Bu da böyle bir ders

19 Şubat 2006

Hint diyarında hüküm süren bir hükümdar hırsızlığın da bir zanaat olduğuna karar vermiş, bu zanaatın bütün inceliklerini, sırlarını öğrenmek istemiş.Vezirlerinden ülkenin en iyi hırsızını bulup getirmelerini istemiş. Hükümdarın adamları bütün ülkeyi aramış taramış, hapistekilerle, dışarıdakilerle konuşmuşlar ve Hint diyarının en usta hırsızı olarak belirledikleri adamı bulup hükümdarın karşısına getirmişler.Adam hükümdarın karşısına dikilmiş. Gözlerinde büyük bir şaşkınlıkla birlikte ağır hakarete uğramış bir insanın tepkisi okunuyormuş. Ve hükümdarın konuşmasını bile beklemeden kendisi konuşmaya başlamış:"Ben mi hırsızlık yapıyormuşum? Ben mi yankesicilik yapıyormuşum? Hükümdarım, bunlar senin gibi yüce bir kişiyi bile kandırmayı nasıl başarmışlar? Ben hayatım boyunca hiç hırsızlık, yankesicilik yapmadım! Ama hep düşmanlarımın iftirasına uğradım! Bana dediler ki, hükümdar hırsızlığın sırlarını öğrenmek istiyor... Ben bir şey öğretemem çünkü bilmiyorum..."Ve aynı tempoda uzun uzun yakınmış; kendisini kıskanan, kendisine düşmanlık eden komşularından yakınmış, bunların dedikoduları yüzünden başına böyle işler geldiğini ağlayarak anlatmış. Arada hükümdara iyice yaklaşıp, elini tutmak için de uzanıyormuş.Sonunda hükümdar ikna olmaya başlamış ve adamın salınmasını emretmiş. Adam salondan çıktıktan birkaç dakika sonra az önce parmağında bulunan çok değerli bir yüzüğünün kaybolduğunu fark etmiş. Hemen emir vermiş, sarayın kapısından çıkmak üzere olan adamı yakalayıp geri getirmişler.Adamın üstü aranmış ama yüzük bulunamamış. Hükümdar, yüzüğü yakında bulunan bir suç ortağına vermiş olabileceğini düşünmüş ve adamın hemen hücreye atılmasını, ertesi sabah da kafasının kesilmesini emretmiş.Hükümdar bu emirleri vermiş ama içine de kurt düşmüş. Gece, hep adamın yakarışlarını, ağlamalarını hatırlamış. Dayanamamış, hücrelerin bulunduğu bölüme inmiş, nöbetçilere de seslerini çıkarmamalarını söylemiş ve adamın hücresinin az ilerisinde dinlemeye koyulmuş.Adam tıpkı gündüz yaptığı gibi ağlamaya devam ediyor, suçsuz olduğunu, şanssızlığı yüzünden bir kez daha iftiraya uğradığını tekrarlayıp duruyormuş.Hükümdar adamı uzun uzun dinledikten sonra suçsuz olduğuna karar vermiş ve sabah erkenden vezirini çağırtıp, adamı affettiğini, hücreden çıkarıp yanına getirmelerini söylemiş.Adam hükümdarın önüne getirildiği zaman yüzünde çok başka bir ifade varmış. Selam verdikten sora iki avucunu birleştirip uzatmış ve hükümdarın şaşkın bakışları arasında açmış. Kayıp yüzük avucunda duruyormuş. Hükümdar yüzüğü alırken adam konuşmaya başlamış:"Benden hırsızlığın, yankesiciliğin sırlarını öğretmemi istediniz. İşte birincisi: Şartlar ne olursa olsun, gerçek zanaatınızın ne olduğunu hiçbir şekilde belli etmeyeceksiniz, çok namuslu bir vatandaş gibi davranacaksınız, herkesin sizi öyle görmesini, öyle olduğunuza inanmasını sağlayacaksınız. İkinci ders de şu: En kötü durumda yakalanmış, en ağır cezaya çarptırılmış olsanız bile bıkmadan, usanmadan masum olduğunuzu tekrarlayacaksınız."Hükümdarın şaşkın bakışlarına aldırmadan sormuş: "Üçüncü ders için ne zaman gelmemi emredersiniz?"

Devamını Oku

Deneyimin önemi

18 Şubat 2006

Hükümetin çeşitli konularda yaptığı acemiliklerin son örneği Hamas ziyaretinde yaşandı. Bu ziyaret gizli bir "temas başlangıcı" olabilirdi, ama gizli tutulmadı ya da tutulamadı. Ziyaretin tarafları ve görüşmelerin içeriğiyle ilgili doğru dürüst bilgi verilmediği için tam bir kargaşa yaşandı.Önce Başbakan Erdoğan'ın da Hamas heyetiyle görüşeceği, ama bunu AKP Genel Başkanı kimliğiyle yapacağı bildirildi, sonra da görüşmenin gerçekleşmediği açıklandı.Bu acemilikler, ziyaretin Dışişleri Bakanlığı'nın önemli ölçüde devre dışı bırakılarak gerçekleştiğine ilişkin iddiaları gündeme getirdi.Ziyaret, bir arabuluculuk faaliyetinin başlangıcı olabilirdi ama konuyla ilgili diğer tarafların, hatta Filistin'in Ankara Elçisi'nin de bilgilendirilmediği anlaşıldı.Önce Hamas'çıların ziyaretinin üç gün süreceği bildirildi, sonra heyet iki gün dolmadan dün akşam saatlerinde apar topar gitti...Ders çıkarılmalıdırBütün bunlar "devlet deneyimi" denilen özelliğin önemini göstermektedir. Hamas gibi bir örgütün, Filistin'de seçimleri kazanmış ancak henüz hükümet kurmamış olduğu bir sırada ilk kez dünyaya açılabileceği kapının Türkiye olması, her bakımdan önemlidir.Ama bu iki günün "yönetilme" tarzı, ziyaretin Ankara tarafındaki büyük boşlukları ortaya çıkarmıştır.AKP'nin üç yıllık yönetim döneminde Ankara'daki yüksek bürokraside çok büyük değişiklikler yapıldı. "Devlet deneyimi" zayıf kadroların kilit noktalara getirilmesi AKP tarafından "yenilenme" gerekçesiyle savunuldu.Ancak bu "yenilenme"deki içeriğin tarzı, sık sık "acemilik" görüntüsü verilmesine yol açıyor. Bu durum, zaman zaman kanun ya da kararname hazırlıklarında da ortaya çıkıyor.* Bazı acemilikler, deneyim eksikleri giderilebilir. Yanlış yazılmış bir kararname düzeltilir, kanun değiştirilir.Ama Hamas'çıların ziyareti gibi uluslararası bir olayda yapılan yanlışların onarımı zordur. Ve onarım çabaları da Ankara'nın siyasi inandırıcılığını zedeler.* AKP hükümetinin "Hamas operasyonu" baştan sona deneyim eksikliğinin, acemiliğin; yönetimin kendisiyle ilgili yanlış kanaatlerin sergilendiği bir olay olmuştur.* Ankara'nın en tepesindeki siyasiler bu olaydan ders çıkararak kendi güç ve imkânlarını gözden geçirmek zorundadır.

Devamını Oku

Sıkıntılı ziyaret

17 Şubat 2006

Filistin'de seçimleri kazanan radikal İslamcı Hamas'ın en önemli isimlerinden biri aniden geldi. "Aniden" kelimesi en azından kamuoyuna ait bir niteleme. Çünkü anlaşıldığı kadarıyla Dışişleri Bakanlığı bu ziyareti daha önceden biliyordu.Dışişleri biliyordu ama kimin davet ettiği sorusuna dün kimse cevap vermedi. Hamas heyeti, kendisi gelmek istediyse de birisiyle temas kurup kabul edilmeyi istemiştir. Yani Ankara'da bir "muhatap"ı vardır. Ama bu "muhatap"ın kim olduğu belli değil!* Bu ziyaret dolayısıyla Hamas ile "resmen" ilişki kurmuş olan ilk ülke Türkiye olmuştur. Neresinden bakılırsa bakılsın, bu "resmi" bir ziyarettir.Hamas heyeti, turistik ya da kültürel bir gezi için değil, üst düzeyde temasta bulunmak için gelmiştir.* Ziyaret talebi Hamas'tan geldiyse, bunun anlamı Hamas'ın Batı dünyası ile köprü olarak Ankara'yı seçtiğidir.Yani, kapsamı tam olarak belli olmamakla birlikte Türkiye'ye bir arabulucu rolü yüklenmektedir.Ankara'nın bu role kendiliğinden talip olması zayıf bir ihtimaldir. Böyle bir girişimin Ankara'dan başlaması için en azından Batı'nın önemli merkezlerinin, en başta da Washington'ın onayı olması gerekeceği bilinmektedir.Çok zor ve tehlikeliBaşbakan Erdoğan'ın kendisini ve Ankara'yı İslam dünyasında özgün bir model ve son dönemde ABD'de geliştirilmiş teorilere uygun olarak İslam dünyasının "lideri" konumunda gördüğünün işaretleri vardır.* Eğer Hamas'çıların ziyareti, bu mantık çerçevesindeyse ve tümüyle Ankara'dan kaynaklanan bir girişimin ürünü ise Türkiye'nin uluslararası düzeyde yeni sıkıntılarla karşı karşıya gelmesi büyük olasılıktır.Bugün Ortadoğu sorunu, sadece Filistin - İsrail meselesi değildir; İran krizi, Irak'taki işgal ve Suriye-Lübnan gerilimi; bütün bunların bir arada olduğu bir düğümler toplamıdır. Her düğüm bir diğerine ve bütün diğerlerine bağlıdır.Bu ortamda arabuluculuk görevi, son derece zor, çok büyük diplomatik beceri ve de belli ölçüde yaptırım gücü gerektiren bir işlevdir. Böyle durumlarda yapılacak her hatanın sonucu, taraflardan en azından birinin arabulucuyu "düşman" olarak görmesiyle sonuçlanır. Bazen her iki taraf da arabulucuyu "düşman" safında görür. Güçlü olmayan bir arabulucu da böyle bir duruma kolaylıkla düşebilir.Ankara'ya Hamas ziyaretiyle başlayan süreç, kim başlatmış olursa olsun, hem çok zordur hem de çok tehlikelidir.

Devamını Oku

Laf olsun diye

16 Şubat 2006

AKP, Maliye Bakanı Unakıtan'a sahip çıktı ve onu gensoruda "yedirmedi". Maliye Bakanı'nın yaptığı konuşma canlı yayınlarla aktarıldı ve herkesin Bakan'ın savunmasını izlemesi sağlandı.Bakan'a sahip çıkanlar, bu savunmanın kamuoyu açısından ve AKP açısından tatmin edici olup olmadığını düşünmelidir.Dayanaksız suçlamalar her zaman döner ve suçlamayı yapana fatura edilir. Ancak Maliye Bakanı ile ilgili konuların yarattığı soru işaretlerini temizlemek de kolay olmayacaktır.Bakan, savunmasını yaparken gazete haberlerini ve yorumlarını da gösterdi. Maliye Bakanı'nın suçlandığı konuları ortaya atanlar yine aynı gazetelerdir. CHP gazetelerde okuduğu iddialar üzerine kurduğu muhalefet faaliyetini, gazete yayınlarına başka bir unsur eklemeden, daha fazla araştırma yapmadan sürdürmektedir.* Maliye Bakanı'nın sorumlu olduğu konularda, TÜPRAŞ hisselerinin satışı dolayısıyla bir sermaye grubuna büyük çıkar sağlamak, Galataport ihalesinde aynı grubu kayırmak gibi iddialar, son aylarda gazete manşetlerinde yer almış ve tartışılmış konulardır. Aynı şekilde, Bakan'ın çocuklarının ticari faaliyetleri ve kaçak villaları da yine gazetelerde yer almış konulardır.AKP'nin şansı...CHP'nin Maliye Bakanı hakkında verdiği gensoruda yer alan bütün unsurların tek kaynağı bu gazete haberleridir.Bu durum da, hükümetin kamu adına denetimi kuşku yaratmış konularda açıklama yapmak zorunda bırakılması görevinin aslında Meclis dışında yerine getirildiğini gösteriyor.Basının "kamu görevi" yapmasının anlamı da budur. Ve suçlanan Bakan, kendisini savunmak için yine gazete haber ve yorumlarını göstermek durumunda kalmıştır. Dolayısıyla bu tartışmalı konularda gazetelerde farklı görüşlerin de yer aldığı görülmektedir.* AKP hükümeti, birçok açıdan şanslıdır. En büyük şansı da Meclis içinde etkili bir muhalefetin bulunmaması, Meclis içinde zorlanmamasıdır. Maliye Bakanı hakkında verilen gensorunun kolayca atlatılması da bunu gösteriyor.Hazırlıksız verilmiş, üzerinde iyi çalışılmamış gensoru yine vasat savunmalarla geçiştirilebiliyor.* Gensoru Meclis'teki siyasi denetimin en önemli araçlarından biridir ve gensoruyu verenler iyi hazırlanmak, yeni unsurları Meclis önüne getirmek ve denetime uğrayan tarafı da çalışmaya zorlamak durumundadır. Bu mekanizmayı iyi kullanamayan ya da laf olsun diye kullanan muhalefetin de kamuoyu üzerinde etkili olması beklenemez.

Devamını Oku

Asıl tehlike

15 Şubat 2006

Vatan'ın ayrıntılarını yayınladığı seçim araştırmalarında büyük bir tehlikenin izleri görülüyor. Bu tehlike sadece AKP'lilerden oluşan bir Meclis'in ortaya çıkmasıdır.CHP, MHP ve DYP'nin yüzde 10'luk barajı geçmeleri çok düşük puanlarla gerçekleşebilir. Ama bu durum, aynı zamanda üç partinin yüzde 9 dolayında oy alarak Meclis dışında kalması ihtimalinin bulunduğunu da gösteriyor.* Eğer Güneydoğu'daki Kürt kökenli Türklerin çoğunluk olduğu illerde bağımsız adaylar seçime girer ve bunlar daha sonra DTP'de birleşirse görüntü daha da garip bir hal alacaktır.Bu senaryonun ucunda Meclis'te 520-530 AKP'li milletvekilinin ve 20-25 Kürt milletvekilinin yer aldığı bir tablo bulunmaktadır.* Bu Meclis'te merkez ve merkez sağ AKP tarafından temsil edilecek, milliyetçi Kürt hareketleri de DTP tarafından temsil edilecektir.* Bu Meclis'te "Sol" olmayacaktır.Böyle bir Meclis Türkiye'nin toplumsal ve siyasal yapısını temsil etmeyeceği gibi, demokrasinin geleceği açısından da büyük tehlikelere gebe bir ortam yaratacaktır.En kötü senaryoAşırı güçlü bir siyasi iktidar, her zaman hem ülke hem de kendisi için tehlikedir. Böyle bir aşırı güç "odunu koysam milletvekili seçtiririm", "siz isterseniz hilafeti geri getirirsiniz" mantığına götürebilir ki bunun ucunda da demokrasinin çok ağır yaralar alması vardır.Kendini çok güçlü ve seçeneksiz hisseden her iktidarın pusulasını şaşırması olasılığı çok yüksektir.Bu senaryo hiç de uzak bir olasılık değildir. Ve eğer bu senaryo gerçekleşirse sorumlusu da sadece CHP yönetimi olacaktır.CHP'yi 1999'da yüzde 10'un altında bir oy oranına çeken aynı yönetimdir ve şu anda da partinin sürekli erimesinin sorumlusudur.Bu erimenin sonucu da solun bir seçenek olmaktan çıkmasıdır.Gelişmiş demokrasi değerlerini temsil edemeyen, bu değerleri savunarak Türkiye'nin daha ileri gitmesinin öncüsü olamayan bir CHP'nin iktidar seçeneği olmaktan çıkması kaçınılmazdı. Ve Baykal yönetimi bunu yapmıştır.Vatan'ın seçim araştırmalarına dikkatle bakanlar en kötü senaryonun, yani tek partili bir Meclis olasılığının çok da uzak olmadığını görecektir. Bu tehlikeyi uzaklaştıracak herhangi bir "dinamik" de ufukta görünmüyor.

Devamını Oku

Sonuçlar aynı

14 Şubat 2006

Üç ayrı araştırma kuruluşunun yaptığı seçim anketleri Vatan'ın birinci sayfasında yer alıyor. Üç araştırmanın sonuçları da aynı "eğilimleri" gösteriyor.Birinci tartışmasız sonuç: AKP açık ara birinci parti durumundadır.İkinci tartışmasız sonuç: CHP erimeye devam etmektedir.Üçüncü "tartışmalı" sonuç: AKP ve CHP dışında Meclis'e girme ihtimali bulunan iki parti MHP ve DYP'dir.Dördüncü tartışmasız sonuç: Bütün diğer partiler yüzde 5 ve altındaki oy oranlarıyla "marjinal" konumda kalacaklardır.Beşinci tartışmasız sonuç: AKP'nin liberal ve Avrupa Birliği yönündeki politikalarına tepki gösteren "milliyetçi - muhafazakâr" oylar MHP'de toplanmaktadır.* Bu sonuçları değiştirebilecek ihtimaller de bellidir. Eğer DYP-ANAP birleşmesi gerçekleşirse bu yeni parti yüzde 10'luk barajı geçme ihtimaline daha fazla yaklaşır.Zaman kime çalışıyorBu tablodan çıkarılabilecek bir başka sonuç daha var. Zaman CHP'nin aleyhine, ama MHP'nin lehine çalışıyor. Genel seçimlerin 2007'de yani zamanında yapılması halinde, CHP'nin yüzde 10 sınırına daha fazla yaklaşacağı, buna karşılık MHP'nin yukarı gidişinin de süreceği öngörülebilir.CHP'nin "soldan" yaptığı muhalefet ya da yapamadığı muhalefetin odağı radikal sağa kaymıştır. Bunun görmek için fazla ayrıntılı araştırmalara bile ihtiyaç yok. Kendisini "sol" diye niteleyen ancak radikal sağın geleneksel politikalarına yakın bir çizgide muhalefet yapmaya çalışan CHP'nin erimesinin kaçınılmazlığı uzun süredir ortada.* Bu sonuçlar CHP'nin benimsediği siyasi çizginin, kendi geleneksel seçmenini bile tatmin etmediğini gösteriyor. Ve bunun doğal sonucu da CHP'nin hızla bir tartışma ortamına girerek kendini açık ve cesur şekilde sorgulamasıdır.* Bugünkü koşullar değişmezse AKP'nin önümüzdeki dönemdeki rakibi yine sol değil, CHP değil; radikal sağ, MHP olacaktır. Bunun Türk demokrasisine getireceği sıkıntılar da bellidir. Ayrıca Avrupa Birliği yolunda, yükselen bir radikal sağ muhalefet başka büyük sıkıntıları da getirecektir.CHP'nin toplumsal ve siyasal alanı radikal sağa terk etmesinin vebali elbette ki partinin bugünkü yönetimi dışında başka kimsenin üzerine yüklenemez.

Devamını Oku

Bir kelime yok eder

13 Şubat 2006

Pazar günkü gazetelerin tümünün, bir iki siyasi durumu belli gazete dışında tümünün birinci sayfasında Tayyip Erdoğan'ın bir vatandaş ile yaptığı konuşma yer aldı."Lan", "anan" gibi kelimelerin kullanıldığı bu konuşmayı pazar günü en az 20 milyon Türk vatandaşı ayrıntılı olarak okuma imkânına sahip oldu. Bir gece önceki televizyon haberlerini de düşünürsek bu konuşmayı öğrenen vatandaş sayısı 30 milyonun üzerine çıkmış oluyor.Bu 30 milyon vatandaşın arasında kaçı "Helal olsun Başbakan'a, adamın hak ettiği cevabı verdi" demiştir, kaçı "Oldu mu şimdi Başbakan'a yakıştı mı" demiştir?Kaçı da "Eyvah Türkiye Cumhuriyeti'nin Başbakanı nasıl böyle konuşabilir" demiştir?* Bu soruları Başbakan'ın da kendi kendisine sorması ve acı gerçeği kabul etmesi gerekiyor. Başbakan sinirlerine hakim olmakta çok fazla zorlanıyor ve kendisini çok kolay kaybedebiliyor.* Toplumu yönetme gibi bir göreve talip olanlar, bazı lükslere sahip olamazlar. Özel hayatlarını istedikleri gibi yaşayamazlar, mala mülke tamah edemezler, kendilerini kaybedemezler, örnek olmak gibi bir işlevleri olduğunu unutamazlar. Bu ve buna benzer insani zaaflarına rağmen ülke yönetmeye kalkmak mümkün değildir. Dilediği gibi konuşmak isteyen, başbakan olmaya, bakan olmaya, ülkeyi yönetmeye talip olamaz.Önce en tepedekilerHer mesleğin kendine özgü fedakârlık alanları vardır. Siyaset mesleğine heves edenler de bilmek zorundadır ki, bu meslekte fedakârlık alanları çoktur. Bunlardan biri de ağzına geldiği gibi konuşmamaktır.Başbakan'ın cumartesi gösterisinin yarattığı soru işaretlerinden birini daha hatırlamak gerekiyor.Böyle basit bir tartışmada sinirlenip ağzını bozabilen bir kişi çok daha önemli ve hayati konularda duygularının üzerine çıkıp, kendisine egemen olup sağlıklı karar alabilir mi?Erdoğan'ın cumartesi sohbetini izleyen her vatandaşın bu soruya vereceği cevap bellidir.Tabii ki bu cevabın da Başbakan'ı ve AKP'yi memnun etmesi mümkün değildir.Son olarak şunu da tekrar etmeliyiz:Hayatın her alanında kalitesini yükseltmeye çalışan bir toplumda siyasetin kalitesini düşürecek her şey, her kelime topluma yapılmış büyük kötülüktür. Bunu da aklından hiçbir an çıkarmaması gerekenler, her zaman en tepedekilerdir.

Devamını Oku

Ölümlü dört hikâye

12 Şubat 2006

Aslanın biri bir tuzağa yakalanır, fena halde yaralanır. Ayağını tuzaktan kurtardıktan sonra bir kuytuya saklanır. Ama yarası ağırdır, uzandığı yerde inlemektedir. O sırada yakınlarından bir kaplumbağa geçer, aslanın inlemelerini duyar, yanına gelir, "Geçmiş olsun arkadaş, nedir bu halin" der.Aslan sadece "Yaralandım" diye cevap verir.Kaplumbağa üsteler: "Az önce bizim arkadaşlar ava çıkmışlardı, sakın onlar yanlışlıkla seni yaralamış olmasın..."Aslan başını çevirerek konuşur: "Beni bu yara öldürmez, ama bu halimde senden bu sözü işitmek öldürür!"***Adamın biri ailesini geçindirebilmek için bin bir zahmetli işi yapıyor, yine de ancak kıt kanaat bir nafaka sağlayabiliyordu. Bir gün sabahın kör karanlığında şehre odun taşırken birden dermanı kesiliverdi.Yükünü bir büyük kayanın üzerine bıraktı, kendisi de oturdu ve yüksek sesle halinden, hayatından, fukaralığından sızlanmaya başladı. Sızlandı, sızlandı, sonra ağzından şu sözler döküldü:"Ey ölüm neredesin, gel de beni kurtar!"O anda karşısında Ölüm belirdi:"İşte buradayım, söyle ne istiyorsun?"Adam şaşırdı, bir an durakladı sonra şöyle dedi:"Şey, şu yükü tek başıma sırtıma alamıyorum. Bir el versen de yüklenip yoluma gitsem..."***Bir Arap hükümdarı olan Zeyyat oğlu Mehmed, kızdığı insanları ölümle cezalandırmaktan bile tatmin olmamaya başlamış. Bir gün aklına bir fikir gelmiş. Demirden büyük bir fıçı yaptırmış, içine de çiviler yerleştirilmesini istemiş. Cezalandırılacak olanlar bu çivili fıçıya konulacak, üzerlerine sürekli kızgın yağ dökülecek, böylece uzun bir işkenceyle öleceklermiş.Çivili demir fıçı tamamlandığı sırada bir ayaklanma çıkmış, Mehmed'i yakalayan düşmanları, fıçının henüz hiç kullanılmadığını öğrenmişler. Başkaları için planladığı şekilde öldürülen ilk kişi Mehmed olmuş.***Hint diyarının bir köşesinde bulunan Serendib ülkelerinde bir hükümdar ölünce onu yerden bir karış yükseklikte bir arabaya koyarlar, sırt üstü bağlarlarmış.Araba çekilerek gezdirilirken, başı yere değen hükümdarın saçı sakalı iyice toza toprağa bulanırmış.Hükümdarın cenazesi böyle dolaştırılırken, ardından elinde süpürgeyle bir kadın gelirmiş. Bu kadın süpürgeyle hükümdara biraz daha toz toprak bulaştırırken şöyle bağırırmış:"Ey gafil insanlar... Şu gördüğünüz fani daha dün sizin çok kudretli hükümdarınızdı. Bugün dünyaya veda etti ve toprağa yaklaştı. Ona bakın, en kudretlinin de sizden farkı kalmadığını görün!"Bu tören üç gün devam eder, sonra büyük bir ateş yakılır, cenaze içine konulur, daha sonra da küller rüzgârda savrulurmuş.Hükümdarlar yakılırken, isteyen karıları da ateşe girer, onların külleri de hükümdarın külleriyle birlikte rüzgâra karışırmış.

Devamını Oku