Elde var bir bomba

8 Mart 2006

Van Cumhuriyet Savcısı'nın "Şemdinli" iddianamesi ile Ankara'nın ortasına attığı bombanın etkileri kolay giderilemeyecek. Bu bombanın ortaya çıkardığı gerçeklerden biri, Ankara'daki güvensizlik havasıdır.Bir diğer gerçek de bu ve benzeri olaylarda hükümetin tepesinin kolayca panik havasına girdiğidir.Başbakan Tayyip Erdoğan'ın böyle "kritik" bir ortamda duruma hakim olduğu görüntüsünü veremeyerek işin kolayına kaçması ve CHP Genel Başkanı Deniz Baykal ile "bazı" köşe yazarlarına saldırması paniğin en tartışmasız kanıtıdır.* "Şemdinli" iddianamesi Cumhuriyet tarihinde bir "ilk"tir. Karmaşık bir provokasyonu araştıran bir savcının, sonunda hazırladığı iddianamede Silahlı Kuvvetler'in üst kademe komutanlarını suçlaması ilk kez oluyor.Biraz daha geniş bakıldığı zaman iddianame, Güneydoğu'daki anti-terör çalışmalarının bir "yanı"nı hedef alıyor. Şemdinli olayı herkesin gözü önünde olmuştur. Ancak iddianamede bulunan çok ağır bazı suçlamalar kanıtlardan çok ifadelere dayanmaktadır.Kriz yönetilemiyorsa...İddianamenin bu özellikleriyle taşımaması gereken bir "siyasi" nitelik kazandığı da ortadadır.Olay bu aşamaya ulaşmışken en tepedeki siyasi sorumluların muhalefeti ve gazetecileri suçlamasının doğal sonucu, bu bombayla ilgili olarak siyasi otoritenin çaresizliğe düştüğü görüntüsüdür.Siyasi otorite "çaresiz" göründüğü zaman da çare başka kanallarda aranmaya başlanır.Bu da bombanın daha büyük hasara yol açması ihtimallerini artırır.Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök'ün derhal Başbakan Erdoğan ve Cumhurbaşkanı Sezer ile görüşmesi, aynı zamanda Silahlı Kuvvetler'in üst kademesinin olaya bakışını gösteriyor. Komutanlar "siyasi" nitelikte bir iddianamenin kaynağının da siyasi olduğu kuşkusunu taşımaktadır. En azından bir açıklama yapmak suretiyle "olayı ciddiye almadıklarını" söylememiş olmaları şiddetle ciddiye aldıklarının kanıtıdır.* Ankara'da siyasi gerilim en tepedeyken muhalefeti ve köşe yazarlarını suçlayarak da kamuoyuna güven verilemez. Hükümet ile Silahlı Kuvvetler'in karşı karşıya gelmesini aklı başında hiç kimse istemez. Ama krizi yönetme beceriksizliği de gizlenemez ve bu görüntü güvensizliği artırır.

Devamını Oku

Siyasi yargı

7 Mart 2006

Ortaya bir iddianame çıktı. Hazırlayan Van Cumhuriyet Savcısı. İddianame, Şemdinli'de meydana gelen bombalama olaylarına karıştığı iddia edilen asker kişiler ve "itirafçılar" hakkında yapılan soruşturmanın sonucu.Ancak iddianamenin Şemdinli olayıyla yetinmediği, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Güneydoğu'daki anti-terör faaliyetlerini kapsadığı anlaşıldı.Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Büyükanıt'ın sanık astsubay hakkında "tanırım" diyerek yargıyı etkileyip etkilemediği meselesi bu durumda fazlasıyla ayrıntı olarak kalıyor.Bir tek olayla ilgili bir soruşturmanın TSK'nın anti-terör faaliyetlerinin tümünü kapsayan bir hale dönüşmesi gerçekten zor açıklanır bir durumdur.İddianame, dayandığı kanıtlar ne olursa olsun çok önemli bir siyasi nitelik kazanmıştır. Olayın hukuki yönünü hukukçular tartışacaktır.Ancak, Orgeneral Büyükanıt'ın çok açık şekilde suçlanması ilk olarak Genelkurmay Başkanlığı yolunun kesilmesine yönelik bir "komplo" ihtimalini akıllara getirmiştir. Ankara kulislerinde fazla konuşulan bu ihtimalin gerçekliğini anlayabilmek için "neden" sorusunun cevabını da vermek gerekir.Komplo mu...Olayın böyle bir "komplo" özelliği taşıyıp taşımadığını bilmek henüz mümkün değil. Ancak iddianamenin kamuya yansıyan bölümleri, meselenin tümüyle Güneydoğu'da yürütülen "düşük yoğunluklu savaşa" odaklandığını gösteriyor.Geçen 20 yılda bu konu çok tartışıldı. Özellikle Susurluk olayının ortaya çıkardığı ilişkiler ve PKK itirafçılarının bölgede kullanılma şekli çok tartışma konusu oldu. Sadece Susurluk değil, başka "çete" olaylarının da aynı yöntemlerde kontrolun kaçırılmasından kaynaklandığı da çok konuşuldu.Bunlar zaman içinde ortaya çıkacaktır. Teröre karşı yanlış ve yasa dışı yöntemler kullanılması, esas amacın haklılığı nedeniyle tartışma dışı kalamaz. Çünkü bu yanlışların aslında terörün işine yaradığı da defalarca ortaya çıkmıştır. Şemdinli olayında olduğu gibi.Ancak bunları tartışmanın kaynağının Silahlı Kuvvetler'in neredeyse tümünü suçlayan bir Savcı iddianamesi olması da mümkün değildir. En azından bugünkü şartlar içinde suçlanan kişilerin kendilerini savunmak için açık konuşmaları da mümkün değildir. Olaylar çok sıcaktır ve en yetkili kişilerin önemli açıklamalar yapması zordur.Türkiye bu iddianame konusunu konuşurken, Genelkurmay Başkanı Başbakan ile bu konuyu görüşürken Batman'daki 2 polisin ölümüne ve 5 emniyet görevlisinin yaralanmasına yol açan saldırı, gerçek komployu arayanların olaylara nasıl bakması gerektiğini göstermektedir.

Devamını Oku

İki ileri bir geri

6 Mart 2006

En büyük modernleşme projesinin ilk adımını attık ve durduk. Dışarıdan bakanlar, bir yıl önce Türkiye'deki değişimi öve öve bitiremiyordu.Sonra ne olduysa oldu ve geri adımlara geçildi. Karikatür işlerine takıldık, papaz cinayeti işlendi, Maliye Bakanı ve onun savunulması bütün gündemi doldurdu.Bu arada haftalarca futbol konuşuldu, İsviçre maçı rezaleti tartışıldı.Dünya kamuoyu Türkiye adını hep bu olaylarla, Ermeni konferansı rezaletiyle, Orhan Pamuk, Hrant Dink davalarıyla gördü.Bunlarla meşgul olan ve edilen Türk kamuoyu da bir süredir "Avrupa Birliği yolunda neredeyiz" sorusunu sormayı unuttu. Oysa bir yıl önce her tartışma bu ana sorunun çevresinde ortaya çıkıyor ve ana meseleye bağlanarak konuşuluyordu.Bugünkü gündemin ana maddeleri hep kısır çekişme konularından oluşuyor. Maliye Bakanı ile ilgili tartışma da, İstanbul'un trafik sorunuyla ilgili tartışma da aynı kısır döngüler içinde ve karşıdakini dinlemek değil, bağırmak şeklinde yürütülüyor.Abesle iştigalin sonucuHükümet Avrupa Birliği konusunda hangi aşamada olduğumuzu, yakın ve orta dönemde yapılması gereken "ev ödevlerini" halka anlatmak ve halktan destek istemek durumundadır.Halkı, sivil toplum örgütlerini, siyasi partileri, yerel yönetimleri ana hedeflere katkıda bulunmaya çağırmalı ve bu en önemli çabaya katılmaları için zorlamalıdır.Günlük sorunlara, tıkız tartışmalara takılmış, kendi kendini bunaltan bir hükümet görüntüsüyle asıl sorunlara dönüş zordur.Avrupa Birliği yolundaki duraksamadan en fazla memnun olanlar kuşkusuz Avrupa'daki Türkiye karşıtı gruplar. Türkiye'nin "bekleme" konumu, onların görüşmeleri olabildiğince uzatma planlarına uygun düşüyor. Türkiye'deki her olumsuz gelişme onların ekmeğine yağ sürüyor.Son bir yıl, birçok bakımdan ve Avrupa Birliği hedefi açısından "kaybedilmiş" zamanlar listesine eklenecektir.İleriye doğru iki hızlı adım attıktan sonra bir adım geriye gitmek ne zorunluluktur ne de kader.Bu geri adım sadece Ankara'nın pusulasını kaybetmesinin, ana hedefleri unutup "abesle iştigal" etmesinin doğal sonucudur. Olayların gerisinde kalan hükümetin ülkenin şu anda en fazla ihtiyacı olan dinamizmi tekrar kazanması için "zihniyetlerde" bir ince ayar yapılması gerekiyor.

Devamını Oku

Sokrates'in üçlü filtresi

4 Mart 2006

Eski Yunan'da, ünlü filozof Sokrates'in yanına bir tanıdığı geldi. "Önemli bir şey söylemek istiyorum" dedi adam.Sokrates "neyle ilgili" diye sordu.Adam söyledi: "Yakın bir arkadaşınla ilgili bir şey duydum, onu söylemek istiyorum.""O zaman bekle" dedi Sokrates, "Sana üç soru soracağım. Buna üçlü filtre de diyebilirsin. Ben bu soruları soracağım, sen üçüne de cevap verdikten sonra o arkadaşımla ilgili duyduğunu söyleyebilirsin.""Ne demek üçlü filtre" dedi adam."Bu bir tür test, bu testin sonunda arkadaşımla ilgili öğrendiğini bana söyleyip söylememeye kendin karar vereceksin."Adam merak etti: "Sor bakalım.""Birinci filtre gerçek filtresidir."Bana söyleyeceğin şeyin gerçek olduğuna tamamen emin misin?"Hayır" dedi adam, "ben de bunu başkasından duydum ve..."Sokrates adamın sözünü kesti:"Anladım; bu söyleyeceğin şeyin doğru olup olmadığını kesinlikle bilmiyorsun.Şimdi ikinci filtreye geçelim, bunun adı da iyilik filtresidir.Arkadaşım hakkında söylemek istediğin şey onun iyiliğine bir şey midir?""Hayır tam tersine, onun için kötü bir şey...""Anladım" dedi Sokrates, "Arkadaşım hakkında söylemek istediğin şey onun lehine bir şey değil ve sen bunun gerçek olduğuna da emin değilsin.Şimdi üçüncü filtreye geçelim, bunun adı da yararlılık filtresi.Arkadaşım hakkında bana söyleyeceğin şey benim için bir yarar taşıyor mu, işime yarar mı?"Adam düşündü, "Sanmıyorum" dedi."Evet, üçlü filtre bitti" dedi Sokrates, "bana arkadaşım hakkında söyleyeceğin kötü bir şey, üstelik gerçek olduğuna emin değilsin ve bunu bilmenin bana herhangi bir yararı yok. O zaman bu şeyi bana söylemen için hiçbir neden bulunmuyor."Arkasını döndü, yürüdü gitti.

Devamını Oku

Eli titrememiş

3 Mart 2006

İktidar koltuğunda oturanların neler yapabileceklerine dair sayısız örnek olay vardır. Binlerce, on binlerce kişi o koltuğun verdiği ısıyla kendini şaşırmış, insanlığını şaşırmıştır.Tabii tümünün adı insanlık tarihinin utanç sayfalarında yazılıdır. Bundan sonra da onların yanına başka isimler eklenecektir.12 Eylül 1980'de Genelkurmay Başkanı olarak askeri darbenin en tepesindeki kişi olan Kenan Evren'in son sözleri o koltuğun insanları ne hale çevirebildiğinin son örneğidir.Kenan Evren demiş ki:"35 kişi idam edildi. İdam edebilmek için kimsenin yaşını filan büyütmedik. İdamları onaylarken elim hiç titremedi, hiçbir zaman vicdan azabı da duymadım."Bu sözü rahatlıkla ve böyle söyleyebilen bir insanın ruh hali gerçekten incelenmeye değer."Kimsenin yaşını büyütmedik" sözüne gelince... Bu konuda birileri kendisini yanıltmış.* İlk idamı çabucak gerçekleştirebilmek için 18 yaşından küçük bir çocuğun yaşı büyütülmüş ve kalabalık bir olayda yakalanmış olan bu çocuk hızla, evet adalet kavramını yerle bir eden bir hızla idam edilmiştir.Vicdan azabı çekmemek için...Kenan Evren askeri darbenin gerekçesini anlatırken hep "iki taraf çatışıyor, masum insanların kanı dökülüyordu" diyor.* Kenan Evren, imza attığı 35 idam kararı arasında neden sadece bir taraftan olanların bulunduğunu da düşünmemiş. Ağca'nın askeri cezaevinden kaçmasını da merak etmemiş, gençleri iple boğan katillerin neden korunduğunu da merak etmemiş.Kenan Evren hiçbir şey düşünmemiş, hiçbir şey tartışmamış, hiçbir insani tepki göstermemiş; idamın insan öldürmek olduğunu da tam anlamamış.12 Eylül'den önce ne sağda ne de solda 35 kişi öldürmüş bir kimse vardır. Ama Kenan Evren 35 insanın idam kararını eli titremeden, yüreği burulmadan, durum hakkında normal bir insanın yapması gerektiği gibi kafa çalıştırmadan imzalamış. Bulunduğu makam, daha doğrusu silah zoruyla geldiği makam ona insanları öldürme yetkisini vermiş ve o da eli titremeden 35 insanın ölümünü onaylamış.Sonra da övünerek "hiçbir zaman vicdan azabı duymadım" diyor. Vicdan azabı duymak için de insanın belli beyinsel faaliyetler içinde olması, yaptıklarının nedenini düşünüp tartışabilmesi gerekir.35 insanın ölüm kararına imza atıp vicdan azabı duymamak için nasıl bir insan olmak gerektiğini kendisi de düşünsün.

Devamını Oku

Bizde olsa!

3 Mart 2006

Türkiye'de işlenmiş önemli bir "siyasi" cinayetin faillerinden birinin bir anlamda "korunduğu" izleniminin verilmesini Belçikalı yetkililerin açıklayabilmesi elbette zordur.Bu olayla ilgili olarak iade işlemleri ve yasal süreçle ilgili olarak Türk tarafının her şeyi tam olarak yapıp yapmadığını da bilmiyoruz. Türk yetkililer yapıldığını söylüyor. Bu durumda iadenin gerçekleşmemiş olması daha da açıklanmaz hale geliyor* Türkiye'nin en karanlık dönemlerine damgasını vurmuş kanlı eylemlerin ardında "başka eller"in bulunduğuna ilişkin kuşkular hep varolmuştur. Ne var ki bu konuda herhangi bir açıklık da sağlanamamıştır.Ancak Fehriye Erdal olayı gibi olaylar, su yüzünde görünenin ardında başka ilişkiler olduğu kuşkularını güçlendirmektedir.Belçika Hükümeti'nin Türkiye'de önemli bir iş adamının cinayetine karıştığı kanıtlanmış bir kişiyle ilgili icraatlarına karşılık mantıklı bir açıklama gelmemektedir. Belçika Adalet Bakanı dün olayla ilgili uzun açıklamalar yaptı, ama dişe dokunur bir şeyler söylemedi.Yalnız Belçika mı?Belçikalı sorumlu kişilerin bu olaydaki tutumlarını eleştirmek herkesin hakkıdır. Ancak eleştirir ve haklı tepkileri ortaya koyarken buna "kompleksli" bir ekleme yapmanın anlamı yoktur."Bizde olsa ortalık birbirine girerdi" sözü böyle bir karmaşık mantığın ürünüdür.Ne yazık ki Ağca olayından başlayarak onlarca, hatta yüzlerce "Fehriye Erdal olayı" ülkemizde yaşanmıştır. En kanlı terör eylemlerinin failleri neredeyse ellerini kollarını sallayarak hapisanelerden, hatta askeri hapisanelerden çıkabilmiş, devlete mensup kişilerin korumasında icraatlarına devam edebilmişlerdir. Susurluk ilişkileri çerçevesinde, Fehriye Erdal'ın üyesi olduğu yasa dışı örgütle ilgili önemli bağlantılar da ortaya çıkmış, ancak bunların sonuna kadar gidilmemiştir.Fehriye Erdal olayı Belçikalı yöneticiler açısından utanç verici bir olay olabilir. İlerde bu olayın kaynakları ve bağlantıları da ortaya çıkarılırsa herkes öğrenir. Ancak Fehriye Erdal olayı sadece Belçika'yı ilgilendiren bir olay değildir. Olayın bir ucu Türkiye'dedir ve açıklanmaya muhtaç çok fazla nokta bulunmaktadır. Belçika'ya ağır eleştiriler yönetirken olayın Türkiye ucunu unutmamak gerekiyor.

Devamını Oku

Ayıp oluyor

1 Mart 2006

Bir ülkenin başbakanının her sözü önemlidir. Ama bizim Başbakanımız'ın sözleri giderek önemini yitiriyor. Önemsiz, ağıza geldiği gibi çıkmış sözlerin toplamında da bir önemsizlik yığını oluşur. Sonunda hiçbir sözün dikkate değer bir tarafı kalmaz.Tayyip Erdoğan şu anda bütün zamanını bu işe vermiş durumda. Danışmanların yazdığı metinlerin dışına çıktığı anda ağzından dökülen sözler bütün endazeleri de aşıyor nezaketleri de aşıyor.Tayyip Bey'in dün yine bir dış geziye çıkarken giderayak medyaya yaptığı saldırı da bu endaze ve nezaket aşımının son örneği.Maliye Bakanı ile ilgili bir soru Başbakan'ı "çıldırtıyor" ve Başbakan şöyle konuşmaya başlıyor:"AK Parti iktidarı kendi kararını kendisi verir. Biz ne zaman nasıl adım atacağımızı biliriz."* Tabii ki sonuçta kararı iktidar verir, iktidarın en başında bulunan en sorumlu kişi verir. Ama bu kararı akşam yatıp sabah uyandığındaki ruh haline göre vermez. Toplumu dinler, insanları dinler, sözü dinlenmeye değer kişileri dinler.Burada konu Maliye Bakanı'dır, hani televizyonların reklam kuşaklarında "Unakıtan pastörize yumurta" reklamında adı geçen "Unakıtan" ailesinin büyüğü olan Bakan.Tayyip Bey devam ediyor:"Medya bu konuda kendisini fazla yormasın. Medyanın ileri gelenleri de kendilerini yormasın. Köşe yazarları da kendilerini yormasın."* Demiş oluyor ki Başbakan, "medyada yer alan hiçbir haber ve bilgi benim umrumda değildir, ben bunlara aldırmam."Yani Tayyip Bey, kendi hükümetinin Maliye Bakanı'nın adının "pastörize yumurta" markası olmasına aldırmıyor.Siyasi tarihimize bir bakınTayyip Bey devam ediyor:"Attıkları birçok iftiranın yalan olduğu ortaya çıkıyor."* İster Başbakan olsun, ister sade vatandaş, birisi bir başkasını "iftira atmak"la suçladığı zaman bunun kanıtlarını da ortaya koymak zorundadır. Başbakan Maliye Bakanı'nı bu kadar sahiplenme duygusu içindeyse kamuoyunun önüne çıkar ve bu bakan hakkında yayınlanmış bütün iddialara tek tek cevap verir.Tayyip Bey devam ediyor:"Ve bunun bir şeyler karşılığında olduğunun biz farkındayız. Bakın bu konuda bu kadar ağır söylüyorum."* İşte burada işin içine "ayıp" kelimesi giriyor. Bu cümleyle Başbakan, Maliye Bakanı ile ilgili yayın yapanların bu faaliyet karşılığı çıkar sağladığını ya da sağlamayı umut ettiğini söylüyor. Kendisi de yaptığı suçlamanın ağırlığının farkında olduğunu belirttiğine göre bunun gereğini yerine getirmek zorundadır.Yani bildiği ne varsa açıkça söylemek zorundadır.Ve Tayyip Bey'in son cümlesi:"Bugüne kadar gelmiş iktidarlardan bir iktidar değiliz."* İşte en büyük yanılgı cümlesi budur. Tayyip Bey Türk siyasi tarihi hakkında biraz bilgi alırsa, kendisinin yaptığı bu konuşmayı yapmış onlarca siyasi olduğunu görecek ve her birinin siyasi hayatının bitiş şeklini öğrenecektir.

Devamını Oku

Ateşe atlamak?

1 Mart 2006

Önce Hamas lideri Halid Meşal geldi, sonra da Irak Başbakanı İbrahim Caferi... Yanıbaşımızdaki iki büyük ateş topunun tarafları olan kişilerin ziyaretleri ateşe fazla yaklaşmak anlamına geliyor.* Irak'ta fiili bir iç savaş var. Irak fiilen bölünmüştür ve şu anda savaşan Sünnilerle Şiileri bir arada tutmak imkânsız denecek kadar zordur.Irak'ın yakında yürürlükten kalkacak olan anayasası, aslında zayıf bir federasyon öngörmekte, dolayısıyla bölünmenin hukuki altyapısını hazırlamaktadır.Ayrıca Irak "hükümeti" hiçbir şeye hakim değil ve sadece Amerikan işgal kuvvetleri sayesinde ayakta duruyor. Irak'ta taşların yerine oturması bir yana, yangın her gün biraz daha yayılıyor.Bu yangının içine "biz durdururuz" diyerek atlamak, önümüzdeki en büyük tehlikelerden biridir.* AKP hükümetinin dış politika çizgisinde belirgin bir unsur öne çıkıyor. Bu da "tarihi bağlar" ve "dinsel bağlar" dolayısıyla Ortadoğu'da aktif rol almak şeklinde özetlenebilir. AKP içinde ve oldukça üst kademelerde, bugünkü Türkiye'yi Müslüman dünyanın lideri "Osmanlı" gibi görme eğilimleri zaman zaman ortaya çıkıyor.Gerçekçi ve somut öncelikOrtadoğu'da, özellikle de kan gölüne dönmüş bir Irak'ta sözü dinlenir bir arabulucu olmak hiç kimse için kolay değildir. Ankara için de kolay değildir. Trilyonlarca dolar değerinde bir petrol varlığının paylaşım savaşında söz sahibi olabilmek için bazı güçlere sahip olmak gerekir.Ancak gerekli güç ve silahlara sahip olmadan ateşin içine arabulucu ya da "Müslüman dünyanın lideri" pozlarında atlamak, büyük tehlikelere gebe yanlışların başında gelir.* Irak meselesinde Türkiye açısından en önemli unsur, gerçekte kurulmuş olan Kürdistan ile sağlanması gereken barışçı işbirliğidir.Tabii ki bunu gerçekleştirmek de kolay değildir, ama geleceğin inşası ve Türkiye'nin ateşten uzaklaşması bu politikada ısrar edilmesinden geçiyor.Bu politikanın önemli unsurlarından biri de kuşkusuz Türk vatandaşı Kürtlerin geleceği ve hayal peşinde koşmaktan vazgeçmeleriyle ilgilidir."Müslüman dünyanın liderliği" gibi gerçeklerden kopuk ve hayali bir misyona soyunmak Türkiye'ye ancak yeni sıkıntılar getirir. Türkiye'yi "Müslüman dünyanın Batı'daki temsilcisi" gibi görenlerin çabaları da Türkiye'yi Ortadoğu'nun yangınlarına daha fazla yaklaştırmaktan başka sonuç veremez.

Devamını Oku