleyerek susturuyor.Türkiye'yi bu tehlikeli dönemeçten çıkaracak akıl yollarını birlikte bulmak için hâlâ zaman vardır. Ama her dökülen kan bu zamanı fazlasıyla kısaltıyor.

Devamını Oku

Araplar ve Erdoğan

31 Mart 2006

Başbakan Tayyip Erdoğan, Sudan'da yapılan Arap Birliği Zirvesine katıldı. Toplantı Kur'an okunarak açıldı. Bu da çok doğal. Toplantıya katılan Arap ülkelerinin hemen tümü "şeriat" ile yönetiliyor. Resmen şeriat ile yönetilmeyen Arap ülkelerinde de, hem özel hem kamusal hayatta dinin ağırlığı çok fazla. Bu ülkelerin herhangi birini bizim anladığımız anlamda "laik" diye nitelemek mümkün değil. Zaten hiçbiri de kendini laik olarak tanımlamıyor.Bu ülkelerin liderlerinden çoğu Batı'da katıldıkları toplantılarda da söz aldıkları zaman önce "besmele" çekiyorlar. Bu da doğal. Bu şekilde ülkelerinin konumunu belirliyorlar.* Tayyip Erdoğan'ın da havaya girip konuşmasına "besmele" ile başlaması ise doğal değil. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti'nin hiçbir Başbakanı, katıldığı resmi toplantılarda konuşmasına "besmele" ile başlamış değildir. Belki bir tek Erbakan'ın, kısa başbakanlığı döneminde böyle bir uygulaması olmuştur.Eğer Tayyip Erdoğan Arap liderlere Türkiye ile ve kendisiyle ilgili bir mesaj vermek istediyse uyguladığı yöntem pek tartışmalıdır.Mesaj kime?..Öncelikle Türkiye bir Arap ülkesi değildir. Türkiye Cumhuriyeti, kurulduğu günden itibaren de Arap dünyası ile kader birliği içinde olmamıştır. Yine o günden beri toplumsal düzenini, hukuksal ve siyasi sistemini bambaşka bir çizgide düzenlemiş, kurumlaştırmıştır.Bunu o toplantıya katılan bütün Arap liderler bilir. Ve aralarındaki bölgenin "makus talihi"nin dışına çıkmak isteyenler için Türkiye bir modeldir. Dolayısıyla Erdoğan'ın konuşmasına "besmele" ile başlamasının bu açıdan Arap dünyası gözünde bir anlamı olmaz.Eğer Erdoğan, son zamanlarda birçok gözlemcinin kuşkulandığı gibi "İslam dünyasının liderliği" gibi bir rüya görüyor ve o jesti bu amaçla yapıyorsa, yine yanılgı içindedir. İslam dünyasının lideri olmak, özellikle bugünkü koşullarda Erdoğan'a düşmeyeceği gibi Türkiye'nin de özleyeceği bir konum değildir.Erdoğan bu jesti Arap liderlerine "ben size bu kadar yakınım" mesajı vermek için yaptıysa bunun da bir önemi yoktur. Çünkü o liderler Türkiye'yi tanır.O zaman geriye son bir ihtimal kalıyor. Bu da "içeriye" mesaj verdiği ihtimalidir. Bu da mümkündür. Başbakan bazı mesajları Türkiye içinde veremez. Anlaşılan kendisini Arap Birliği Zirvesinde rahat hissetmiş ve bu imkândan faydalanıp içerde kendisini eleştiren radikal İslamcı çevrelere "ben değişmedim" mesajı vermiştir.Başbakan Erdoğan siyasette nispeten çok yenidir. Bu tür oyunların, gösterilerin faydası olmadığını kendisi de görecektir. İnşallah görecektir.

Devamını Oku

Şiddet ekip şiddet biçmek

29 Mart 2006

Güneydoğu'da birkaç gündür olanlar, birilerinin aklın yoluna girmemekte ısrar ettiğini gösteriyor.Nevruz'la birlikte yeni bir "tırmanma" başlatıldı. Öcalan posterlerinin boyları daha da büyüdü, çoğaldı ve mesajı okundu. Bu tırmanmanın arkasının gelmesi bekleniyordu. Ve bunun için dağda güvenlik güçleriyle girdikleri çatışmada öldürülen PKK'lıların cenazeleri seçildi. Bu da PKK'nın bundan sonraki stratejisini ortaya koymaktadır.Türkiye güç bir demokrasi süreci yaşadı. Bu sürece katkıda bulunmak yerine tam tersine şiddetin egemen olmasını tercih eden PKK ve destekçilerinin demokratik süreci geciktirme peşinde olduğu görünüyor.* İnsan hakları ve bütün temel haklar konusunda uzun bir mücadele yaşanmış, çok önemli aşamalar sağlanmıştır. Bundan on yıl önce Kürtçe kurslarının açılacağını, özel televizyonların Kürtçe yayın yapabileceğini, Kürtçe dergi ve kitap yayınlanabileceğini hayal etmek bile zordu. Bütün bunlar oldu. Bütün bunlar şiddeti tek hayat tarzı olarak seçmiş olanlara rağmen oldu.PKK'nın son giriştiği "kalkışma"nın demokratik süreci engellemek ve tekrar yoğun savaş ortamına dönüş dışında bir amacı olamaz. Sekiz on yaşında çocukların sokaklara dökülerek cam çerçeve kırmalarının her yeri taşlamalarının başka açıklaması olamaz.Tavır alması gerekenlerBu stratejiyi bir tür "intifada" olarak görenler; öyle görmek ve uygulamak isteyenler olabilir. Onlara da bir büyük düşünürün sözünü hatırlatmak gerekiyor: Tarihte ilk kez olduğunda dram olan olay tekrarlandığı zaman ancak komedi olur.Demokratik Toplum Hareketi Partisi'nin de PKK'ya teslim olduğu ya da PKK'nın yasal siyasi örgütü gibi davrandığı görülüyor. Bu partinin adındaki "demokratik" kelimesinin bir anlamı kalmayacaktır.Şiddet ekerek şiddet biçmenin ve Türkiye'yi bütün halkıyla birlikte tekrar kan ve ateş ortamına sürüklemenin hiçbir gerekçesi olamaz. Bu şiddet politikasının Türk vatandaşı Kürtlerin haklarına ve hayat standartlarına da bir katkısı olmayacağı açıktır. Tam tersine, en ağır faturaları onlara ödetecek olan PKK'nın şiddet politikaları Türkiye'de yaşayan kökeni ne olursa olsun bütün insanların zararınadır. Kürtler adına siyaset yaptığını söyleyenlerin bunu kavramasının ve tavır almasının zamanı geçiyor.Türkiye'de yaşayan herkesin geleceğinin ve insan olarak yaşamasının güvencesi demokrasidir. Demokrasiye bomba koyanlar da bunu ne adına yaparlarsa yapsınlar tarihe vatan ve insanlık haini olarak geçeceklerdir.

Devamını Oku

Şiddete ilk neşter

28 Mart 2006

Gençler arasında, okullarda yaygınlaşan şiddetin kaynakları hep birlikte aranıyor. Bunun için çok fazla uzağa gitmeye gerek yok.Türk toplumu şiddet içinde yaşamaya alışmış görünüyor. Şiddet evde başlar, okulda devam eder. Türk çocuklarının en az yarısı şiddetle evinde ve çok küçük yaşta tanışmaktadır.Sorunun kökenine doğru gitmek, bunun temel eğitimle, toplumsal hareketlilikle ilgisini belirlemek tabii ki bilim insanlarının görevidir.Ancak önümüzde "şu anda ne yapılmalı" diye bir soru bulunuyor. Bu sorunun cevabını her okulun önüne bir kamera koymak, bilgisayar ve internet kullanımına kısıtlama getirmek olarak görenler çok ağır yanılgı içindedir.Kameralı takiplerin, özgürlükleri kısıtlamanın, ağır disiplin uygulamalarına geçmenin hiçbir zaman çözüm olmadığını yetkililer bilmelidir.Hemen yapılabilecek bir şeyler elbette vardır. Şu anda neredeyse bütün ülkemiz haftanın en az iki günü futbolla yatıp futbolla kalkıyor. Ve en yaygın, en kitlesel şiddet örnekleri her hafta onlarca stadyumda yaşanıyor.Futbol maçlarında olay çıkarmak, stadı yakıp yıkmak; rakiplere, hakemlere saldırmak en alışılmış gençlik faaliyeti oldu.Hakeme küfreden, rakibine vuran futbolcuya hoşgörü gösterildiği, taraftarı şiddet uygulayan kulübe ağır ceza verilmediği sürece bu alanda en yaygın şiddet hayatımızın bir parçası olmaya devam edecektir.Bütün futbol sahalarının birer savaş arenasına dönüşmesi engellenmediği sürece hafta sonlarını şiddet gösterileriyle yaşamaya mahkûm kalacağız.'Delikanlılık' yarışı!..Şu anda hemen ve acilen yapılması gereken, hafta sonlarımızı şiddetten temizlemektir.Kuşkusuz bu olayın bir de "medya" boyutu var. Gazetelerin spor sayfalarını, kendilerini çok önemli kişi zanneden futbol kulübü yöneticilerinin "savaş" beyanatları doldurduğu sürece de tribünler şiddetten arınamaz.Televizyon ekranlarını günlerce futbol savaşları görüntüleri doldurduğu zaman, bir başka yöredeki genç insanlar da "biz daha az delikanlı mıyız" duygusuyla daha büyük şiddete yöneliyor. Bir hafta sonra televizyon ekranlarında kendisini görünce bu "delikanlılık" yarışını kazandığını sanıyor.Şiddeti körükleyen beyanatları veren kulüp yöneticilerine "ömür boyu hak mahrumiyeti" cezası verilebildiğinde önemli bir adım atılmış olacaktır. Stadı her hafta savaş alanına dönen kulübü bir alttaki lige indirirseniz önemli bir örnek daha vermiş olursunuz.Evde başlayan şiddeti yok etmek için Türk toplumunun çağdaşlaşma dönüşümlerinde bir süre daha ilerlemesi gerekiyor. Ama bu, genç şiddeti engellemek için yıllarca beklenmesini gerektirmiyor. Önce futboldaki şiddeti bıçak gibi kestirmek kararlı yöneticilerin elindedir. Okullarda öğretmenlerin çocuklara karşı şiddet uygulamasını önlemek yine kararlı yöneticilerin elindedir. Bu konularda atılacak her kararlı adımı da medya kuşkusuz destekleyecektir. Yetkililer bundan da emin olsun.

Devamını Oku

Çankaya freni

28 Mart 2006

Şu anda geçerli olan anayasal düzende Cumhurbaşkanı "icracı" değildir. Ancak sahip olduğu yetkiler ona önemli bir siyasi iktidarı "frenleme" görevi veriyor.Yasaları onaylama veya veto yetkisi, Anayasa Mahkemesi'ne başvurma hakkı, gerekli gördüğü zaman bakanlar kuruluna başkanlık edebilmesi, önemli atamalarda imzasının gerekmesi bu "fren" görevinin temel araçlarıdır.Cumhurbaşkanı bu imkânlar sayesinde başbakan ve iktidar partisi üzerinde "denetim" hakkını kullanabilir.Aslında bu sistem yine 1981 Anayasası ile gelmiş garabetlerden biridir. Cumhurbaşkanı "icra"nın parçası değildir, ama aynı zamanda "temsili" de değildir.Bu ara durum Cumhurbaşkanı ile, aynı partiden bile olsa Başbakan arasındaki çatışmaları kaçınılmaz hale getiriyor.Turgut Özal kendi yerini verdiği Mesut Yılmaz ile Süleyman Demirel de kendi yerini verdiği Çiller ile defalarca çatışmıştı.Bugün, Çankaya'da ve Başbakanlık'ta siyasal ve toplumsal kökenleri çok farklı kişiler oturuyor. Çatışmaları kaçınılmazdır.Bundan öncekilerde ve bugünkü çatışmada herkes bulunduğu tarafa göre Çankaya'nın yetkilerini tarif etmeye çalışmıştır.Sistem değişmedikçe...Ankara'da siyasi veya insani nedenlerle yapılan çarpıtmalara rağmen Cumhurbaşkanı'nın anayasal durumu ve yetkileri aslında hiç de karmaşık değildir.Ve Çankaya'da oturan kişi, kökeni ne olursa olsun o makamı bir "onay makamı" haline dönüştürmeye yanaşmaz.Eğer Tayyip Erdoğan Çankaya'ya çıkarsa kendi halefiyle çatışacaktır. Erdoğan Çankaya'ya yine AKP'ye yakın bir kişinin çıkmasını sağlasa bile bu kişi eninde sonunda "Cumhurbaşkanı" olacaktır ve kendi altındaki hükümetin her icraatını onaylayan bir "memur" konumuna düşmek istemeyecektir.* Türkiye, üç ana sistemden birini seçmediği sürece Çankaya-Hükümet çatışması sona ermez. Bu üç seçenek başkanlık, yarı-başkanlık ve temsili başkanlık sistemleridir.Bugünkü sistem hakkındaki kanaatler de herkesin bulunduğu yere göre değişmektedir ve bundan sonra da böyle olacaktır. Bugün eğer siyasi iktidardan kuşkunuz varsa Çankaya'da "frenci" bir cumhurbaşkanı olmasını tercih edersiniz.Diyelim ki bundan sonra AKP'ye yakın bir cumhurbaşkanı seçildi, ama sonraki seçimde CHP iktidar oldu. Bu kez de aynı kişiler Cumhurbaşkanı'nın aslında yetkisiz ve temsili olduğunu, siyasi iktidarı frenlemeye hakkı olmadığını bağırmaya başlayacaktır.Cumhurbaşkanı sorunu da bu gidişle Türk siyasi hayatının "alaturka" gelenekleri içinde çözümsüz bir sorun olarak kalacaktır.

Devamını Oku

Kendi kendine çelme

27 Mart 2006

Merkez Bankası Başkanı atanması meselesi artık neredeyse skandala dönüştü. Yönetim beceriksizliği, siyasi deneyim eksikliği, kadrolaşma merakı vb. bütün eleştiriler hükümetin en tepesine yüklendi.Başbakan ne gibi terslenirse terslensin, Deniz Baykal'a nasıl anında laf yetiştirirse yetiştirsin, ana meselede tamamen kendi kendine çelme atmış durumdadır.Merkez Bankası'na Başkan atanmasında da diğer köklü kurumlarda olduğu gibi, bazı gelenekler vardır. Bunun yanında bankanın özerk yapısının güçlendirilmesi ve korunması "taahhüdü" vardır.Eğer hükümetin tepesi bunları göz önüne alıyor, yanısıra iç ve dış ekonomi çevrelerine güven vermek ve Merkez Bankası'nın özerkliği konusundaki kararlığını göstermek istiyor olsaydı, yapacağı tek şey vardı: Son başkan Süreyya Serdengeçti'nin bir dönem daha görevde kalmasını sağlamak.Böyle yapsaydı neler olacaktı veya olmayacaktı? Kimin kusuru?Öncelikle anlamsız ve kısır bir türban tartışması olmayacaktı.Uluslararası finans kuruluşları ve iç ekonomik çevreler, ekonomik programın sürdürüleceği ile ilgili kuşkulara kapılmayacaktı.Hükümetin önemli görevler için kendine yakın kişileri aradığı ve bu unsura o görevle ilgili ehliyetten daha fazla önem verdiği kaygısı yaratılmayacaktı.Hükümet ile Cumhurbaşkanı arasında devam eden atama krizinin sona ereceği ve bazı makul noktalarda buluşma sağlanacağı umudu doğacaktı.Hükümetin zaman zaman ülkeyi germeye varan inatlaşma tavırlarını terk etmeye başladığı izlenimi yaratılmış olacaktı.Olacak ve olmayacak olanlar bu kadar basittir. Oysa hükümetin en tepesi bunların tam tersini seçmiş ve kendi kendisine çelme takma durumuna düşmüştür.Başbakan, son düştüğü durumun faturasını sürekli olarak medyaya ve CHP'ye çıkarmaya çalışıyor. Oysa en sade vatandaş bile bu meselede ne medyanın ne de CHP'nin bir dahli bulunduğunu kolayca görebilir.Başbakan kendi başına sahaya çıkmış, kendi kendine bazı hareketler yaparken yine kendisine çelme takmış ve yere düşmüştür. Bunun acısını çıkarmak için gerilim politikalarından fayda ummasının da bir anlamı yoktur. Her şey, herkesin gözü önünde oldu.Siyasette en kötü şey kendi kendine çelme takmaktır. Ve faturasının ne olduğu da bellidir.

Devamını Oku

Ahlak ve adap

25 Mart 2006

Şirazlı Sadi, "dervişlerin ahlakı beyanındadır" başlığı altında, insan ilişkilerinde olması gereken "gerçek adap" ve insanın içindeki "gerçek ahlak"a ilişkin ders alınacak hikâyeler anlatır.***Bir zengin hikâye ederler, bir gecede on okka yemek yer, seher vaktine kadar uyuyamayıp hatim indirirmiş.Ariflerden biri bunu işitmiş ve "Eğer yarım ekmek yiyip de uyusaydı, şimdiki halinden daha faziletli olurdu" demiş.İçini yemekten boş tut ki kalbinde marifet nurunu göresin. Burnuna kadar yemek ile dolu isen, vücudunda hikmete yer kalmamış demektir.***Meraklı bir insan, geceleri parıl parıl parlayan, gündüzleri ise görünmez olan solucana sormuş:"Ey solucan sen neden sadece geceleri parlıyorsun?"Solucan kendinden emin, hiç duraksamadan cevap vermiş:"Ben gündüzleri de geceleri gibi dışarıda gezer dururum. Ama gündüzleri tepede güneş var ve o varken ben hiçbir şeyim, o yüzden sen de benim parıltılarımı göremezsin ve beni yok sanırsın."***Büyüklerden biri, bir âlime sormuş:"Filan kişi hakkında bir takım fena sözler söylüyorlar. Sen onu nasıl bilirsin?"Âlim cevap vermiş:"Görünüşte fena bir şey görmüyorum. İç yüzüne gelince... Görünmeyen şeyi bilemem."Her kimi âlim kıyafetinde görürsen; kalbinde ne olduğunu bilmezsen dahi, onu âlim bil; iyi adam zannet. Çünkü zabıta ev içerisine karışamaz.***Şeyhe birisini şikâyet ettim, "Filanca benim hakkımda, fenadır diye şahadette bulunmuştur" dedim.Şeyh şöyle dedi: "Sen iyi ol, onu utandır. Sen iyi harekette bulun, fena düşünen kimse senin noksanını söylemeye mecal bulamasın. Kopuzun düzeni doğru ise, mıtrıp akort etmek için kulağını büker mi?"***Bir Arap şeyhi, hekimine sormuş: "Bir günde ne kadar yemek lazımdır?"Hekim cevap vermiş: "Yüz dirhem kâfidir."Şeyh "Bu kadarı ne kuvvet verir" demiş.Hekim cevap vermiş: "Bu kadarı seni sırtında taşır, bundan fazla olursa sen onu sırtında taşırsın."***Hatemi Tai'ye sormuşlar: "Cihanda kendinden daha gönlü büyük birisini gördün mü?"Hatemi şöyle cevap vermiş:"Bir gün kırk deve kestirmiş, Arap boylarını ziyafete davet etmiştim. Çölün bir tarafına gezmeye gittik. Baktım bir adam, dikenleri kırmış bir yığın yapmış. Yanına gittim, arkadaş niçin Hatemi'nin ziyafetine gitmiyorsun, bütün halk onun sofrasında toplanmış dedim.Oduncu başını işinden kaldırmadan; her kim kendi elinin emeğiyle yerse, Hatemi Tai'nin minnetini çekmez dedi.İşte ben onu, himmet ve şerefini koruma hususunda kendimden daha yüksek gördüm."

Devamını Oku

Vekil asil değildir

24 Mart 2006

Merkez Bankası'na Başkan atamasının dönüştüğü garip durum başka garabetler üretmeye devam ediyor.Bunlardan biri de Başbakan'ın ağzından çıkan "vekil asildir" sözü oldu. Ne yazık ki Başbakan durumu kurtarmak için yine veciz bir söz üretmiş ama bu doğru değil. Vekil asil değildir. Vekil vekildir, adı üstündedir. Asil de asildir, onun da adı üstündedir.Ama Başbakan vekili asil gibi görmek zorundadır. Çünkü şu anda tam 1988 kamu görevi vekiller tarafından yürütülüyor. Bu kuşkusuz cumhuriyet tarihinde bir rekordur. Büyük olasılıkla da bir dünya rekorudur.Bu 1988 vekilin arasında Merkez Bankası Başkanvekili'nin yanısıra genel müdür vekilleri, müdür vekilleri bulunmaktadır. 1988 sayısının ne anlama geldiğini somut olarak görmek isteyenler önlerine bir kağıt, hatta birkaç kağıt ve kalem alıp 1'den 1988'e kadar yazsın. Durumun ciddiyetini daha açık olarak göreceklerdir.Bir de vekillere sorun...AKP'nin ciddi bir kadro sorunu var ve bu sorunu üç yılı aşkın iktidarı süresince de çözemedi. Bu nedenle atama yapmakta güçlük çekiyor. Parti tarafındakiler arasında "ehil" olanları bulmak kolay olmuyor. O zaman da "ehil" olmayanların atamaları Çankaya Köşkü'nün duvarına çarpıyor ve ortaya 1988 vekil çıkıyor.Durum bu aşamaya kadar varınca da Başbakan vekilleri asil gibi görmek ve "vekil asildir" vecizesini üretmek zorunda kalıyor.AKP'nin "yakın" gördüğü insan kaynaklarının son derece kısıtlı olduğunu, iletişim ve medya ile ilgili konulardaki bütün atamaların Kanal 7 televizyonundan yapılması da gösteriyor. AKP'ye yakın bu televizyon kanalının birçok yöneticisi şu anda "kamu" görevi yapmaktadır.AKP hükümetinin "ehliyet" kriterleri içinde "mütedeyyin" olmanın ve tercihen eşin başının kapalı olmasının önem taşıdığı, istendiği kadar inkâr edilsin, açıkça görülüyor.İktidardaki bir siyasi partinin halkı birleştiren unsurlar üzerine yoğunlaşarak halkın bütününü temsil etmeyi hedeflemek yerine ayrım noktalarını vurgulaması da sonunda kendi kendini tecrit etmeye götürür.AKP'nin vekillerle yönetme sistemi de en başta kamu görevlerinin gerektiği gibi yürütülmesini engeller. Başbakan öyle görebilir ama vekiller asil değildir ve kendilerini asil olarak görmezler.

Devamını Oku