Aklanmak nasıl olur?

15 Mart 2006

Maliye Bakanı Kemal Unakıtan Meclis'te yine "aklandı". Yani AKP'li vekillerin oylarıyla "temiz" çıktı.Bu "aklanma"nın aynı şekilde "kamu vicdanı"nda da gerçekleşmiş olduğunu söylemek AKP'liler için bile zor olsa gerek.Önceki gün televizyonlar Maliye Bakanı'nın savunmasını canlı olarak yayınladı. Dünkü gazeteler de aynı konuşmayı çeşitli boyutlarda verdi. Bunları izleyenlerin ve okuyanların akıllarına gelen ilk soru bellidir: Unakıtan, kendisi ve yakınlarıyla ilgili olarak gensoruda getirilen iddiaların hangilerini net olarak yanıtlamıştır?Bu gözle bakanların, soruları yan yana koyup cevaplarını arayanların "savunma"dan tatmin olmaları zordur. Bakan'ın "şerefsiz", "namert", "müfteri" gibi hakaret sözcükleriyle "süslenmiş" olan ve daha çok tribüne hitap eden savunmasında ancak birkaç somut unsur vardı. Biri kızının Telsim'i ziyaretiyle ilgili tarih yanlışı. Ama olayın doğru olduğunu kendisi de böylece kabul etmiş oldu.Olay şudur: Maliye Bakanı'nın kızı, babasının soyadını kullanarak kamu denetimindeki bir şirkete gitmekte ve pazarladığı ürünlerle ilgili tanıtım yapmaktadır. Bu konuyu bilen bazı üst düzey yetkililerin "sessizliği"nden anlaşıldığına göre olay zaten kamunun belli bir kesiminde rahatsızlık yaratmıştı. Bakan'ın şansı, kamu görevlilerinin gerekli hassasiyeti göstermiş ve kızıyla alışveriş yapmamış olmalarıdır. Bu, hukukta "nakıs teşebbüs" denilen durumdur. "Suç işlemek" niyetiyle bir girişim yapılmış ancak başka nedenlerle suç işlenememiştir.Bu nasıl üslup?Bakan'ın savunmasındaki bir başka somut unsur da oğlunun şirketinin televizyonlarda yayınlattığı "Unakıtan pastörize yumurta" reklamlarını kendisinin durdurmuş olması. Bakan bu olayla ilgili olarak "birkaç yumurta" diye konuştu. Televizyonlarda böyle bir reklam kampanyasının maliyetini bilenler konunun "birkaç yumurta" olmadığını anlıyor. Ama asıl sorun Maliye Bakanı'nın adının televizyon reklamlarında "pastörize yumurta" markası olarak anılması ve kendisinin bundan rahatsız olmamasıdır.Bakan'ın bazı konularda savunma unsuru olarak Deniz Baykal'ın mal varlığıyla ilgili konuları kullanması da tartışmanın düzeyini düşürmek yolunda başarılı bir taktik olmuştur.Bu düzeyde bir tartışma ve siyaset üslubunun kamu vicdanını tatmin etmesi mümkün değildir.Maliye Bakanı "aklanmış" değildir. Gerçekten "aklanmak" için kamu vicdanının ikna edilmesi ve bunun şu ana kadar kullanılmış üslubun dışındaki bir üslupla yapılması gerekmektedir.

Devamını Oku

Bu atama çok önemli

14 Mart 2006

Merkez Bankası Başkanı'nın görev süresi dün akşam sona erdi. TCMB Meclisi Başkan vekilliğine Erdem Başçı'yı seçti. Hükümet bir atama yapamadı, bugün yapması bekleniyor.Merkez Bankası Başkanı'nın kim olacağının sokaktaki insan açısından bir önemi olmadığını zannedenler yanılıyor. Çünkü Merkez Bankası'nın belirleyeceği ve uygulayacağı enflasyon, döviz ve faiz politikaları her vatandaşı yakından ilgilendirmektedir. Bu konularda alınacak her yeni karar ülkenin bütün fertlerinin ekonomik hayatını etkileyecektir.Hükümet, Merkez Bankası Başkanı ile geçen dönemde fazla yakın çalışamamıştır. Çünkü Merkez Bankası enflasyonla mücadele konusunda asla taviz vermeyen bir politika izlemiş, buna karşılık hükümet döviz ve faiz politikasında farklı taleplerde bulunmuştur.Bu çekişme kamuya, AKP'ye yakın yayın organlarının Merkez Bankası Başkanı'na düzenli saldırılarda bulunması şeklinde yansımıştır.Geçen döneme bakıldığında, Merkez Bankası'nın gerektiği gibi, siyasi etkilerin dışında kalan bir politika izlediği görülüyor.Hükümet de bu özerk kurumu biraz daha fazla kontrol altına almak niyetinde. Ama sorun şudur ki, hükümete yani AKP'ye yakın kadrolar içinde bu görevi yürütmeye ehil fazla kişi bulunmuyor.AKP "memuru" getirilirseAranan kişi hem bu işi yüklenebilecek niteliklere sahip hem de AKP'ye yakın olacaktır. Aslında bu iki niteliğin aynı kişide bulunması da mümkün değildir. Bu görev için ehil olan kişilerin en önemli özelliklerinden biri doğal ve zorunlu olarak, Merkez Bankası'nın özerk tavrını korumasından yana olmaktır. AKP'ye yakın olduğu için bu göreve getirilecek kişinin de bu bağımsız politikayı izleyebilmesi kolay değildir.Yapılacak atama, AKP hükümetinin Merkez Bankası ile ilgili niyetlerini de gösterecektir.Ayrıca ekonomi dünyası, Türkiye ekonomisinin uluslararası saygınlık kazanmasındaki önemli unsurlardan birinin Merkez Bankası'nın özerkliği olduğunu bilmektedir.Eğer Merkez Bankası'nın başına bir AKP "memuru" getirilirse, bunun dış ekonomik çevrelerde de bir anlamı olacaktır.Hükümet güçlü ve etkili bir Merkez Bankası yerine kolay kontrol edebileceği bir Merkez Bankası'nı tercih ettiğini belli etmiştir. Bugün açıklanacak başkan ya da başkan adayı da bunu tercihin kanıtı olacaktır. Eğer işaretler doğru çıkmaz ve hükümet Merkez Bankası'nın özerkliğinden yana tavır alırsa bundan kârlı çıkan bütün Türkiye olur.

Devamını Oku

Seçim rahatlığı

13 Mart 2006

Yeni Şafak Gazetesi AKP'ye en "yakın" gazete olarak nitelenebilir. İçeriğinde AKP'nin resmi çizgisiyle tam uyuşmayan yorumlar da yer almasına rağmen haber politikası tamamen AKP merkeziyle uyumludur.Bu gazetede dün bir seçim araştırması yayınlandı. Bu araştırmanın sonuçları şöyle:AKP yüzde 42,7CHP yüzde 17,2MHP yüzde 10,6DYP yüzde 8,9DTP yüzde 6,6ANAP yüzde 5,6SP yüzde 2,5Diğer yüzde 4,7Tehlikeli sular...Vatan'ın daha önce yayınladığı seçim araştırmalarındaki ana eğilimlerle bu araştırmadaki sonuçlar uyuşuyor.Bütün araştırmaların gösterdiği ortak noktaların tabii ki en önemlisi AKP'nin en yakın rakibine büyük fark atmasıdır.Bu, ayrıca 2 ya da 3 partinin daha Meclis'e girmesi durumunda bile AKP'nin çok rahat bir çoğunluk sağlayacağı anlamına geliyor.Ortak sonuçlardan biri CHP'nin yüzde 4-5 oranında oy kaybetmesi. Önümüzdeki 1.5 yıl içinde bu eğilimin değişmesi de zor görünüyor. Dolayısıyla CHP'nin yüzde 15'lik bir oy oranında kalması büyük olasılıktır.AKP'ye muhalif muhafazakâr kanatta ise iki parti yüzde 10 oranı dolayına yerleşmiş görünmektedir. MHP biraz daha önde görünmekte, DYP de barajı zorlamaktadır. Ancak seçim sandığı ortaya çıktığında seçmen eğilimleri daha güçlü görünen partiye oy verme şeklinde ortaya çıkar. Dolayısıyla bugün, çeşitli nedenlerle MHP ya da DYP diyen seçmenlerin bir bölümünün sandığın başına geldiğinde yine mührü AKP'ye basması büyük olasılıktır.2002 ve 2003 seçimlerine göre oy oranını birkaç puan daha artırmayı uman AKP şimdiden kendisini seçimin galibi gibi görüyor ve bunda da haklıdır.Bu durum aynı zamanda her siyasi iktidar için en büyük tehlikenin habercisidir. O tehlike de, "halk arkamda, her şeyi yaparım" psikolojisidir. En güçlü iktidarlar, AKP'den çok daha güçlü iktidarlar bu dalgaya kapılıp yönlerini şaşırmış ve büyük şaşkınlık içinde kendilerinin tasfiye edilişini izlemiştir.Araştırma sonuçlarını eğer siyasi iktidarın en tepesi kendini yenilemek, gerilimleri azaltmak için kullanırsa seçime çok daha güçlenerek gideceğini anlamalıdır.

Devamını Oku

Otuz beş yıldan gelenler

12 Mart 2006

Türkiye'de demokrasinin ikinci kez kesintiye uğradığı tarih 12 Mart 1971'dir. Dönemin genelkurmay başkanı ve kuvvet komutanları o gün sivil hükümete bir muhtıra verip radyoda okuttular. O günkü Başbakan Süleyman Demirel istifa etti, "partiler üstü" bir hükümet kuruldu.Muhtırayı verenler, sivil hükümeti ülkeyi yönetemediği ve "anarşinin başgösterdiği" gerekçesiyle devirmişlerdi.Dönem, bütün Batı dünyasında 1968 rüzgârının en kuvvetli şekilde estiği dönemdi. Batı dünyası yükselen sol dalgaya karşı çözüm arıyordu.Çözümlerden biri, solcu öğrencilerin karşısına "milliyetçi" öğrencileri çıkartmaktı. Hemen gerekli örgütlenmelere gidildi. Önce sopalı, sonra da silahlı saldırılar başladı.Bugün ülkemizde geçerli olan "çete sistemi"nin temelleri böylece atıldı. Susurluk ve benzeri çete olayların kökeni o günlere dayanıyor. Sistemin mantığı askeri denetim altında, ülkücülerden kurulu bir paramiliter güç oluşturmak ve bunu sola karşı en şiddetli biçimde kullanmaktı.Muhtıra öncesinde Türkiye'nin güneydoğusunda da bir hareketlenme başlamıştı. Kürt sözcüğü kullanılmıyordu. Devrimci Doğu Kültür Ocakları adı altında örgütlenen Kürt milliyetçiler dev mitingler düzenleyerek seslerini duyurmaya başlamıştı. O dönemde henüz silahlar ortaya çıkmamıştı. Bugünse, otuz beş yıl sonra silahlar hâlâ susturulamıyor.Bir otuz beş yıl daha mı...O dönemde kendilerini sol Kemalist diye adlandıran bir grup da "solcu" subayların yapacağı bir darbeyle iktidara gelmeye çalışıyordu. Bombaların bir bölümü bu amaç için patlatılıyordu. Aradan otuz beş yıl geçti, Ankara'da hâlâ asker üstünden politika yapanlar, "asker darbe yapsa da ben de bakan olsam" diye dolaşanlar eksik değil. Bunların bazıları kendilerine yine Atatürkçü adını takmış durumda.12 Mart 1971 müdahalesi hiçbir şeye çözüm getiremediği, tam tersine yeni sorunlar ürettiği için 12 Eylül 1980 darbesine gelindi. Ama olayların esası yine değişmedi.1971'de ve 1980'de "vatan elden gidiyor, demokrasiyi boşverelim" diye diye çok daha büyük zararlara yol açanların halefleri bugün de "Avrupa Birliği vatanımızı elimizden alacak" diye bağırarak ülkenin bir otuz beş yıl daha kaybetmesi için uğraşıyor.Temelleri otuz beş yıl önce atılan çeteler faaliyetlerini sürdürüyor. Otuz beş yıl önceki yanlış güneydoğu politikası ve Kürt korkusu 30 bin insanın hayatına mal oldu, olmaya da devam ediyor.Otuz beş yıl önce enflasyon ve hayat pahalılığı insanların canını yakmaya başlamıştı. Hâlâ yakıyor.12 Mart 1971'de muhtıra veren ve onları alkışlayanların, 12 Eylül 1980'de darbe yapan ve onları teşvik edenlerin, şu anda da demokrasinin gelişmesine karşı çıkanların, sorunları nasıl çözülmez hale getirdiklerini anlamaları mümkün değil. Anlasalardı hâlâ demokrasi ve hukuk devletini tartışmazdık.

Devamını Oku

Acele karar verme

11 Mart 2006

Çinli düşünür Lao-Tze anlatıyor: Köyün birinde yaşlı bir adam vardı. Çok fakir olan bu adamın tek varlığı çok güzel bir beyaz attı. Bölgenin beyi bu atın ününü duydu ve adamlarını gönderdi.Teklif edilen bütün paraları reddetti yaşlı adam, "O benim dostumdur, insan dostunu satmaz" dedi.Köylüleri yaşlı adamı ikna etmeye çalıştılar, beyin verdiği parayla fakirlikten kurtulacağını anlattılar. Ama yaşlı adam direndi. Köylüler yaşlı adama kızıp, "hep böyle fakir kalacaksın" dediler. Yaşlı adam ise "aceleyle karar vermeyin" demekle yetindi.Birkaç gün sonra köyde bir haber patladı. Yaşlı köylünün beyaz atı kaybolmuştu. Kimisi, "bey kızdı, atı kaçırttı" diyor, kimisi "başkası çalmıştır" diyordu. Ama hepsi de yaşlı adama "Gördün işte, şimdi ne atın var ne de paran" diyordu.Yaşlı adam sakindi: "Karar vermek için acele etmeyin. Sadece at kayıp. Tek gerçek bu. Bundan ötesi sizin yorumlarınız. Atımın kaybolmasının ardından ne gelir, sonuçları ne olur, bunu siz de bilmiyorsunuz ben de bilmiyorum. Bu olay da bütün olaylar gibi bir başlangıçtır, ardından ne geleceği belli değil..."Aradan birkaç gün daha geçti ve at ansızın geri döndü. Üstelik yalnız da değildi, peşinden 12 yabani atı da köye getirmişti.Köylüler yaşlı adamın çevresine toplandılar: "Özür dileriz, sen haklı çıktın, hem atın geri döndü hem de zengin oldun..."Yaşlı adam yine sakindi: "Karar vermek için yine acele ediyorsunuz. Şu anda bir tek gerçek var, atım 12 yabani atla birlikte geri döndü. Bundan sonra ne olacağını bilmiyoruz. Siz çok acelecisiniz, bir kitabın ilk cümlesini okuyup kitap hakkında karar veriyorsunuz..."Köylüler yaşlı adamın bu sözlerini pek sevmediler, arkasından konuşup durdular.Yaşlı adamın tek oğlu vardı ve evin bütün geçimini o sağlıyordu. Ve yabani atları eğitmeye çalışırken attan düştü, ayağını kırdı. O calışamayınca da yaşlı adam bir kuru ekmeğe kaldı.Olayı duyan köylüler geldiler, "haklıymışsın" dediler, "tek oğlunun ayağı kırılınca yine fakir kaldın..."Yaşlı adam yine sakindi: "Sizin hastalığınız erken karar vermek. Evet oğlum bacağını kırdı, ama gerçek bu kadar, bundan sonrası sizin yorumlarınız. Hayat küçük parçalar halinde gelir, bunların birleştiği zaman alacağı yüzü kimse bilemez. Acele karar vermekten vazgeçin..."Birkaç hafta sonra büyük bir savaş çıktı. Düşman çok şiddetle saldırıyordu, köyün bütün gençleri askere alındı. Yaşlı adamın oğlu hariç. Çünkü ayağı kırıktı.Köylüler yas içindeydi, oğulları geri dönemeyecek diye ağlıyorlardı. Yaşlı adama "Haklı çıktın" dediler, "Senin oğlun ayağını kırdığı için kurtuldu, bizimkiler ölecek...""Yine acele ettiniz" dedi yaşlı adam, "benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde. Tek gerçek bu, yine aceleyle karar veriyorsunuz..."***Lao-Tze hikâyeyi burada kesiyor ve şöyle diyor:"Acele karar vermeyin. Hayatın küçük bir parçasına bakıp karar vermeyin. Çabuk karar vermek, aklın durması halidir. Karar verildiği anda akıl düşünmeyi, dolayısıyla gelişmeyi durdurur. Çabuk karar insanı rahatlatır, düşünmek zorunda olmak ise yorar. Bu yüzden insanlar çabuk karar vermeye çalışır. Oysa hiçbir yolculuğun sonu yoktur. Bir kapı kapanırken bir kapı açılır. Bir hedefe ulaştığınız anda bir başka hedefin daha yüksekte durduğunu görürsünüz. Acele karar vermeyin, düşünün."

Devamını Oku

Yumurta işleri

10 Mart 2006

Toplum olarak hayatımızda neyin ne zaman önemli unsur olacağını önceden kestirmemiz mümkün değil.Örneğin bir yıl önce "yumurta"nın bu kadar önemli olacağını kim bilebilirdi ki?Yumurta ilk defa, İstanbul'da Ermeni Konferansının yapılacağı üniversitenin kapısında ortaya çıktı. Gerçi yumurta atma eylemini Batı'daki her tür protestocu yıllar önce keşfetmişti, ama bizde bu vesileyle ortaya çıktı.Ermeni meselesinin konuşulmasını istemeyen çok "milliyetçi" bir grup konferansa katılmak için gelenlerin arasından tanıdıklarına yumurta attılar.O sırada güvenlik güçleri de oradaydı. Ama anlaşıldığı kadarıyla bu güvenlik güçleri yumurta atılacağını biliyordu ve birine yumurta atmanın suç olmadığına karar vermişlerdi. Yani iki yumurta atışı arasına bir taş atışı sıkışmayacağından emindiler.Bu güvenle yumurtacıları izlediler, sonra evlerine gönderdiler.Tabii bu örnek başkalarına güven verdi. Ama bu örneğe güvenmek çok yanlış!Pastörizesine fezleke yokMersin'deki çocuklar Başbakan'a yumurta atmaya kalkıştı. Ne de olsa önlerinde İstanbul örneği vardı. Polis işe karışmayacaktı. Ama böyle olmadı, güvenlik güçleri çocukları topladı, içeri aldı. Bu kez karar yumurta atmanın "devlete karşı en ağır kalkışma" olduğu şeklindeydi.Normal vatandaşa atılan yumurtaya en büyük hoşgörüyle bakan güvenlik güçleri bu kez uyanmış ve yumurta atmanın rejim açısından taşıdığı tehlikeleri tespit etmişti.Yumurta meselesinin "Unakıtan pastörize" şeklinde ortaya çıkışı ise güvenlik güçlerini ilgilendirmediği için hakkında soruşturma yapılmadı, fezleke yazılmadı. Devletin en üst kademesinde görev alan kişilerin sahip olmaları gereken özellikler tabii ki güvenlik güçlerini ilgilendirmiyordu.Bu yumurta hikâyeleri, yaşadığımız traji-komik durumların küçük bir örneği. Öyle alıştık ki bunlara. Üniversite kapısında yumurta atanın sırtının sıvazlanmasına, ama başbakana yumurta atmaya kalkmanın isyana girmesine hayret bile etmiyoruz.Bugün İstanbul'da bir Kürt Konferansı var. Diğer örneklerden cesaret alanlar gelip yine yumurta eylemi yapabilir. Bakalım güvenlik güçleri ve onları yönetenler bu kez yumurta meselesinde ne yönde karar verecek...

Devamını Oku

Yine Van

9 Mart 2006

Bomba yine Van'da patladı. Görüldüğü gibi, terör örgütü bu şehir çevresinde gelişen gerilimleri kana çevirmek için harekete geçti.Yönetmekte yapılan her yanlış Türkiye'de demokrasinin kesintiye uğramasını isteyenlere yol açıyor. Şemdinli'den çıkıp Van'a ulaşan kriz de bu yanlışlardan birinin nihai sonuçlarındandır.PKK, Türkiye'deki demokratik gelişimlerin sürmesini istemiyor. Tam karşıdaki ve kendilerine "milliyetçi" diyenler de yine demokrasiden hoşlanmıyor, onlar da gerekçe olarak bu gelişmenin PKK'nın işine yarayacağını düşünüyor.Demokratik kurumlar olayları ellerinden kaçırdığı anda bu çift taraflı tuzak çalışmaya başlıyor.Nitekim bütün Türkiye Şemdinli olayı ve Van iddianamesini konuşurken terör örgütü de Van'da canlı bomba patlatarak gerilime katkıda bulundu.Kürt kökenli vatandaşlarımızın çoğunluk olduğu Güneydoğu bölgemizde halkın sokağa çıkarılması için her fırsat "değerlendiriliyor." Futbol maçları bile şiddet gösterilerinin prova alanı olarak kullanılıyor.Van'da patlayan son bomba, PKK'nın devamı olan örgütlerin ve eski yöneticilerinin harhangi bir değişim istemediğinin; tam tersine, karşıdaki radikal ve anti-demokratik unsurları kışkırtma peşinde olduğunun kanıtıdır.DEHAP'ın yerine kurulan Demokratik Toplum Partisi'nin yörede ve genel olarak bütün ülkede demokratik gelişmelere, silahların bırakılmasına katkıda bulunma yönünde bir çabası görülmüş değildir.Bombalar patladıkça, insanlar öldükçe, şehit cenazeleri kalktıkça aklın egemen olması çok zordur. Bu yolun açılması için yine birinci koşul PKK ve devamı örgütlerin silah bırakması ve yasal partilerin de bu yolda destek vermesidir.Polis aracı tarayanların, canlı bomba gönderenlerin akıl yoluna gelmeleri elbette kolay değil ama bunun için herkes çaba göstermelidir.Yine yönetememekMerkez Bankası Başkanı Serdengeçti'nin görev süresi pazartesi günü doluyor. Böyle bir önemli görev değişikliğine üç gün kala kimin atanacağı belli değil. En tepedekiler "bulunur" deyince de Ankara'da yaşanan yönetim beceriksizliklerinin bir yenisiyle karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz.Hükümet anlaşılan ya kendine yakın birinde karar kılamadı ya da ismin erken duyularak yıpranmasını istemiyor. Ama pazartesi günü Merkez Bankası vekaletle yönetilir durumda olduğunda hükümetin en fazla önem verdiği konulardan biri, yani dünyanın Türkiye'deki siyasi ve ekonomik istikrara bakışı da yara alacaktır.

Devamını Oku

Siyasetin gölgesi

9 Mart 2006

Ülkemizde yargının üzerinde siyasetin gölgesinin en ağır şekilde bulunduğunu son iddianame krizi bir kere daha gösterdi.Van Cumhuriyet Savcısı daha önce Yüzüncüyıl Üniversitesi Rektörü Yücel Aşkın hakkında hazırladığı iddianame ile gündeme gelmişti. Bu dava da kamuoyunda çok tartışıldı, herkes birbirini yargıya müdahale ile suçladı.Adalet Bakanlığı Rektör Aşkın ile ilgili olarak çeşitli açılardan tepki toplayan iddianameyi hazırlayan savcı için "inceleme" gereği duymamıştı.Aynı savcı Şemdinli'de asker kişilerin karıştığı bombalı provokasyon olayıyla ilgili iddianamesinde üç asıl sanık olan iki astsubay ve bir PKK itirafçısının eylemlerinin "ötesine" geçti. Suçlamalar üst düzey komutanlara kadar ulaşınca kaçınılmaz olarak büyük gürültü koptu.Bu kez iki gün sürdü tartışmalar ve suçlamalar. Muhalefet hükümete yüklendi, Başbakan Tayyip Erdoğan CHP'ye ve basına yüklendi.Ve dün Adalet Bakanlığı teftiş kurulu Van Cumhuriyet Savcısı hakkında inceleme başlattı. İki müfettiş savcı hakkında inceleme yapacak.Yargı bağımsızsa...Bu, her fırsatta tekrar edilen "yargı bağımsızdır" tekerlemesinin boş olduğunu bir kez daha gösterdi. Böyle bir inceleme yapılması bütün savcılara işarettir: "Hangi konuda soruşturma yaparsanız yapın, belli bir 'düzey'in üzerine çıkmayın. Eğer düzey aşımına girerseniz üstünüze müfettiş göndeririz."İddianame, adı üzerinde "iddia belgesi"dir. Kural, cumhuriyet savcılarının hiçbir etki altında kalmadan iddianame hazırlaması, burada getirilen "iddialar"ın gerçek olup olmadığınınsa yargılama süreci içinde ortaya çıkarılmasıdır.Van Savcısı'nın iddianamesinin bir yanında Şemdinli olayı vardır. Savcıya müfettiş gönderilmesinin ardından sanık durumundaki iki astsubay ve bir PKK itirafçısı hakkındaki yargı sürecinin gerektiği gibi işleyip işlemeyeceği konusunda da soru işaretlerinin doğması kaçınılmazdır.Adalet Bakanı, Rektör Aşkın hakkında da çok ağır suçlamalarda bulunmuş olan savcıya müfettiş göndermedi. Sürekli olarak "yargı bağımsızdır karışamayız" denildi. Bu "bağımsızlığın" bir tiyatrodan ibaret olduğunu yargının en üst düzeyinde görev yapmış hukukçular sürekli olarak söylüyor. Her olay da siyasetin gölgesinin yargının üzerinde yarattığı karanlığı gösteriyor.

Devamını Oku