Partilerin paraları

26 Ocak 2006

Siyasi partilerin parasal işleri de Türkiye'de herkesin bildiği, ama bilenlerin sanki gerçek bambaşka imiş gibi yaptığı durumlardan biridir.Kanunlara göre partilerin gelirleri, üye aidatları, bağışlar ve devlet yardımlarından oluşur. Bu para giriş çıkışları sıkı kurallara bağlıdır. Tüzel kişiler, kurumlar, şirketler partilere bağış yapamaz, gerçek kişiler yapabilir. Her kişinin yapabileceği en yüksek bağış miktarı yılda 2 bin YTL'yi (2 milyar eski lirayı) lirayı geçemez.Devletten para alabilmek için de son seçimde belli oranın üzerinde oy almış olmak ya da Meclis'te grubu olmak gerekir.* Gelelim gerçek duruma. Öncelikle parti üyeleri aidat falan ödemez. Zaten üye sistemleri de son derece tartışmalıdır. Partiyle ilgisi olmayan kişiler üye kaydedilir, bunlar genel kurullar öncesi toplanır ve işaret edilen tarafa oy attırılır.Dolayısıyla partilerin üye aidat gelirleri sıfıra yakındır. Yatırılan aidatları da çoğunlukla "delege ağası" adı verilen kişiler genel kurullar öncesi tartışma çıkmasın diye yatırır."Resmen" yapılabilen bağışların da, partilerin faaliyetlerine harcadıkları paralara, il ve ilçe binalarına, bunların masraflarına ve tabii ki görkemli genel merkez inşaatlarına asla yetmeyeceği ortadadır."Gizli kasa" da yetmeyebilirGerçekte her partinin bir "gizli kasa"sı vardır. Bu kişi genel başkanın çok yakın çevresinden bir kişidir. Bütün hesapları bu kişi denetler ve nereye ne harcanacağına genel başkana danışarak karar verir, gerçek durumla ilgili bilgileri sadece en üst düzeyle paylaşır.* Siyasi partilerin hemen tümü, çeşitli çevrelerden, tabii ki büyük iş sahiplerinden, özellikle de devletle işi olan müteahhitlerden maddi destek alır. Büyük iş sahiplerinin önemli bir bölümü bütün partilere eşit davranmaya, hiçbirini küstürmemeye çalışır. Bu paralar hiçbir resmi kayıtta görünmez, sadece "gizli kasa"nın notlarında görünür.Genel başkanların kimi durumlarda en yakınlarına da fazla güvenmediği ve bazı paraları kendi üzerlerinde tuttukları da olur. MHP lideri Türkeş'in İngiltere bankalarında çıkan paralarını ve bunlar üzerinde kopan kavgaları hatırlarsak gerçek durumu anlayabiliriz.Necmettin Erbakan'ın mahkûm olduğu "kayıp trilyon" davası, bu sistemin bir yerinden yakalanması sonucu ortaya çıkmıştır.Maliye Bakanı Unakıtan, ismini vermediği bir siyasi parti liderinin adına kayıtlı banka hesabıyla ilgili açıklamasını yalanladı.Ama sonuçta Ankara küçük bir yerdir, herkes de herkesin ne yaptığını bilir.

Devamını Oku

Bugün Uğur Mumcu

24 Ocak 2006

Uğur Mumcu 13 yıl önce öldürüldü; profesyonel bir bomba düzeneği ile öldürüldü. Ancak iyi silah eğitimi almış kişilerin yapabileceği bir düzenek ile öldürüldü.Cinayet ülkeyi ayağa kaldırdı. Yüz binlerce insan sokaklara çıkarak cinayeti kınadı, katillerin bulunmasını istedi.Bu birkaç gün sürdü, sonra her zaman olduğu ve artık alıştığımız gibi, olay yavaş yavaş unutuldu. Katil olarak birtakım çapulcular yakalandı. Resmi parmaklar İran'ı ve bazı meczupları göstermeye uğraştı. Yıllar geçti ve bu cinayet davası da, kimlerin mahkûm olduğu da unutuldu.* Uğur Mumcu'nun yıllar boyunca üzerinde durduğu konu, Ağca-Papa-Mafya kitabında topladığı uluslararası çeteleşme ve bunun Türkiye'deki durumuydu. Yıllarca çalıştı, inceledi, on binlerce sayfa belge taradı.Öldürülmeden önce de, -Susurluk kazasından yıllar önce- Susurluk çetesinin peşine düşmüştü. O sırada edindiği bilgileri köşesinde yayınlıyor, bunları birbirine bağlayarak ucu Ağca'lara giden, 1970'lere giden bir örgütlenmeyi sergilemeye çalışıyordu. Olayda kumarhane işlerinin, özellikle uyuşturucu kaçakçılığının da olduğunu keşfetmişti. Ve 1970'lerin ülkücü katillerinin yıllar içinde devlet tarafından kullanılmış olduğunu ve dolayısıyla korunduklarını da keşfetmişti.Ancak unutmazsak...Daha Susurluk kazası olmamıştı, Mercedes'in içinden aranan bir ülkücü katil ile DYP milletvekili bir Kürt aşiret reisi ve bir emniyet müdürü çıkmamıştı.Ama Uğur Mumcu, yıllarca süren araştırmalarında, üç yıl sonra Susurluk kamyonunun ortaya dökeceği ilişkiler ağının ana unsurlarını ortaya çıkarmıştı.Ağca'nın "yanlışlıkla" salınması olayı Uğur Mumcu'nun azimli araştırmalarını tekrar hatırlattı. Bu birkaç gün Uğur Mumcu çok hatırlanacak, Ağca olayı her konuşulduğunda Uğur Mumcu hatırlanacak.Sonra?* Sonra yine unutacağız.Hatta Mumcu'yu öldüren çetenin mensubu olarak hüküm giymiş ve afla çıkmış bir kişinin pahalı bir dairede oturmasını da araştırmayacağız, bu kişiye parayı nereden bulduğunu da sormayacağız.* Tekrar unutacağız. Sonra bir gün tekrar belki bir Susurluk kamyonu daha çıkacak ve yeni bir şeyler ortaya dökülecek. O zaman tekrar Uğur Mumcu'yu ve temiz bir toplum, gerçek bir hukuk devleti için verdiği mücadeleyi hatırlayacağız.Uğur Mumcu'yu bugün hatırlardıysak, yarın da, öbür gün de hatırlamalıyız ki temiz topluma, hukuk devletine biraz daha yaklaşalım.

Devamını Oku

Kıbrıs hâlâ kilit

23 Ocak 2006

Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne açılan yolunun ortasında hâlâ Kıbrıs sorunu duruyor. Annan Planı'nı Kıbrıs Türk halkı kabul ederken Rum kesiminin reddetmesi 30 yıllık denklemi tersine çevirmişti.Kıbrıs meselesinde, 30 yıl boyunca dünya, bütün dünya Türkiye'nin savunduğu tezlerin karşısında yer aldı. Bunlara Türki Cumhuriyetler de, halkları Müslüman olan ülkeler de dahildir.Örneğin başına sürekli olarak "Dost ve kardeş" sıfatları eklenen Pakistan, KKTC'yi tanımadığı gibi uluslararası platformlarda Türkiye'nin yanında yer almamıştır.Türkiye'nin Avrupa Birliği'nin yeni üyelerine de Gümrük Birliği anlaşmasını genişletmeyi taahhüt etmesiyle Kıbrıs (Rum) Cumhuriyeti de bu kapsam içinde yer almış oldu.Bu kaçınılmaz bir durumdur. Ankara bu sürecin gereklerini yapmış, ama karşı taraftan da adım beklemiştir.Kıbrıs Rum yönetimi, ki bu yönetimin başında aslında eski komünist partisi AKEL bulunuyor, en uzlaşmaz politikayı sürdürmeye devam etmektedir.İsabetli politikaAnnan Planı'nın onayından bu yana Türkiye Kıbrıs sorununda, 30 yıllık ufuksuzluğu üzerinden attı ve inisiyatifi eline aldı.Türkiye'nin Avrupa'da ve dünyada yollarını açacak en önemli kilitlerden biri olan Kıbrıs sorunun çözümünü Ankara'nın aktif politikası sağlayacaktır.Türkiye'nin önüne kısaca "limanların açılması" denilen mesele tekrar gelecektir. Bu, Türk sınırlarının diğer AB üyesi ülkeler gibi Kıbrıs (Rum) Cumhuriyeti vatandaşlarına açılması anlamına geliyor.Avrupa Birliği, Türkiye'nin bütün üyelerine aynı muameleyi yapmasını istiyor. Türkiye de bunu daha 1994'teki Gümrük Birliği anlaşmasıyla kabul etmiş durumda.Türkiye'nin Kıbrıs'la ilgili yeni öneriler getirmesi, inisiyatifi Ankara'nın elinde tutması açısından çok önemlidir. Her adım, aslında Rum tarafının uzlaşmaz tutumunu sergiliyor.Ankara'nın 30 yıllık tıkanıklığı gidererek inisiyatifi eline alması kolay olmadı. Bundan sonra da elden bırakmamalı, sürekli öneriler geliştirerek Rum yöneticilerin barış ve çözüm karşıtı tavırlarının görülmesini sağlamalıdır.Rum kesimindeki telaşın nedeni de bu yolun açılmış olması. Türkiye, Kıbrıs Rum mallarına sınırlarını açmadan önce sorunun başka bir aşamaya gelmesi için elinden geleni yapıyor. Gerçek çözüm isteyenlerin de bu konuda Ankara'ya destek olması şarttır.Dışişleri Bakanı Gül'ün açıklaması beklenen yeni "plan"ın içeriği de elbette önemlidir, ama bundan da önemli olan, Ankara'nın bu planları üretmeye devam etmesidir.

Devamını Oku

İnat siyaseti

23 Ocak 2006

Başbakan bir süre önce bir grup gazeteciyle birlikte olduğu akşam yemeğinde, hükümetin hiçbir etkisinin bulunmadığı meselelerin bile kendilerine fatura edildiğinden şikâyet ediyordu.Son dönemdeki gelişmelerin birçoğunun hükümete fatura edildiği doğrudur. Bazı AKP'li belediyelerin içki meselesinde gösterdiği aşırı hassasiyet de sonuçta hükümete fatura edilmiştir.Ağca davasında yaşanan traji-komik durumlar da hükümete fatura edilmiştir.Van davası da hükümete fatura edilmiştir.Orhan Pamuk davasının yol açtığı anlamsız çatışma da hükümete fatura edilmiştir.Futbol Federasyonu seçimi de öyle oldu. Spordan sorumlu Bakan'ın tam anlamıyla ağırlığını koyduğu tarafın seçilmesi sağlanamadı, bu da hükümetin ve bizzat Başbakan'ın yenilgisi olarak nitelendirildi.Bütün bunlar, üç yıllık deneyime rağmen hükümetin "becerikliliği" açısından kaygı yaratan olaylardır. İnsanlar doğal olarak, böyle kritik olmayan, hatta basit denecek meseleleri "yönetemeyen" siyasilerin daha önemli konularda yapabilecekleri yanlışlar için önceren kuşkuya kapılır.Zor durumBaşbakan'ın şikâyetlerinden, bu durumun farkında olduğunu anlıyoruz. Yargı sürecinin işleyiş şekline ve yaşanan aksaklıklara, istenildiği kadar hukuki gerekçeler bulunsun, vatandaş bunlardan da en tepeyi sorumlu tutar. Onun her duruma hakim olmasını, gücünü göstermesini, ileride yaşanabilecek olumsuzlukları önceden görmesini ve tedbir almasını bekler.* Böyle bir ortamda Başbakan'ın her fırsatta "erken seçim yok" demesinin nedeni, kendisini ve hükümetini bir anlamda yenilmiş görmek duygusunun ürünü olabilir. Sanılıyor olabilir ki, hükümet zorda olduğu için, yönetmekte güçlük çektiği için erken seçime gidilir.* Oysa olağan bütün seçimler gibi erken seçim de siyasetin yeniden toparlanmasını sağlayacak, Ankara'ya yeni bir dinamizm getirecek önemli bir imkândır.Erdoğan'ın bugüne kadarki siyasete yaklaşım tarzına bakıldığında, bunca kez tersini söylediği için erken seçim fikrine dönmesinin zor olacağı ortada.* Siyasette "imkânsız" diye bir şey yoktur, ama her gün "erken seçim yapmayacağız" diyen Erdoğan'ın bu sözünün arkasında durması büyük olasılıktır.Bu da yeni Cumhurbaşkanı'nı bugünkü Meclis'in seçmesi anlamına gelir ki, böyle bir sorunun içinden çıkmak hiç kimse için kolay olmayacaktır.

Devamını Oku

O bile kaçıyor

22 Ocak 2006

Mevlâna "Mesnevi" de bir Hazreti İsa hikâyesi anlatır: Bir gün Hazreti İsa arkasına endişeyle bakarak kaçıyormuş.Adamın biri bu durumu görmüş, merak etmiş:"Arkanda kimseyi görmedim ama sen kaçıyorsun, kimden kaçıyorsun?"Hazreti İsa cevap vermeden koşmaya devam etmiş.Adamın da inadı tutmuş peşine takılmış. Biraz yaklaşınca bağırmış: "Ne olur biraz dur da söyle, çok merak ettim neden kaçtığını; arkanda ne insan var ne de hayvan..."Bunun üzerine Hazreti İsa durmuş, adamın yanına gelmiş ve cevap vermiş:- Ben bir ahmaktan ve bütün ahmaklardan kaçıyorum...Adam şaşırmış:- Körlerin gözlerini, sağırların kulaklarını açan sen değil misin?- Evet...- Ölüleri dirilten sen değil misin?- Evet benim...- Topraktan kuşlara can veren sen değil misin?- Evet benim...Adam biraz daha meraklanmış:- Bunca mucizeyi yaratan Hazreti İsa bir ahmaktan ve bütün ahmaklardan neden kaçar?"Dinle" demiş Hazreti İsa, "Bütün dediklerin doğru.Körler için dua ettim gözleri açıldı...Sağırlar için dua ettim kulakları açıldı...Cansız bedenler canlandı...Ama ahmağın gönlüne ve kafasına hiçbir şey sokmayı başaramadım... Konuştum kafasına girmedi... Okudum yüreğine gitmedi...Yüzlerce kez okudum...Binlerce kez konuştum...On binlerce kez anlattım...Ama ahmak, ahmaklar sadece bir kaya parçasına dönüştü...Ne kafaları kımıldadı ne de yürekleri...Böylece ahmaklardan her türlü kötülüğün gelebileceğini anladım, bu yüzden bütün ahmaklardan kaçıyorum..."

Devamını Oku

Demirel'e dikkat

20 Ocak 2006

Dokuzuncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, kuşkusuz hakkında en farklı değerlendirmeler yapılmış olan siyaset adamlarımızdan biridir.Siyasete 60'ların başında girdi. Defalarca başbakan oldu, sonra cumhurbaşkanı oldu, hâlâ da siyasetten çıkmadı. Üst düzey bürokratlığı da eklenirse, siyasi hayatının yarım yüzyıla yaklaştığı söylenebilir.Demirel'in başbakanlıkları iniş çıkışlarla, yalpalamalarla doludur.* Radikal sağ tepkilerin sokağa inip şiddete dönüşmesi de onun zamanında, iki askeri darbe de onun zamanında olmuştur.Böyle dönemlerin içinden gelip geçmiş Demirel'in Çankaya'daki görev dönemindeki tutumu ise kendisi hakkında birikmiş olumsuz fikirlere sahip olan birçok kişinin görüşünün değişmesini sağlamıştır.* Cumhurbaşkanı olduğu dönemde, Türkiye yenilenmiş bir Demirel ile karşılaştı. Bu dönemde de, 28 Şubat adı verilen "postmodern" darbe gerçekleşti. Bu "postmodern" darbenin, tanklı tüfekli bir klasik darbeye dönüşmesini engelleme yolunda Demirel'in büyük çabaları olduğu söylenir.Bu devasa birikim, halen Demirel'in ülkenin güçlü siyasi kişilerinden biri olmasının kaynağıdır. Onu seven de sevmeyen de sözünü dinler, izler oldu.Bir iz daha bırakabilirBilal Çetin'e söylediklerine bakılırsa, Demirel siyaset hayatının bu döneminde merkez sağda yeni bir oluşum için kollarını sıvamış görünüyor.Bu oluşumun ise şu anda iki adresi var. Biri Ağar'ın DYP'si, diğeri Mumcu'nun ANAP'ı. Bunların yanına yeni bir merkez sağ partinin daha katılmasının bir anlamı olmayacağını görmek için de Demirel'in birikimine sahip olmak gerekmiyor.Buradan önümüze "aklın yolu" çıkıyor; yani DYP ile ANAP'ın 20 yıllık müdacelenin ardından bir araya gelmesi.Bu mücadele her iki tarafa da çok şey kaybettirdi. Önce Demirel ile Özal'a kaybettirdi. Sonra Yılmaz ve Çiller ile kayıp katmerlendi.Refah Partisi de bu kargaşanın içinden sıyrılmıştır.Şu anda DYP ile ANAP'ın bir araya gelmesini engelleyen asıl unsurlar, bundan önceki 20 yılda olduğu gibi, sadece "kişisel"dir. Bu iki parti, bütün temel konularda neredeyse bire bir aynı görüşleri savunuyor.Demirel "bir bilen" ve "hep bilen" olarak bu iki partinin bir araya gelmesini sağlarsa, siyaset sahnesine önemli bir iz daha bırakmış olacaktır.Bu oluşumun gerçekleşmesi de büyük ölçüde seçimlerin zamanında yapılmasına bağlıdır.Eğer Erdoğan fikir değiştirir ve seçimleri erkene alırsa, bu iki partiyi de en zayıf anlarında yakalamış olur.Siyasette 24 saatte çok şey değiştiği söylenir. Şu anda da zamanın öyle hızla akıp gideceği bir döneme giriliyor.

Devamını Oku

Futbol değil, para ve güç

20 Ocak 2006

Konunun futbol olduğunu zannedenler yanılır. Konu 300 milyon doları aşkın bir para gücüdür. Konu ülke genelinde futbola olan sevgi ve ilgi üzerinden sağlanan iktidardır.Futbol Federasyonu başkanlık seçimini hükümetin istemediği aday kazandı.Bu eski başkan hakkında parasal konularda birçok suç duyurusu olduğunu seçimden kısa süre önce spordan sorumlu Bakan açıklamıştı.Ona rağmen eski başkan aday oldu ve yeniden seçildi. Bunun nedeninin, iktidara karşı futbolun siyasetten bağımsız kalmasını savunmak olduğunu düşünenler de yanılır.* Çünkü konu 300 milyon doların "bölüşümü"dür.Zaman zaman bu para için "devletin parası" nitelemesi yapılıyor.* Hayır; bu para ülke genelinde bu sporu sevenlerin, izleyenlerin ödedikleri paradır.Bu para halkın parasıdır.Futbol Federasyonu'nda görevli olanların aldıkları astronomik maaşlar da zaman zaman kamunun bilgisine yansıyor. Başka Batı ülkelerinde; futbol sektörü boyutlarının bizdeki boyutun on katına çıktığı ülkelerde bile ödenmeyen ücretler Türkiye'de ödeniyor.Bu yapı değişmedikçe...Anadolu'da sadece birinci değil ikinci ve üçüncü liglerde mücadale eden bütün şehir takımları aslında belediyeler tarafından desteklenir. Bu kulüplerin çoğunun başkanları da belediye başkanlarının "atadıkları" kişilerdir. Örneğin Ankaraspor'u asıl yöneten kişinin Büyükşehir Belediye Başkanı olduğunu herkes bilir.Anadolu'daki futbol kulüplerinin başında aslında belediye başkanları vardır, ama bu kulüpler belediyeleri yönetenlerin iktidarını güçlendiren unsurlar haline gelmiştir.Kulüplerde üst yönetimlerde görev alanların önemli bölümü de "müteahhit"tir. Ankara'daki Meclis'te olduğu gibi, yerel ölçekte futbol işiyle uğraşanların birçoğunun meslekleri "müteahhit" olarak yazılır.Bunlar belediyelerle, devletle iş yapan müteahhitlerdir. Bu örgütlenme sayesinde parasal rant daha da büyür.Bu kadar büyük paraların söz konusu olduğu, vergi ödenmeyen bir sektöre mafyaların girmesi de kaçınılmazdır. Vergi ödenmez ve "yasal" olan bütün para "kara para"ya dönüşür.Son dönemde artan bahis imkânlarının yarattığı yeni kaynaklara futbolcuların da yabancı kalmadıklarını herkes biliyor.Futbol dünyamızın yapısı budur.* Kavgaların nedeni futbol değildir. Paradır, iktidardır, güçtür. Siyasi iktidarları güçlendirme aracına hakim olmaktır. Bu yapıyla Türkiye'de futbolun ve sporun gelişeceğini beklemek de en büyük hayaldir.

Devamını Oku

Yargıyı tartışmak

19 Ocak 2006

Sıkıntılı birçok konuda, olayın ucunda hep yargı sistemimiz çıkıyor.Dünyanın her yanında yargı en tartışmalı alanlardan biridir. Her ülkede yargı sistemi tartışılır, eleştirilir. Hiçbir ülkede yasaların her durumu, her olayı öngörmesi mümkün değildir. Bu nedenle yasalar değiştirilir, bazı yasalar bayatlar, bazı yeni yasalara ihtiyaç duyulur.Ancak yargının bizdeki kadar tartışma konusu olduğu az ülke vardır. Tabii ki söz konusu olan, hukuk sistemi ve demokrasi açısından belli aşamaya gelmiş olmaktır.Yasaları insanlar yapar; yasaları yorumlayan ve uygulayanlar da yine insanlardır.Tekrar bize dönersek; bu yorum ve uygulama farklarının boyutları önemli bir sorun olarak ortaya çıkıyor.* "Ekmek çalan 7 yıl, adam öldüren 2 yıl hapis yatar" inancı bu yorum farkları dolayısıyla ortaya çıkmış ve toplumda yer etmiştir.Yargının sorunlarını her adalet yılının ilk gününde en yüksek yargı organlarının başkanları açık bir şekilde dile getirir. Bu söylenenlerin doğru olduğunu, yolu bir kez bile mahkemeye düşmüş olan her Türk vatandaşı bilir.Türkiye kendisine hedef olarak "çağdaş hukuk devleti"ni koyduğu için de yargı sistemi toplumun dikkatinin üzerinde toplandığı en önemli alanlardan biridir. Dolayısıyla, Van Üniversitesi Rektörü davası, Mehmet Ali Ağca'nın salınması, ve benzeri diğer hukuki meseleler dikkatlerin yargının üzerinde daha eleştirel bir şekilde toplanmasına yol açmıştır.Dönüm noktası olabilirAğca olayı ve onunla bağlantılı bütün olaylar, 1980 sonrası sıkıyönetim askeri mahkemelerinin çalışma şekillerini, o dönemde yargının "birilerini" kayırır biçimde işlediğini de hatırlatmıştır.Yargıyla ilgili tartışmaların bir yanında da Ankara'daki yüksek yargı kurumlarının bazı mensuplarıyla ilgili "neşter" davaları vardır.Bütün bunlar alt alta dizildiğinde ülkemizin çok ciddi bir yargı reformu ihtiyacı içinde olduğu ortaya çıkıyor. Bu reformun nasıl yapılacağını en iyi bilenler tabii ki yargı mensuplarıdır.* Yargı, kendisiyle ilgili olarak harekete geçmediği sürece adalete güven kavramının zayıflamaya devam edeceği kuşkusuzdur.En üst düzeyde bir yargı mensubu şu sözü söylemiştir: "Vicdan ile cüzdan arasına sıkıştık."Halk arasında çok kullanılan bir söz de şudur: "Avukat tutacağına hakim tut."Yargı sistemimizde "çürük elma" olarak nitelenebilecek kişileri en iyi bilenler de yine kuşkusuz yargının içindeki kişiler, hukukçulardır. Yargının saygınlığını yükseltecek olan, adalete güven duygusunu tekrar yayacak olan da onlardır.* Ağca olayı bir dönüm noktası olabilir. Tabii ki gerçek hukukçular, hukukun üstünlüğünün ve bağımsızlığının bu ülkede yeniden tesis edilebileceğine inananlar açısından bir dönüm noktası olabilir.

Devamını Oku