Mal varlığı tartışması, çıktığı gün bitebilir, bugün olduğu gibi halkın kafasında birçok soru işaretini uyandırmadan kapanabilirdi.Maliye Bakanı "söyledi ya da söylemedi" ama Yeni Şafak Gazetesi'nin manşetinde ona atfen ve Deniz Baykal tarif edilerek bazı iddialar yer aldı.Bunun üzerine Baykal karşı saldırıya geçti, diğer partilerin sözcüleri de ona katıldı, hep birlikte doğrudan Başbakan'a yüklendiler.Buraya kadar, her ülkede olması mümkün bir siyasiler arası polemik yaşandı. Bundan sonra durum karıştı ve demokratik şeffaflıktaki eksikliklerimiz ortaya döküldü. * Demokrasinin temel kavramlarından biri olan "şeffaflık" konusunda toplumsal duyarlılığımızın temelleri sağlamlaşmış olsaydı şöyle olurdu:Başbakan Erdoğan hemen medyayı çağırır, belediye başkanı, parti genel başkanı ve başbakan olduğu dönemlerdeki mal beyanlarını açıklardı. Bu beyanlar arasında ortaya çıkan farkları da anlatırdı.Tabii ki bu durumda diğerlerinin de; başta Baykal olmak üzere bütün parti liderlerinin, hatta Erbakan'ın da aynı şeffaf açıklamayı yapması beklenecekti.O zaman Baykal da, Ağar da, Mumcu da, Erbakan da, Ecevit de, Bahçeli de aynı şekilde net açıklamalar yapmak zorunda kalacaklardı.Şeffaflaştırın...Mal varlığı açıklamasını net bir şekilde yapamayan, laflan karıştıran, rakamları yuvarlayan olursa bütün kamuoyu aynı doğrultuda baskı yapacak ve herkes şeffaf olmak zorunda kalacaktı.Bunu yapmayan da "bir şeyler saklıyor" konumuna düşecek ve yine kamuoyu baskısıyla "evine" gönderilecekti.* Şu anda ise kamuoyunun dikkati Başbakan Erdoğan üzerinde kaldı. Eğer Erdoğan daha birinci gün tatmin edici bir açıklama yapmış ve bütün diğer liderleri aynı "şekilde" açıklama yapmaya çağırmış olsaydı durum bambaşka olacaktı.Vatandaşlar yapılan açıklamaları yan yana koyacak ve bütün liderleri hep birlikte "dürüstlük sınavı"ndan geçirecekti.Şu anda Erdoğan bu sınava girmeyi reddetmiş konumdadır.Bundan sonra kamuoyunun tatmin olabilmesi için liderlerin sadece kendi mal varlıklarını açıklamaları yetmeyecektir. Eşlerinin, çocuklarının, ana-babalarının mal varlığındaki gelişmeleri de açıklamak durumundadırlar.Türk halkının bunu isteme hakkı doğmuştur.Bu ihtiyaca cevap verilmediği sürece de soru işaretleri oluşmaya devam edecektir.
Başbakan Erdoğan, kendisini herhangi bir alanda yenilmiş hissettiği anda hemen medyayı suçlamayı alışkanlık haline getirdi.Konu malvarlığı oluyor, Erdoğan medyayı suçluyor. Konu Galataport kargaşası oluyor, Erdoğan yine medyaya yükleniyor.Konu Maliye Bakanı'nın sit alanındaki kaçak villaları oluyor, Erdoğan yine "medyaya karşı arkadaşına sahip çıkacağını" bildiriyor.* Vatan Gazetesi, gazetecilik görevlerinin en temel alanlarından biri olan "halkın sesini duyurmak" konusunda bir çaba gösterdi, Başbakan yine bağırıp çağırdı.* Son günlerde Futbol Federasyonu ile bazı sivil toplum örgütlerinin genel kurullarına AKP büyük ağırlık koydu, ama sonuçlar hep tersine çıktı.Eğer Başbakan bu konularda da konuşmuş olsaydı, herhalde kendi kadrolannın yaptığı yanlışlardan söz etmeyecek, yine medyaya yüklenecekti.* Malvarlığı tartışmasını Başbakan'ın "düşman" bellediği medya değil, AKP'ye en yakın bilinen ve bugüne kadarki yayın politikasında bu yakınlık çizgisini hiç bozmayan bir gazete başlattı.* Galataport olayındaki çeşitli garabetleri medya buldu, yayınladı, halkı bilgilendirdi. Bu yayınlarda özel bir art niyet yoktu, medya İstanbul'un ana kimliğiyle ilgili bir projeyi bütün yönleriyle araştırma görevini yerine getirmişti.Nitekim Galataport ile ilgili yayınların gerçeklere dayandığı, hükümetin en önemli bakanlarından birinin meseleye ilişkin tavrıyla doğrulanmış oldu.Geçmişten ders almakGeçen üç yıla bakıldığında, Başbakan'ın medyayı suçlayarak sıkıntılı durumları atlatma girişimlerinin daha onlarca örneği olduğu görülecektir.Bir yönetici için en olumsuz durumlardan biri, medyanın kendisine "düşman" olduğunu düşünmesidir. Kendisine "düşman yaratmak" üzerine kurulan hiçbir siyasetin başarılı olması mümkün değildir.Turgut Özal da zamanında aynı yanlışa düşmüş, medya ile savaşa başladığı andan itibaren inişe geçmişti. Tansu Çiller ve Mesut Yılmaz örneklerini de Erdoğan'ın iyi hatırlaması gerekir. Çünkü kendisinin önce İstanbul Belediye Başkanı, sonra da Başbakan olmasını sağlayan, o çatışma ortamlarıdır.Başbakan ya da herhangi bir üst düzey yetkili, medyanın asla "düşman" olmadığını, yanlış yapsa da yanlışını düzeltmek konusunda en ehil kurum olduğunu ve her türlü olumlu gelişmenin iyi bir iletişim ortamından geçtiğini bilmek zorundadır.Her gün televizyon ekranlarında aynı eski hikâyeyi anlatarak, seleflerinin siyasetten silinmesine yol açan yanlışları tekrarlamak, olsa olsa yine aynı sonuçlara yol açar.
Mal varlığı tartışmasından geride kalan sadece itibar kaybıdır. AKP durup dururken ortaya bir mal varlığı meselesi attı ve tartışma şu anda Erdoğan'ın kamuoyu önünde sıkışmasıyla noktalandı.Başbakan'ın kendi mal varlığını açıklamaması ve bunu yasal gerekçelere dayandırması inandırıcı değildir. Çünkü sözünü ettiği yasal gerekçeler, mal varlığı bildirimlerini teslim alan yetkililer açısından geçerlidir. Her siyasi kişi ya da her bürokrat kendi mal varlığını kamuoyuna açıklayabilir. Nitekim Meclis'te bulunan siyasi partilerin tümü kendi maddi varlıklarını açıklamışlardır.Erdoğan'ın mal varlığı tartışmasında savunma çizgisini, CHP'yi İş Bankası hisseleri dolayısıyla suçlamaya kadar çekmesinin de herhangi bir inandırıcılığı yoktur. Atatürk'ün mirasında İş Bankası'ndaki hisseleri CHP'nin gözetimine bırakılmıştır. Bunların geliri ise Türk Dil ve Türk Tarih kurumlarına aittir.12 Eylül döneminin asker yöneticileri, nereden akıllarına geldiyse bu kurumların yapısıyla ve kuruluş yasalarıyla oynamışlar, her ikisinin de özerk yapısını kaldırmışlardır. CHP bu nedenle İş Bankası'ndaki Atatürk'e ait hisselerin gelirlerini bu kurumlara ödemeyi reddetmektedir. Yıllardır bu konuyla ilgili davalar sürmektedir.Başbakan böyle bir konuyu CHP'ye saldırı amacıyla kullandı ama mal varlığı tartışmasıyla bu meselenin bir ilgisi yoktur.Şüyuu vukuundan beterdirErdoğan'ın, siyasette yükselmeye başladığı döneme kadar mütevazı bir iş ve toplum yaşamı olduğu bilinmektedir. Siyasette yükseldiği günlerde bile çocuklarının Amerika'daki eğitim masraflarını yakın bir işadamının bursuyla karşıladığını da bizzat kendisi açıklamıştı.Önemli bir siyasi kişinin günlük geçim dertleriyle uğraşmaması için yasal sakınca bulunmayan yöntemlerle desteklenmesi doğal görülebilir. Ancak şu anda mesele bunu da aşmıştır. Görüntüde, mal varlığını açıklamayı reddeden bir Başbakan bulunmaktadır.AKP'nin 2002 seçimindeki galibiyetinin önemli nedenlerinden biri, o dönemde sahnede bulunan merkez sağ partilerin tümünün şaibelere bulaştığı iddialarıydı. Halk bu dönemi geride bırakmak için "yeni" ve "dürüst" bir seçenek aramış, AKP'yi seçmişti. Bugünse, Başbakan'ın giriştiği son "sinirli" tartışma ve "açıklamam" iddiasının AKP'ye oy verenler tarafından bile olumlu karşılanması zordur.Şu anda bütün Türkiye Başbakan'ın mal varlığını konuşuyor.Bu da eski deyimle, "şüyuu vukuundan beter" durumudur.AKP yine kendi kendisini zor duruma sokmuş ve hiç gereği yokken kendisini ve toplumu germiştir.Geride kalan budur.
Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri Alpogan'ın ABD'deki bir konuşmasında Türkiye'deki yargıyı eleştirmesine Yargıtay sert bir cevap vermişti.Cevaptaki ilginç nokta, bu eleştirinin başka bir ülkede yapılmış olmasına tepki gösterilmesiydi.Yargının siyasileşmiş olması ve toplumsal bazı yozlaşma örneklerinin yargıda da görülmesi uzun süredir konuşuluyor. Toplumdaki, yargının işleyişiyle ilgili kanaatlerin yönü biliniyor.Bu durumda, kendi içindeki düzenlemeyi yapabilecek tek kurum yine yargının kendisidir.Bir kurumun kendisiyle ilgili reformları yapabilmesinin birinci koşulu da "kol kırılır yen içinde" mantığının terk edilmesidir. Çünkü günümüz dünyasında bu mantığı sürdürmek devekuşu misalini hatırlatır; bugün dünyanın en uzak köşesinde olup biteni bile her şeyi herkes biliyor. Hiçbir şeyin gizli kalması mümkün değil.İstanbul'da bir savcı, hakkında soruşturma yaptığı kişinin düğününde tanık oluyorsa, bunu gizli tutmak imkânı yoktur. Bilindiği kadarıyla bu ilişkiler konusunda bakanlıktan gelen talep üzerine araştırma yapılıyor. Hiçbir savcı gazetelerde yer alan bilgi ve fotoğraflar üzerine hareket geçme gereğini duymadı...* Kollar kırılıp yen içinde kalmaya devam ettiği sürece yen içinde sadece kırıklar kalır, sağlam kol kalmaz.Yargının yükümlülüğüBir süredir Türkiye, yargının işleyişiyle ilgili olarak her zamankinden daha fazla dünyanın dikkatini üzerinde toplamış durumda.Ve dün bir haber daha düştü: Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, YÖK Başkanı ve 77 üniversite rektörü hakkında soruşturma açabilmek için izin istedi. Van Üniversitesi Rektörü'nün tutuklanmasıyla ilgili açıklama yapmış olan CHP Genel Başkanı için takipsizlik kararı aldı. TÜSİAD toplantısında konuşan Mustafa Koç hakkında ise inceleme sürüyor.Aynı konuda yargıyı etkileyici nitelikte açıklamalar yapmış olan Başbakan Erdoğan ile ilgili herhangi bir inceleme yapılmadı.Eğer konu yargıyı etkilemek ise; YÖK Başkanı ve 77 üniversite rektörü ile Mustafa Koç hakkında soruşturma yapılacaksa, CHP Genel Başkanı hakkında da; konuyla ilgili yayın yapan bütün gazeteler ve televizyon kanalları hakkında da soruşturma yapılmalıdır.Tabii başta Başbakan Erdoğan hakkında da.YÖK Başkanı'nı ve üniversite rektörlerini Başbakan "işaret" etmiştir ve bunlar hakkında Ankara Savcılığı harekete geçmiştir. Mustafa Koç'u Başbakan "işaret" etmiştir ve inceleme yapılıyor.* Görüntü bu olunca yargının siyasi etkilerden uzak olduğunun savunulması imkânı yoktur.Yargı kendisini gerçekten tartışmaların dışına çekmek istiyorsa, kendiliğinden hareket etmeli, kendini yenilediğini, temizlediğini ve her türlü siyasi baskıdan kurtulduğunu göstermelidir. Bu, yargının yükümlülüğüdür.
En üst düzeydeki siyasi kişilerin maddi varlıklarının sürekli olarak konu olması, siyasetin itibarının yerlerde sürüklendiğini düşündürüyor.Başbakan olmuş, bakan olmuş, parti başkanı olmuş kişilerin mal varlıkları konusunda kuşkular bulunması büyük bir ayıptır. Ama böyle bir gerçek vardır. İnsanlar; siyasetin içinde olanlar ya da siyaseti izleyenler, siyasilerin bulundukları konumları ve güçlerini kendilerini zenginleştirmek için kullandıklarından kuşkulanıyor.Bu ayıbın kaynağı da siyasilerin kendileridir. Şu anda mal varlığı tartışması Başbakan ile ana muhalefet partisinin genel başkanı arasında geçiyor. Tartışmayı başlatan da Maliye Bakanı'nın sonradan yalanlanan bir açıklaması oldu.* Siyasetin en tepesinde yer alan kişilerin, birbirlerinin mal varlıkları hakkında kuşkuları varsa, halkın bütününün mal varlıkları hakkında kuşku duyması kaçınılmazdır.Birbirleri hakkında bu suçlamaları yapan siyasiler aslında kendilerini de karaladıklarının farkında değil. Buna benzer bir tartışma on yıl önce Tansu Çiller ile Mesut Yılmaz arasında da yaşanmıştı.Siyaset yara alırBir başbakan şemalarla, karmaşık faiz hesapları ve annenin yastığının altından çıkan altınlarla nasıl zengin olduğunu anlatmaya kalkıştığında inandırıcı olması mümkün değildir. O siyasinin bu açıklamayı yapmak zorunda kalması bile vatandaş açısından kuşkulu olmuştur.Maliye Bakanı'nın, yalanlanmış olsa da ortamı gerginleştiren parasal iddialarının hemen ardından kendisi hakkında da "villa" suçlaması yapıldı. Bu bakanın kaçak konumundaki iki villası, küçük bir operasyonla "yasal" konuma getirilmişti.* Bu işlem belki yasa dışı olmayabilir, ama etik açısından yanlışlığı ortadadır.Başbakan mal varlığı konusunda salı günü açıklama yapacağını söyledi. Sonra bunu yalanladı, "öyle söylemedim" dedi.Başbakan açıklama yapsa da yapmasa da açılmış yaraların kapanması mümkün değildir. Başbakan Erdoğan da CHP Genel Başkanı Baykal da bu tartışmadan yara almıştır.Ama asıl yara alan bütün siyaset dünyasıdır.Bunun gibi para tartışmaları eninde sonunda bütün siyasilere dönük kuşkulu bakışları güçlendirir, siyasetin gerçekten temizlenmediği duygusunu yayar. Bugün de böyle olmuştur.
Horasanlı Molla Cami, "Baharistan"ı 1400'lerin ortalarında yazdı. O dönemin benzeri kitapları gibi "Baharistan"ın amacı da insanlara bir şeyler öğretmek, onları doğru yola yöneltmekti.Molla Cami'nin dikkat çektiği sorunlar 6 yüzyıldır insanların içinde var olmaya devam ediyor...**** Adalet ve insaf öğren.Yurdunu korumakta geçerli olan küfür ya da din değil, adalettir. Dünyanın düzeni içinde adaletin dini yoktur. Dini olan kötü hükümdarın zulmünü de adalet engeller...Hükümdarın yakın dostlarının iyi düşünceli, ağırbaşlı olmaları gerekir. Şaklaban maiyetten hiçbir hükümdara hayır gelmez.İyi düşünen ciddi dostlar hükümdarı olgunlaştım, şaklaban meşrepliler ise onun değerini düşürür...Bilginlerin dudaklarından dökülen her nükte bir mücevherdir. Göğsünü bu mücevher hazineleriyle süsleyen insana ne mutlu.Engin gönüllü kimselerin hikmetleri de cevherle doludur. Aklın varsa bu hazinelerden faydalan, onlardan uzak kalma...* Padişah, çevresindeki leşleri kartal gibi gözlemelidir. Böyle yapmazsa, leşleri görmezse, biraz çıkar için gagalarını bilemiş akbabalarla çevrelenmiş bir leşe döner...* Cömert huylu bir hükümdar senin bir suçunu anlarsa, gerçeği ondan gizlemeye çalışma, özür dilemekten gocunma. İnkâr yoluna asla sapma, çünkü gerçeği inkâr, ikinci bir günahtır.Suçunu gizlemek, özür dilemeyi bilmemek, o suçu işlemekten daha büyük bir suçtur...* Ey hükümdar, ey kudretli insan! Kullarına para vermekte kıskanç davranma. Böyle hareket edersen cimrinin hırsını dindirirsin. Canını güvene almak için malını telef et. Bazıları senin malın için canını telef etmek ister, sen onlara fırsat verme...* Ey babayiğit! Yiğitliğin iki şartı vardır. Bana iyi kulak ver, doğrusunu dinle.Birincisi, her dakika yüzlerce eksiğini gördüğün arkadaşlarının suçlarını bağışlamaktır.İkincisi, sonradan pişman olacağın, özür dilemek zorunda kalacağın bir işi yapmamaktır...
Filistin'e de radikal İslam egemen oluyor derken, oldu. Böylece sola karşı İslamı destekleyen Amerikan ve Suudi politikalarının bir meyvesi ile daha karşı karşıyayız.Ve Barış, Ortadoğu'nun daha da uzağında artık.Bölgedeki çatışmaların kilit unsuru olan Filistin sorunu barışçı yollarla çözülemedi ve sonunda en "savaşçı" İslamcılar Filistin'e egemen oldu. Filistin-İsrail barışı bir rüya bile olmaktan çıktı.* Türkiye'nin güneydoğusunda İran var.Bu ülkede son yıllarda görülmekte olan demokratik açılımlar durduruldu ve radikal Şiilerin en radikal kesimi iktidarını güçlendirdi.* Irak'ta Amerikan işgaline karşı olan gruplardan, son seçimleri kazanan Şiiler de radikal İslamcı çizgide. Irak'taki Sünni direnişi içinde radikal İslamcıların giderek daha egemen olduğuna ilişkin bilgiler artıyor.Amerikan kuvvetleri çekildiği zaman geride kalacak olan, Sünni ve Şii radikal İslamcılardır.* Güneydeyse; Ürdün ve Mısır'da radikal İslam gücünü artırıyor.Radikal İslamın önemli merkezlerinden olan Mısır'da muhalefet fiilen radikal İslamcıların elinde.Çıkış yolu tek* Doğuda, Afganistan'da müttefik işgal güçlerinin egemen oldukları küçük bir bölge dışında Taliban ve El Kaide istediği gibi at oynatıyor.* Pakistan'da neredeyse ikili bir iktidar var ve askerlerle iktidarı fiilen paylaşan güç, radikal İslam.Bazı Türki cumhuriyetlerde de zaman zaman radikal İslamcı hareketler yükseliyor.Bu haritanın içinden barış çıkacağını ummak mucize beklemekten farksızdır. Ve bu haritayı dünyaya hediye eden, Soğuk Savaşın son dönemindeki Amerikan politikalarıdır.* Sovyetler'i baskılamak, zayıflatmak amacıyla Ortadoğu'da sol hareketlerin yarattığı "tehdide" karşı siyasi İslamı destekleyen Amerikan yönetimlerinin sağladığı altyapının üzerinde bugün güçlü bir "İslamcı enternasyonal" yükseliyor.Komünizme karşı "yeşil kuşak" oluşturma siyasetlerinin, sola karşı dinsel kökenli hareketleri destekleme kurnazlıklarının sonu bugünkü dehşet haritasıdır.Türkiye bu haritanın hemen kıyısındadır ve yanıbaşındaki bütün radikal İslamcılar için en önemli güçtür.Önümüzdeki dönemde Türkiye'nin de bu kan ve ateş oyununa katılması için büyük çabalar harcanacağı kesindir.Bu haritaya dikkatle bakanlar, yakında kurulacak bütün tuzaklardan kurtulmak için Avrupa Birliği yolunun en büyük imkân olduğunu göreceklerdir.
Askerin ne düşündüğü sorusu halen hayatımızdan çıkmadı. Birçok önemli sorun gündeme geldiğinde "Acaba bu konuda asker ne düşünüyor" diye sorulmasının temel nedeninin demokratik düzen ve kurumlardaki eksiklerimizdir.Silahlı Kuvvetler 1960, 1971 ve 1980'de üç kez açık müdahale ile iktidar devirdi. Bu üç müdahalenin nitelik ve gerekçelerinin farklı olması asıl sorunu değiştirmiyor.Bu "emir komuta zinciri" içinde yapılmış müdahalelerin yanında 1962, 1963 ve 1971'de üç başarısız müdahale girişimi daha vardır.Silahlı Kuvvetler siyasete son olarak 1996'da Çiller-Erbakan hükümeti döneminde "28 Şubat süreci" olarak adlandırılan ve "postmodern" olarak nitelenen bir müdahalede bulunmuştur. Müdahalenin sonucunda da hükümet değişmiştir.Bu dönemde de birkaç kez "darbe" eşiğine gelindiği, o günlerde aktif olan kimi siyasiler tarafından iddia ediliyor."Asker bugün ne düşünüyor" sorusunun cevaplarından biri dünkü Radikal Gazetesi'nde Murat Yetkin imzasıyla yer aldı.Yetkin "üst düzey askeri kaynak"ın adını vermiyor. Ancak Murat Yetkin'in gazetecilikteki ciddiyetini bilenler haberin sağlamlığına güvenebilirler.Suçlamak çözüm değilBu "askeri kaynak"ın söylediğine göre Sezer'den sonra Çankaya Köşkü'ne çıkacak kişinin adı önemli değil, önemli olan Anayasa'nın temel ilkelerine bağlı olması. Erdoğan'ın seçilmesi konusunda da şöyle diyor: "Yasalar cumhurbaşkanının veya eşinin nasıl giyineceğini söylemiyor, Sayın Başbakan'ın önünde bir engel yok. Kılık kıyafet resepsiyonlarda rahatsızlık yaratırsa katılmazsınız olur biter.""Katılmazsınız" sözüyle herhalde cumhurbaşkanının eşi türbanlı olup Köşk'te türban öne çıkacaksa bundan rahatsız olacakların bu davetlere katılmayacağı kastediliyor.Buradaki mesaj açıktır:"Eğer Çankaya Köşkü'ne eşi türbanlı bir kişi çıkarsa biz davetlere gitmeyiz."Böyle bir "boykot"un yaratacağı sonuçlar bellidir. Toplumun türbanlı bir cumhurbaşkanı eşini tartıştığı bir dönemde üst düzey komutanların Köşk'e gitmemesi bir tür "muhtıra"dır. Böyle bir "muhtıra"nın da toplumda büyük yankılar bulması ve meselenin daha gergin bir şekilde tartışılması kaçınılmazdır. Dolayısıyla bu mesaj şunu söylüyor: "Eşi türbanlı birinin cumhurbaşkanı olmasında yasal bir engel yok, ama biz de bu konuda tavrımızı gösteririz."Kısacası "adı verilmeyen" üst düzey askeri kaynak "yapmasanız iyi olur" diyor.Bu tür boykotlar olmasın diye Köşk'teki davetlerden vazgeçilmesi ise "daha hafif" bir durum değil belki daha da "ağır" bir durum olacaktır.Demokratik süreçte daha çok engebelerden geçeceğiz. Ama bu engebeler nedeniyle sadece askeri eleştirmek yetmez, bu engebelerin oluşmasına yol açan sivillerin de demokrasiyi özümsemekteki eksikleri ortadadır.Not: Genelkurmay'ın dün akşamüstü yaptığı açıklamada, söz konusu haberdeki yorumların yanlış anlamadan kaynaklanmış olabileceği söylendi. Ancak bu açıklama yukarıdaki yorumu geçersiz kılmıyor.